Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet
arifnihatasyaCumhuriyet dönemi şiirimizin önemli temsilcilerinden biri olan Arif Nihat Asya, milletimizin büyük sıkıntılarla karşı karşıya bulunduğu bir dönemde dünyaya gelmiş, çocukluğu ve gençliği, bu genel tabloya eklenen şahsî sıkıntılar içinde geçmiştir. 1954-1955 eğitim-öğretim yılında Eskişehir Lisesi Edebiyat Öğretmeni olarak görev yapan şair, burada görev yaptığı sürede olsun, sonraki yıllarda olsun, bu şehrin muhtelif yönlerini dile getiren şiirler yazmıştır.

Bu şiirlerin merkezinde Yûnus vardır. Kendisi de Mevlevî olan Arif Nihat, edebiyatımızın ve tasavvufî duyuş ve düşünüş tarihimizin önemli köşe taşların biri olan Yûnus’a özel bir ilgi duymuştur.

Eskişehir, sıcak sularıyla, şehri ortasından işaretleyerek akıp giden Porsuk’uyla ve güzelleriyle de ilgi odağıdır.

Bu çalışma, Arif Nihat’ın Eskişehir’le olan ilgisinin şiirine nasıl yansıdığı temelinde gelişmekte ve özellikle de şiirin ortamla olan bağlantısının vurgulanması amaçlanmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Eskişehir, Arif Nihat Asya, Eskişehir Lisesi, Yûnus Emre, Eskişehir şiirleri.

1.Hayatından Çizgiler

Arif Nihat Asya (Mehmed Ârif), 7 Şubat 1904 / Hicrî: 20 Zilka’de 1321’de, Çatalca’ya bağlı İnceğiz köyünde doğmuştur. Baba tarafı, Kapusuzlar lâkabıyla şöhret bulmuştur. Bilinen en büyük dede Kapusuz Hacı Ahmet, Tokat’a bağlı Kapusuz köyünden İstanbul’a göçmüş ve orada debbağlıkla uğraşmış olan bir ahî ustasıdır.

Mehmed Ârif, Zîver Efendi ile Fatma Zehra Hanım’ın tek çocuğudur. Bazı kaynaklarda bir kardeşinin olduğu yazılmışsa da, Yürek’te yer alan (1321) adlı şiiri, bu durumu net bir şekilde ortaya koymaktadır:

Yaş dökerek der sana bir dul kadın:

“Ağla ey öksüz yuvamın kumrusu!”

Bir dede der, hıçkırıp:”Ârif’tir o…

Zîver’imin ilk ve son yavrusu!”

Babası Zîver Efendi, 14 Şubat 1904 tarihinde -muhtemelen askerdeyken yakalandığı- tâûn (veba) hastalığından vefat edince, henüz yedi günlükken dedesinin himayesine kalır. Annesi Fatma Zehra Hanım da üç yıl kadar kayınpederinin yanında kaldıktan sonra Filistinli bir subayla evlenmiş, bir yıl İstanbul’da kaldıktan sonra evlenince, Mehmet Arif hem yetim hem öksüz kalır. Çok geçmeden dedesi ve babaannesi de vefat eder. Artık, üvey halası Gülfem Hanım’ın himayesindedir. Halasının kızları Asiye, Nûriye ve Şâdiye ile çok iyi anlaşırlar. Onlarla beraber Örçünlü köy mektebine devam eder.

Ancak bölgede, harp öncesi karmaşıklığı yaşanmakta; halk, her geçen gün biraz daha sıkıntıya düşmektedir. Balkan Harbi öncesinde, İstanbul’a göçerler.

Mehmed Ârif, mahalle mektebinden sonra, Yusufpaşa’daki Gülşen-i Maarif Rüşdiyesi’ne kaydolunur. Burayı 1915-1916 öğretim yılında bitirir; Bolu Sultanisi’ne yatılı olarak girer. Lise kısmını okumak üzere Kastamonu’ya gönderilir. Kastamonu, Millî Mücadele’nin hem heyecan ve fikir, hem de hareket odaklarından biridir. “Büyük da’vâ” ya katılmak, vatan müdafaasında kendine düşeni yapmak gayesiyle Anadolu’ya geçen (veya kaçan) aydınlar, İnebolu yolunu kullanırlar; Kastamonu’ya da uğrarlar. Kastamonu’da yayın faaliyetleri de yoğun ve şuurludur.

Daha ilkokuldayken şiir yazmaya başlayan Mehmed Arif, Kastamonu’da çok iyi bir sanat çevresiyle karşılaşmıştır: Millî Mücadele’nin en kuvvetli ateşleyicilerinden biri olan Mehmed Akif, daha sonra Maarif Vekilliği yapacak olan Mustafa Necati Bey, Fecr-i Atî topluluğu şairlerinden Mehmed Behcet (Yazar)Bey, Gençlik mecmuasını yönetmekte olan hocası Enver Kemal Bey, Açıksöz gazetesi sahipleri Hüsnü ve Hamdi Beyler Kastamonu’dadır. Onlardan destek görür. Şiir denemelerini Açıksöz gazetesi ile hocası Enver Kemal Bey’in “Hey’et-i Tahrîriyye Müdîri” olduğu Gençlik adlı mecmuada yayımlar .

1922-1923 öğretim yılında lise öğrenimini tamamlayan Mehmed Arif, İstanbul’a döner ve o zamanki adı Dârü’l-Muallimîn-i Âliye olup sonradan adı değişen İstanbul Yüksek Muallim Mektebi’ne, önce misafir, sonra da yatılı talebe olarak kabul edilir.

1924’te,Yüksek Muallim Mektebi 2.sınıf talebesiyken, ilk eseri olan Heykeltraş’ı yayımlar. Bu eserinde “Arif Nihat” imzasını kullandığı bu kitabında yer alan şiirlerini, daha sonraki eserlerine almamış; onları acemilik dönemi şiir denemeleri olarak kabul etmiştir.

Yüksek Muallim Mektebi son sınıfındayken ilk eşi olan Hatice Semiha Hanım’la evlenir.

Mehmed Ârif, 6.12.1927 tarihinde, İstanbul Yüksek Muallim Mektebi Edebiyat Zümresi’nden mezun olur. Mart 1928’de Adana Erkek Lisesi Muallim Muavinliğine tayin edilir; fakat göreve başlamaz. 15 Eylül 1928’de Adana Erkek Muallim Mektebi Edebiyat Muallimliğine “naklen” tayin olunur.

1933’te, Adana’da Fransızca öğretmeni olan Hakkı Mahmut Soykal aracılığıyla, Mevlevî dedesi Ahmed Remzi Akyürek’le tanışır, ondan el alır ; dervişlik çilesinden geçer.

15 Mayıs 1934-31 Ekim 1935 tarihlerinde askerliğini yapar . Askerdeyken “Asya” soyadını alır. Bundan böyle tam adı Mehmed Arif Nihat Asya’dır.

Askerliğini bitirince (31 Ekim 1935), Adana Erkek Lisesi Edebiyat Muallimliğine döner.

1941 yılı sonlarına doğru, uzun zamandır anlaşamayıp ayrı yaşadıkları ilk eşi Hatice Semiha Hanım’la evliliğini bitirir. Boşanmaya kesin karar verdiği günlerden itibaren ilgi duyduğu Adana Erkek Lisesi Kimya öğretmeni Servet Akdoğan’la, 4 Aralık 1941 tarihinde evlenir. İlk eşinde bulamadığı mutluluğu Servet Hanım’da bulmuştur. Bu evlilikten, adlarını daha doğmadan koydukları Fırat ve Murat adlı, biri kız biri erkek, iki çocukları olmuştur.

On dört yıla yakın bir zamandır görev yaptığı Adana’dan, Malatya Lisesi müdürlüğüne atanmasıyla ayrılır. Müdürlük dönemi sıkıntılı geçmiştir: Maarif Vekili Hasan Âli Yücel’le aralarında sert bir tartışma geçer, 30 Nisan 1943’te müdürlük görevine son verilir; bir buçuk ay açıkta kaldıktan sonra, aynı okulda Edebiyat öğretmeni olarak bırakılır. Malatya’da (Diyarbakır’daki 2 aylık ikinci askerliği dahil) üç yıl kadar çalıştıktan sonra, Erkek Lisesi edebiyat öğretmeni olarak Adana’ya döner. Burada yoğun bir sanat dönemi geçirir.

Ne var ki, Malatya’da başlayan huzursuzluk Adana’ya da uzanır: Malatya’da bir müsamerede kendi şiirini okutarak şahsî propagandasını yaptırdığı gerekçesiyle -ki bu iddia asılsız ve maksatlıdır- soruşturma geçirmiştir. Aynı tutumun devamı olmak üzere, “Adana gazetelerinde siyasî mahiyette yazılar yazdığının müşahade edildiği, devam etmesi halinde kanunî muâmele yapılacağı…” Maarif Vekili Hasan Âli Yücel tarafından bizzat ve yazılı olarak ihtar edilir. Buna rağmen yazmakta kararlı ve ısrarlı olması yüzünden “antipatik görüntü”sü artar. “Bakan ihtarı” nın ardından, çeşitli vesilelerle açılan soruşturmalar çoğalır; Adana’daki ikinci görev devresi de sona erer: 4.10.1948’de Edirne Lisesi’ne sürgün edilir.

Edirne Lisesi Edebiyat öğretmenliğini sürdürürken, iki devrede on yedi yıl civarında görev yaptığı Çukurova, kendinden saydığı “Arif Hoca”yı Seyhan (Adana)’dan milletvekili adaylığına davet eder; DP listesinden Seyhan adayı olur. 14 Mayıs 1950 seçimlerinde, milletvekili seçilir.

Meclis’e girmekle “mektep kürsüsünden Meclis kürsüsüne” geçen Arif Nihat, “kıvrak davranamadığı için”, o devrenin sonunda (14 Mayıs 1954), aktif politikayı bırakır ve öğretmenliğe döner; 27.5.1954’te Eskişehir Lisesi Edebiyat Öğretmenliği görevine atanır.Yunus Emre havasını teneffüs ettiği bu şehirde kısa bir müddet ( 1 yıl 3 ay 7 gün) görev yaptıktan sonra, 21.9.1955’te Ankara Gazi Lisesi Edebiyat öğretmenliğine nakledilir.

Ankara Gazi Lisesi Edebiyat öğretmeni iken, aralarında eşi Servet Asya’nın da bulunduğu 30 öğretmenle birlikte Kıbrıs’a gönderilir. Lefkoşe Erkek Lisesi (o zamanki adı: Celal Bayar Lisesi) Edebiyat öğretmenidir.

Şiir ırmağına çok verimli bir kol daha eklediği Kıbrıs’ta iki yıla yakın kalan şair, yurda dönerek, kadrosunun bulunduğu Gazi Lisesi’nde dört ay daha (16.10.1961-16.2.1962) öğretmenlik yapar ve 16 Şubat tarihi itibarıyle emekliye ayrılır. Böylece, toplam 1 yıl 6 ay 16 günlük iki devreli askerliği, 4 yıllık milletvekilliği ve değişik zamanlarda kullandığı mehil müddetleri dahil olmak üzere 33 yıl 3 ay 23 günlük resmî hizmetini tamamlamış olur.

Emekliye ayrıldığı tarihte 58 yaşını henüz doldurmuş bulunan Arif Nihat, çok yönlü tecrübeye sahiptir; hareketli bir meslek hayatı geçirmiştir; esaslı bir müşahade ve sezgi birikimine, tahlil gücüne ulaşmıştır… Çok sayıda eseri bu dönemin ürünüdür.

Bu çok yönlü ve yoğun sanat çalışmalarına devam ederken, 1973’ten itibaren sık sık rahatsızlanmaya başlayan şair, birkaç defa kalp krizi geçirip hastaneye yatar. 1974 Aralık ayının sonlarında yeniden hastalanarak Ankara Nümune Hastanesine kaldırılır. Yeni Özel Bölüm 318 numaralı odada -kendi tabiriyle- “Dünyanın öbür yanağından öptüğü gün” , tarih 5 Ocak 1975, günlerden Pazar, saat 21.10’dur.

Çok sevdiği Adana’nın düşman işgalinden kurtulduğu, kendisini çok sevdiren Bayrak şiirinin doğduğu gün: 5 Ocak…70 yıl 10 ay 28 gün süren ömrünün de bitişi… Doğduğu ve öldüğü gün de Pazar…

Arif Nihat Asya’nın Ankara Yenimahalle-Karşıyaka

Mezarlığındaki Kabri (Fotoğraf: S.Yıldız)

Uzun sanat ve meslek hayatında, değişik çevrelerden çok sayıda dost edinmiş bir sanatkâr ve hem sanat sahasında hem de eğitimde birçok talebe yetiştirmiş bir “Hoca” olan Arif Nihat, 8 Ocak 1975 Çarşamba günü, şöhretiyle mütenasip bir merasimle, Ankara-Yenimahalle Karşıyaka Mezarlığı L.4 P.286’daki kabrinde toprağa verilmiştir.

Ses ve Toprak adlı şiir kitabında yer alan ve öldüğü günün tarihini (5 Ocak 1975) taşıyan Şeb-Arus (Şeb-i Arûs) şiiri, ölümün hemen yakında olduğunu hisseden bir insanın ruh halini ifade ettiği gibi, şairin son âna kadar şiirle iç içe olduğunu; bir taraftan da, tıpkı Mevlânâ gibi, ölümü “Şeb-i Arûs” kabul ettiğini göstermektedir:

Yıkanıp süslenip tâbutlanmak;

Halka i’lândır cülûsumuzu…

Sonra – her yıl- bizim de kutlayacak

Çıkar -elbet- Şeb-i Arûs’umuzu.

2.Arif Nihat Eskişehir’de

Arif Nihat Asya, 14 Mayıs 1954 tarihinde Eskişehir Lisesi (Bugünkü Atatürk Lisesi)’ne edebiyat öğretmeni olarak atanmış; Milli Eğitim Bakanlığı ve Eskişehir Lisesi arşivlerindeki belgelere göre, 27 Mayıs 1954’te görevine başlamıştır.

Eskişehir’e tayini, çok da isteğe bağlı değildir. Ankara’daki okullardan herhangi birine atanması mümkün iken taşraya gönderilmesi, bir çeşit “örtülü sürgün” sayılabilir. Düşündüklerini her şart altında ve -bazan çok fazla sertleşen bir üslupla- ifade etmeyi ilke edinmiş bir aydın olan Arif Nihat, dört yıllık siyaset döneminde kendi partisine de zaman zaman muhalefet etmiş, doğru bildiklerini siyaset arkadaşlarıyla ve parti politikasıyla ters düşmek pahasına da olsa savunmuştur. Bizim demokrasimizde pek de meziyet sayılmayan bu tutum yüzünden, başının ağrıdığı zamanlar olmuştur. Bu durumu, kendine has nükteli bir söyleyişle, şu şekilde dile getirmiştir:

“Mi vuruyor, Fa duyuyorlar…

Do vuruyorlar lâ çıkıyor.

Bir daha anladım ki benim tellerim her el için değildir.

Yay’a alışkın tellerimde mızrap acısı var.

Yay öperdi, mızrap gagalıyor.”

Bu huzursuz ve sitemli başlangıcın, şairin sanatçı kişiliğinde yer edecek kadar uzun sürmediği ve “mızrabın gagalaması”nın kısa zamanda atlatıldığı anlaşılmaktadır:

Nazlarda dilek vardı, edâlarda sihir;

Sevdim seni her şeyinle ey Eskişehir..

Gül gül tüten akşamla ne şâhâneydi

Ufkunda duman dağları, koynunda nehir!

Arif Nihat, Eskişehir’in tarihî semtlerinden Odunpazarı’nda Paşa Mahallesi Beyler Sokağında oturmuştur. Şairin oturduğu Beyler Sokağındaki yirmi yedi ev, “Odunpazarı Evleri Yaşatma Projesi”nin en önemli ayağını Beyler Sokak Sağlıklaştırması kapsamında, ana karakteri muhafaza edilerek restore edilmiştir. Oturduğu evle ilgili olarak Odunpazarı Belediyesi web sitesinde şu bilgiler verilmektedir:

“Bugün beş ayrı sokakta devam eden çalışmaları da kapsayan ‘Odunpazarı Evleri Yaşatma Projesi’nin en önemli ayağını Beyler Sokak Sağlıklaştırması oluyor. Türkiye’nin en büyük restorasyon çalışmasının başlatıldığı Beyler Sokakta bulunan 27 ev adeta yeniden yapılmış. Buradaki birbirinden güzel tarihi evlerde ünlü konuklar ağırlanmaya başlamış bile. Tiryaki Hasan Paşa Sokağına bakan üç katlı bina Kurtuluş Savaşı yıllarında Yunan komutanın karargahı ve cephaneliği olarak kullanılmış. Arif Nihat Asya “Bayrak” şiirini bu evde yazmış. Aynı sokaktaki bir başka eve bundan üç asır önce Evliya Çelebi misafir olmuş. “

Beyler Sokak’taki evde yazıldığı belirtilen Bayrak şiiri, Arif Nihat’ın Eskişehir’e gelişinden yaklaşık 15 yıl önce Adana’da yazılmıştır. Şiir, önce Görüşler dergisinin Birinci Kânun (Aralık) -İkinci Kânun (Ocak) 1940-1941tarihli 40-41.sayısında yayımlanmış; daha sonra da Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor adlı şiir kitabının 1946’da çıkan ilk baskısında yer almıştır. Şairin bu evde oturduğu günlerde üzerinde çalıştığı şiirler, Kubbe-i Hadrâ (ilk baskı: 1956) ve Rubâiyyât-ı Ârif I (ilk baskı: 1956) adlı kitaplarında yer alanlar olabilir.

Arif Nihat, bulunduğu çevreye kolaylıkla uyum sağlayabilen, insanlarla ilişkileri zengin, hiçbir zaman alçak gönüllülüğü elden bırakmayan, Adana’da kaldığı yıllarda tam bir Adanalı olabilmiş, Malatya Lisesi müdürüyken okulun hizmetlisiyle oturup rahatça yemek yiyebilmiş, Edirne’nin zengin tarihî dokusuna -âdeta- eklemlenmiştir. Hügo, “yeryüzünün ruhu insana geçer” demiş. Şair Edip Cansever’in “İnsan yaşadığı yere benzer / O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer / Suyunda yüzen balığa / Toprağını iten çiçeğe” mısraları da -Hügo ile fazlaca akraba olmak üzere- aynı şeyi söylüyor. Sanatçı, nefes aldığı, ağlayıp güldüğü, âşık olduğu mekânların bir parçası haline gelir. Ondan kopsa bile, zaman zaman dönüp orada geçen günlerini hatırlar. Arif Nihat’ın, çok uzun bir zaman kalmamış olmasına rağmen Eskişehir’i de benimsediği ve maddî-manevî güzelliklerini, sanatçı hassasiyeti içinde benimseyip şiirinin gözeneklerine yerleştirdiği söylenebilir.

Beyler Sokağından bir görünüş. Tiryaki Hasan Paşa Sokağı ile kesiştiği köşe. (Fotoğraf: Tuğçe Uçar)

Eskişehir de Arif Nihat’ı benimsemiştir, diyebiliriz. Edebiyat öğretmeni olarak görev yaptığı Atatürk Lisesi (o zaman Eskişehir Lisesi), “Arif Nihat Asya Bilişim Dersliği”ni kurmuş; Tepebaşı semtindeki Ali Rıza Efendi İlkokulu Arif Nihat Asya Ortaokulu (şimdi ilköğretim okulu) hâline getirilmiş; Çamlıca’da bir sokağa da Arif Nihat Asya Sokağı adı verilmiştir. Bu benimseme, Bayrak şiirinin Eskişehir’de yazıldığı bilgisi gibi, Arif Hoca’nın 10.dönem Eskişehir milletvekilliği yaptığı, Atatürk Lisesi’nden mezun olduğu gibi başka yanlışlıklara da yol açmıştır:

Birbirinden aktarılmak suretiyle, başta internet kaynakları olmak üzere, birçok kaynak , onun Eskişehir Milletvekilliği yaptığı bilgisini tekrarlamaktadır:

“Asya, 10. Dönem Eskişehir Milletvekilidir. Demokrat Parti’den 1954 yılında Hasan Polatkan, Kemal Zeytinoğlu ile birlikte meclise giren Arif Nihat Asya, Eskişehir’in o dönem 3 vekilinden biridir. 2013’te Türk Dünyası Kültür Başkenti olacağız. İşte Arif Nihat Asya gibi bir değer var. Hem de bu kentin vekilliğini yapmış. Türk’ün şah damarı bayrağını anlatmış. Ona bir vefa borcumuz yok mu?”

Arif Nihat, 1950 seçimlerinde Seyhan (Adana) 9.dönem milletvekili olarak TBMM’ye girmiş, dönem bittikten sonra aday olmamıştır. Kendi partisini ve parti arkadaşlarını bile eleştirmekten çekinmeyen bu mizaç, uzun süre siyaset yapmaya çok elverişli de değildi. Hüseyin Erdem’in TBMM tutanaklarından naklettiği 13 Temmuz 1953 tarihli şu sözler, eleştirilerini nereye kadar götürebildiğine iyi bir örnek teşkil etmektedir:

“Cezmi Türk arkadaşımız Başvekilin sözleri için ‘edebiyat yapıyorsun’ tevcihinde bulundular. Başvekil de kalktılar, Cezmi Türk’e hitaben, ‘edebiyat yapıyorsun’ demediler ama edebiyat yapmıyorum diyerek âdeta edebiyat yapmayı bir kusur olarak teşrih ettiler.

Arkadaşlar, edebiyat yapmak bir defa kusur değildir. Sonra edebiyat her cemiyette olduğu gibi bir cemiyeti cemiyet eden unsurlardan biridir. Edebiyatı kaldırdığımız zaman cemiyet kalmaz. Bu itibarla arkadaşlarımızın birbirlerini incitmemek için edebiyatı incitmeyi göze almalarını protesto ve şimdiden sonra olsun buna dikkat buyurmalarını rica ederim.”

Arif Nihat’ın buradaki ifadelerini, siyasetin kendine has davranış kalıplarını hatırdan çıkarmadan değerlendirmekte fayda vardır: Adnan Menderes, mensubu bulunduğu DP iktidarının başvekilidir; Cezmi Türk, Arif Nihat’la birlikte 1950 seçimlerinde Adana’dan seçilen DP milletvekilidir. Yakın arkadaştırlar.

2 Mayıs 1954’te yapılan 10.dönem milletvekili seçimlerinde Eskişehir’den seçilen vekiller şunlardır: Hasan Polatkan, Kemal Zeytinoğlu, Abidin Potuoğlu, Muhtar Başkurt, İsmail Sayın, Hicri Sezen, Salih Fuat Keçeci. Birçok bilgiye çok kolay ulaşmamızı sağlayan internet ortamının –bizim dikkatsizlik ve sorumsuzluklarımız yüzünden- ne kadar yanıltıcı bilgiler verebildiğini de unutmamak gerekir.

2.1.Şiirinde Eskişehir

Tanınmış bir edebiyat öğretmeni olan Arif Hoca, Eskişehir’e, Heykeltıraş (1924), Yastığımın Ruyası (1930), Ayetler (1936), Kanatlar ve Gagalar (1945) ve Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor (1946) kitaplarında imzası bulunan ve sanatta belli bir yer edinmiş bir şair ve yazar sıfatıyla gelmiştir.

Bazı şehirlerin kendi sanatçıları vardır ve bu sanatçılar o şehirleri yazarlar; o şehirlerle özdeşleşirler. Onları tanıtır, onlarla tanınırlar. Şehir, düşünen, tarihe giden, tarihten gelenek ve kültür getiren geçmişi bugüne taşıyabilen birleştirici / kaynaştırıcı (sentezci) sanatçılar eliyle gelişir, tamamlanır. İstanbul’u bir “dünya şehri” yapan, orada yaşamış sanat adamlarının zevki değil midir?

Meselâ, Yahya Kemal “İstanbul şairi”dir, İstanbul da onun şehri… İkisi birbirini tamamlar. Tanpınar “beş şehrin şairi” gibi görünse de, Bursa’ya sıra geldiğinde ne kadar coştuğunu herkes bilir. Arif Nihat’ın duygularını coşturan şehir, Adana’dır. Adana’nın kurtuluşu, Seyhan kıyılarındaki mesireler, sel sularına teslim olan mahalleler, Çukurova’nın bereketi… onun şiirinin tematik dokusunda önemli yer tutar.

Ancak Eskişehir’in de Arif Nihat’ın şiirinde önemli bir yer tuttuğu rahatça söylenebilir. Uzun zamandır uzak bulunduğumuz özel arşivimizdeki yayımlanmamış şiirleri arasında varsa onlar hariç, kitaplarına girmiş toplam 21 şiiri Eskişehir’le ilgilidir. Bu şiirlerin temalarını çevre güzellikleri, tarihî şahsiyetler, kadın güzelliği olmak üzere üç ana öbekte toplayabiliriz.

2.1.1.Çevreye Bakışı

Arif Nihat, -ortaokul öğrenciliğinden başlayıp sanat hayatı boyunca süren önce resim, sonra fotoğraf merakı da gösteriyor ki- çevresine çok dikkatli bakan, çevre güzelliklerini dikkat ve hayranlıkla izleyen, izlenimlerini eserlerine büyük bir başarıyla -ve kolayca- yerleştirebilen bir sanatçıdır. Çatalca’dan İstanbul, Bolu, Kastamonu, Ankara, Adana, Malatya, Diyarbakır, Edirne, Eskişehir ve Kıbrıs’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada -askerliği dahil- görev yapan; özellikle emekliliğinden sonra yoğun olmak üzere yurt içi ve yurt dışı birçok seyahat gerçekleştiren şair, bu geniş coğrafyayı ve onun sayısız zenginliğini sanatına malzeme yapmıştır. Onun şiirinde çevre malzemesi -âdeta- ağırlığını aldıktan sonra kullanıldığı için, ayrıntı yorucu değildir. Çevre, günlük hayatın tabiî bir parçasıdır:

Yansın sular, akşamla, nehirde;

Arkamda kalan mutlu şehirde

Senden doğacak gün, bana dün var..

Porsuk’ta düğün var!

Yaz kış, gece gündüz, sabah akşam

Altın tüyü dillerde kanaryam,

Sandım ki batan günde tüyün var…

Porsuk’ta düğün var!

Eskişehir’in çevre güzellikleri ile kadın güzelliği -genelde- iç içe girmiş durumdadır. Her türlü güzelliği vatan güzelliğinin tamamlayıcısı sayan şair, burada da aynı tutumu sürdürmüştür. Meselâ, Eskişehir’in düşman işgalinden kurtuluş günü olan 2 Eylül’ü anlattığı şiirde çevre, tarih ve kadın -nükteli bir düzenleme ile- bir aradadır:

Erkenden başlayan büyük şenlikte,

Bayrakları seyretmek için birlikte,

Bekler iki kızdan biri Porsuk’ta beni,

Biri Bâdemlik’te.

İstanbullu için Boğaz ne ise Eskişehirli için Porsuk boyu da odur. Akşamları giyinip kuşanıp seyrana çıkmak halkın başlıca zevklerindendir. Arif Nihat, bir sonbahar seyranını -Eskişehir güzellerini öne çıkarmak şartıyla- şöyle anlatıyor:

Eylûlle bir örnek ol, menekşem, sarı giy!

Boşlukta savrulan şu yaprakları giy!

Çık, sevgilim, akşamları, Porsuk boyuna..

Elbîse deyip, etek bilip rüzgârı giy!

Eskişehir’in “sıcak suları” ünlüdür. Kadın olsun erkek olsun, her Eskişehirli, hamamlara gitmeyi hayatın bir parçası hâline getirmiştir. Başka şehirlerde suyu ısıtmak için bir sürü yakacak harcanırken, Eskişehir yerden kaynayıp duran suyu ılıştırarak kullanır. Şaire göre, bu kaynak sularının gövdelerde, göğüslerde hem berraklığı, hem de sıcaklığı kalır; bu sularda durulanan tenlerin yumuşaklığı da bir başkadır!

Şair, Eskişehir’in çevre güzelliklerini, buradan ayrıldıktan sonra da anmaya devam eder:

Gündüz durgun, kumral; gece esmer gibidir…

Özler beni.. tıpkı doğduğum yer gibidir…

Geçsem ne zaman -kucak açıp- Eskişehir,

Bana “Kal!” der gibidir.

Arif Nihat, yaşadığı yerin tarihî yerlerine, özellikle de dinî yapılarına özel bir ilgi duymuştur. Şiirlerini ve yazılarını okuyanlar, onun Edirne ve İstanbul camilerine, Konya’daki Kubbe-i Hadrâ’ya, ne kadar dikkatle baktığını, taşın arkasındaki mânayı ne kadar vukufla yakaladığını görmüşlerdir. Eskişehir II adlı şiiri, Eskişehir şiirlerinde de aynı bakış tarzının devam ettirildiğini gösteriyor:

Dallar, kıyılar ve şarkılar “gel!” dediler..

Hâtif dedi: “Ey yolcu, terâvîhi diler

(Kurşunlu)da kıl, diler (Alâeddin)de …

Yorgunsan eğer tutsun elinden (Yediler)

2.1.2.Üç Kahraman

Arif Nihat’ın Eskişehir şiirlerinde üç tarihî şahsiyete yer verilmiştir: Yûnus Emre, Seyyid Battal Gaazî ve Nasreddin Hoca.

Şaire göre, Türk çocukları uzun kış gecelerinde Battal Gaazî cenklerini dinleye dinleye büyümüştür ve insanımızın yüreğinde, vatanımızda yiğitliğin izi kalmışsa -bir îman ve destan adamı olarak- ana kaynağı odur:

Her kış, geceler boyunca, Battal Gaazî,

İmânı ve destânıyla beslerdi bizi…

Hâlâ bu yüreklerde, bu topraklarda

Ondandır, eğer yiğitliğin varsa izi.

Büyük halk filozofu Nasreddin Hoca ise iki şehri birleştiren, onları birbiri ile akraba kılan adamdır. Onun, Sivrihisar’da doğup Akşehir’de öldüğü bilgisini esaslı bir nükte-şiir kalıbına döktüğü “Nasrettin Hoca” şiiri, sanki Akşehir ile Sivrihisar arasındaki çekişmeyi bitirmek amacıyla yazılmış gibidir:

Kalmış senden orda beşik, burda mezar…

Tâlihliymiş ki Akşehir, Sivrihisar

Birbirlerinin ismini bilmezken

Sâyende yakından akrabâ olmuşlar.

Battal Gaazî ve Nasreddin Hoca’ya birkaç şiir tahsis eden şair, asıl dikkatini Yûnus’a yöneltmiş; onun manevî büyüklüğünü, sanattaki ustalığını ve rahat söyleyişini, gelenek içindeki yerini şiirleştirmiş; özellikle, “Yûnus Emre” ve “Molla Kaasım” başlıklı iki önemli yazısında ise, geniş ve çok kapsayıcı tasavvufî-edebî bir tahlil yapmıştır.

2.1.2.1.Yûnus’a Bağlanış

Aileden ahîlik geleneğine de bağlanan Arif Nihat, Eskişehir’e geldiği zaman, yirmi yıldan fazla bir zamandır Mevlevîlik yolunda yürümüş ve bu yolun âdâbını-erkânını hazmetmiş bir mutasavvıftı. Yûnus’la tanışması, bu yüzden, çok sağlam bir mistik kültür birikimi zeminine oturmuştur. 25 Mayıs 1958 tarihini taşıyan (ve aslında 1958 Mayıs’ındaki Yûnus Emre İhtifalinde yaptığı konuşmanın tam metni olan) “Yunus Emre” başlıklı yazısından aldığımız şu satırlar, onun Yûnus’a hem estetik seviye hem de düşünüş yönünden büyük bir yakınlık -ve hatta hayranlık- duyduğunu göstermektedir:

“Biz kendimizi senden el almışçasına sana yakın ve adımız Yunus Emre imişçesine seni biliyoruz. Senin dilini çözen çözmüş; bizim dilimizi sen çözdün. Yakın bir tarihtenberi senin gibi söylemeye gayret ediyoruz. Benim neslimin âmin alaylarında İlâhilerin okunurdu.. Bizi, elimizden tutup mektebe sen başlatırdın. Şimdi mektepte de, kitapta da bizimlesin, çocuklarımızlasın; seni okuyor, senden okutuyoruz. Menkabendeki iğri odun- doğru odun olayından çıkardığımız doğ¬ruluk dersini çocuklarımıza ve birbirimize tekrarlıyo¬ruz… Ve rüzgâr mazide estikçe yedi asır öteden bize selâmın geliyor…”

Kaynakların epeyce bir kısmı Yûnus’un okur-yazar olmadığını kaydetmektedir. Arif Nihat, bu görüşe zımnen itiraz olmak üzere, elli yıldan fazla tutan okur yazarlığını onun ümmîliği ile değişmeye elli kere razı olduğunu söylemiş ve dünyanın en büyük gerçeklerini bir çırpıda söyleyebilen bir insanın okur yazar olmasa bile bunun önemsiz kaldığını ifade etmiştir. “Hazmı güç fikirleri dörtlüklere, gazellere ve bir nevi musammatlara doldurup nesillere muattar bir şurup olarak uzatmıştır. Onları içtikçe içeceğimiz geliyor.” sözleri, onun şiirlerini, özellikle hikmetli ve sade söyleyiş yönüyle çok güçlü bulduğunu göstermektedir.

Arif Nihat, Eskişehir’deki görevi sona erdikten sonra da, her yıl yapılan anma törenlerine davet edilmiş; o da bunu “Yûnus’un çağrısı” kabul ederek, katılmaya özen göstermiştir. Aşağıdaki metni, iki mutasavvıfın hasbıhali olarak kabul edebiliriz:

“Yûnus’u özlediğim olur… o da beni özler mi? bil¬miyorum. Bu yıl özlemiş olacak ki çağırdı ve buna Sel¬çuklu Enstitüsü’nün başında olan muhterem dostları¬mı vesile etti. Kendilerine teşekkür ederim.

Eskişehir’de bu işe kolaylık gösteren âmire de, âmirlere de -şahsım nâmına- şükranlarımı sunarım.. kabul buyursunlar! Zâten Yûnus, kendini hatırlayan¬lara -devamlı- selâm yollar:

“Bizim içün hayır duâ kılanlara selâm olsun!” mısraındaki selâmdan -elbet- benim de payım vardır!

“Aleyküm selâm Yûnus!” dedikten sonra, selâm¬laşmamızı, -şöylece- kâğıda geçirmeye çalıştığımı söyliyebilirim:

Sık sıksa selâmın râhatız, memnûnuz!

Seyrekleştikçe içliyiz, mahzûnuz…

Biz sevdik, Asya Asya, ey gözde, seni!

Sen sev bizi Emre Emre, Yûnus Yûnus!”

Yûnus, Sarıköy’de -rahmetin ve ümidin ışığını tutuşturmuş olarak- yatmaktadır. Bazan insanlar, dünya telaşından olsa gerek, mısralarının bir yudumu gönüllere ferahlık veren ermiş Yûnus’u selamlamayı unutabilirler. Şair, bu ihtimale ve ihmale razı değildir ve onu bağrında taşıyan Sarıköy’ün ağzından şöyle seslenir:

Rahmettir, ümîddir karanlıkta mumu;

Mısra’larının, içler açar, bir yudumu…

“Ey yolcular, ey telâşlılar, der Sarıköy,

Bir ân durup selamlayın Yûnus’umu!

Eskişehirli olsun olmasın, halk, Yûnus etrafında gelişen menkıbelere inanır; onun manevî şahsiyetine büyük bir saygı gösterir. Eskilerin hatırladıklarına göre, trenler Sarıköy’de kısa bir süre durdurulup Yûnus’un ruhuna Fatiha okunmakta, yola öyle devam edilmekteydi. Çünkü Yûnus bu yolun pîri sayılıyordu. Arif Nihat, bu durumu hatırlattıktan sonra şunları söylüyor:

“Bilmem, bu güzel gelenek yeni nesilde devam edi¬yor mu?

Ben de yolumun, sık sık uğradığı Sarıköy’den ge¬çerken, eski trenciler gibi yaparım. Bir defasında, çev¬rem müsait olduğu için Yûnus’un ruhuna Yâsîn oku¬mak imkânını bulmuştum.

İnanır mısınız, inanmaz mısınız? bilemem ve karı¬şamam! Sadece – biraz önce söylediğim gibi- gülme¬menizi rica ederim: Yûnus, benim ithâfımı karşılıksız bırakmadı ve bana -adetâ- söyleyerek , şu şiiri yaz¬dırdı:

Akıt nûr hâlinde ni’metleri;

İçir “Hak!” diyen kalbe himmetleri

Elinden, dilinden kerâmetleri

Celî Yûnus’um!

Dilin vahye, ilhâma uygun beyân…

Yakından uzaktan duyar duymayan…

Ki şi’rinde yer yer Muhammed ayân

Ve yer yer Alî, Yûnusum!

Misâlince biz, gerçi, açtık cihâd;

Yaman çıktı, lâkin, inâd, i’tiyâd…

“Yenildin mi sen, yoksa!” dersen Nihâd,

“Belî Yûnus’um, der, belî Yûnus’um!”

Çilen var, hakîkatların hâlisi…

Meded, ey yolun, rehberin kendisi

Nebî Yûnus’un vârisi

Velî Yûnus’um!

Bu şiirde Yûnus -yer yer- benim dilimden kendi¬ne seslenerek, Yûnus Emre’nin ve öteki Yûnus’ların ortak felsefesi, ortak hilkat görüşü olan vahdet-i vücûd anlayışının bir küçük misâlini de vermektedir. “

Bu şiir, Arif Nihat’ın Yûnus için yazdığı şiirler içinde en kavrayıcı ve kapsayıcı olanıdır. Yûnus, bütün bir inanç sistemi ve bu inancı yaşama kültürü çerçevesinde ele alınmış, bu büyük mutasavvıfın tarikatler üstü mistik karakteri isabetle vurgulanmıştır. Eliyle bir tek eğri odun getirmeyen, dilinden eğri söz çıkmayan, asıl bu yönüyle de kerameti âşikâr olan; söyledikleri hem vahye hem ilhâma uyan; şiirinde Muhammed’in de Alî’nin de ayân olduğu; gerçek bir rehber ve Yûnus Nebî’nin vârisi olan Velî Yûnus… O karakterin özü budur.

Sonuç

Arif Nihat, yolu Eskişehir’e uğrayan önemli kişilerden biridir. Her gittiği yerde büyük bir ilgiyle karşılanan şair,

Bir yıldan biraz fazla kaldığı Eskişehir, onun için –öncelikle- “Yûnus diyarı”dır. O diyarda kır çiçekleri türbesine tütsü yakmak için açar; arılar Yûnus’a mevlid şekeri olsun diye bal yaparlar ve bulutlar onun kabrine melekler gülsuyu serpsin diye yağmur getirirler. Eskişehir, hem yiğitliğin timsali Seyyid Battal Gaazî’nin yattığı, hem de nüktenin büyük ustası Nasreddin Hoca’nın yaşadığı yerdir. Türk kültürünün bu üç büyük ismi, Eskişehir’in ilgi odağı olmasının başlıca sebebi sayılabilir. Bu bakış açısı, Arif Nihat’ın şiirinde Eskişehir’in önemli bir yer edinmesini sağlamıştır.

Bu şehrin çevre güzellikleri, tarihi, insanı ve bilhassa güzelleri, şairin Eskişehir şiirlerini besleyen ikinci ana damardır. Bu ana damar, akar suları gül, semtleri sümbül rengi bir coğrafyadan gıdalanır. Porsuk hülya doludur, akşamlar gül gül tütmektedir, dağlar dumanlanmış, Porsuk, şehrin koynuna sokulmuştur… Arif Nihat’ın “Sevdim seni her şeyinle ey Eskişehir..” demesinin temelinde bu tür güzelliklerin de payının bulunduğu muhakkaktır. Bu sevgi, şairin Eskişehir’de görev yaptığı süreyle de sınırlı kalmamıştır.

Eskişehir de Arif Nihat Asya’yı unutmayıp benimsemiş; değişik yerlere onun adını vermiş, yine onun adına sanat ve bilim faaliyetleri düzenlemiştir. Bu benimsemenin bazı bilgi yanlışlarına yol açtığı da olmuş; mesela, Eskişehir milletvekilliği yaptığı, “Bayrak” şiirini de burada yazdığı, Eskişehir Lisesi’nden mezun olduğu.. gibi yanlış bilgiler –birbirinden kopyalanmak suretiyle- yayılmıştır.

Şehir yazılarının ne kadar önemli olduğunu anlamak için, Beş Şehir kitabını okumak bile yeter. Tanpınar, bu kitabında, tarihin derinliklerinden zenginlikler getiren şehirlerimizden beşini, engin kültürünün süzgecinden geçirerek anlatmasaydı –mesela- Bursa’yı, Erzurum’u, Ankara’yı daha az tanıyacaktık. Eskişehir’in de tanıtılması gerekir. Buna değecek tabiî ve tarihî zenginlikleri, güzellikleri, kültür kaynakları da vardır.

Arif Nihat’ın Eskişehir şiirleri -bir Beş Şehir atmosferi yaratamasa bile- bu şehrin kitabını yazacaklar için önemli bir kaynak teşkil edecektir. Sanatkârlarına ve sanat eserlerine nüfuz etmeden, şehrin ana karakteri anlaşılamaz.

Prof.Dr. Saadettin YILDIZ

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile