Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

sevda askSevda için, yürekte bulunan siyah bir lekedir, derler. Peki, türlü türlü sevdadan hangisine aittir bu renk? Ateşten gömlek ise sevda, giyilen, Yûsuf’un mudur, Züleyha’nın mıdır? Bu yol ayrımında; aşk yolunun seyyahı, bağrında sevdanın siyahı ile yürür ve daima “havf ü recâ” (korku ve ümit) arasında çarpar yüreği. Çünkü budur sevdanın gereği.  

Farklı ırmakların bir ummana dökülmesi gibi, aşk menziline varan türlü türlü yollar keşfetmiştir aziz milletimiz. Kendi içinde gidecek yer bulamayan kimseler kalmasın diye... Virane gönülleri âbâd eden ve her türlü vesveseden âzâd eden mimarları vardır bu dünyanın. Böylesine bir dünyayı gönül gözü ile görmek ve can kulağı ile işitmek için, sevda ateşine yürekleri düşürmek gerek önce.

“Sevda olmasaydı da gönüle dolmasaydı” koskoca Kanunî Sultan Süleyman Han şöyle der miydi hiç: “Pendini gûş eyle mûrun Süleymanlık budur”.

Yani öğüdünü dinle karıncanın, Süleymanlık budur. Oysa karınca nerdeeee, Sultan Süleyman nerede! Ne büyük tezat değil mi! Peki bu tezatta neden karınca ve Süleymanlık bir arada zikredilir? Daha da önemlisi neden Süleymanlığın gereği, karıncanın öğüdünü dinlemek olsun? Cevabı Hz. Süleyman’ın kıssasında saklıdır. Karıncanın ismi verilen bir sûrede, Neml Sûresi’nde saklıdır: “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin, Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesinler.” diye seslenir karınca. Oysa “Süleyman ve ordusu” farkına varmadan bile ezmez asla. Karıncanın sesini duyar çünkü Hz. Süleyman ve mü’min kullarının birçoğundan onu üstün kılan Allah’a hamd eder. Allah’a hamdın bir işaretidir karıncayı dinlemek. İmtihan dünyasıdır bu. Bazen de karıncayla imtihan edilir bir Süleyman. Kim Süleyman, kim değil, bilir karınca. Peki Akşemseddin’i kim bilir? Gönüller Fatih’i bilir elbette. Fatihler bilir Akşemseddinleri.  

İstanbul’u fetheden komutanın hocası ve fethin manevi rehberidir Akşemseddin Hazretleri. Pîri Hacı Bayram Veli gibi öyle bir sevdaya sahiptir ki bu sevdanın bir zerresi ay ve güneş, bir damlası deryadır. Çok hayret edilecek bir sevdadır bu, değil mi? Zaten Akşemseddin Hazretleri de öyle diyor: “bir aceb sevda”. Tıp ve din ilimlerine dair çok sayıda Arapça ve Türkçe esere sahip Akşemseddin Hazretleri dinî-tasavvufi şiirler de kaleme almıştır. İşte onlardan birinde şöyle der:

“Bu aşkı ben bilmez idim bu bir aceb sevda imiş

Bir zerresi ay ve güneş, bir katresi derya imiş”.

Fethin manevi rehberinin sevdasıyla sevdamız bir. “Gönlüm düştü bu sevdaya… Başımı verdim kavgaya” diyen Yunus Emre ile sevdamız, kavgamız bir… “Sevda çekmek şanlarıdır” diyen Pir Sultan Abdal gibi şanlı sevda erlerine gönül bağladık. “Sorun kim bu ne sevdadır, bu sevdadan usanmaz mı?” diyen Fuzulî ile gönül birliği ettik. Usanmamalı ve uslanmamalı bu sevdadan. Malum, uslanmak, us’tan gelir. Us ise akıl demek. Hâlbuki sevdanın yeri, yurdu, vatanı, evi ve hatta makamı gönüldür. Hz. Mevlana da şöyle dememiş miydi zaten: “Sen, bu sevdaya doymuş hiçbir âşık gördün mü? İçinde bulunduğu, yüzüp durduğu denize doymuş balık gördün mü?”

Bağrında sevdanın siyahı ile nasibi “peygamber mesleği” olanlar ise karıncanın öğüdünü dinleyen nice Süleymanlar, gönülleri fetheden nice Fatihler, hain kurşunlara gövdesini siper eden nice kahramanlarla bir gönül medeniyeti inşa eder. Bir sevdaya adanır ömürler. Bir sevdayı ekmek için yüreklere… Adına ister “hoca” ister “muallim” ister “eğitimci” ister “öğretmen” deyin. Yok illa “Hoca camide!” diyecekseniz ya da “Keramet hocada değil kavukta” diyecekseniz eğer, Nasreddin Hoca’nın torunları olarak bize de “Hayır, keramet kavukta değil hocadadır!” demek düşer. Ve yine hayır! “Camide olan imamdır, ona hoca demezler, hocanın hakkını kimseye yedirmezler.” demek düşer.  “İlim adamı, üstat, efendi, sahip, profesör” gibi anlamlarıyla hakiki “hoca” olunabilse keşke. “Muallim” ve “muallime” adından sonra; “öğrenci merkezli” eğitim sistemimizde etken bir fiilden türemiş “öğretmen”i de çok sevdik.  Üstelik muallim-muallime’deki kadın-erkek ayrımı olmadan aynı kelimeyle, tek kelimeyle “öğretmen”iz hepimiz. Bu durum, ayrı bir anlam ve güzellik katıyor kelimeye elbette. Velhâsıl-ı kelam; adı sanı ne olursa olsun, bir sevdayı ekmektir işimiz. Velhâsıl-ı kelam asıl sorumuz şudur gönlünü sevdaya düşürenlere: Sevda çekmek mi zor, yoksa sevda ekmek mi yüreklere?

Ateşten gömlek ise sevda, giyilen, Yûsuf’un mudur, Züleyha’nın mıdır? Yani sadakatin midir, ihanetin midir? Bir toplumda sadakat ve ihanetten hangisi galip gelecek, bunu inşa eder öğretmen. Başarılı bireyler yetiştirmenin yanında, hatta ondan da iyisi, değerlerimizle kuşanmış evlatlar yetiştirmek, hayati önemin ötesinde ebedî öneme sahiptir. Birbirine ayna olan güzel gönüllü insanlar yetiştirmektir gönül mimarlarının işi. Nitekim Başöğretmen Atatürk’ün “irfan ordusu” tabirini başka nasıl açıklayabiliriz? “İki orduya ihtiyaç vardır: Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri milletin geleceğini yoğuran irfan ordusu.” der Başöğretmen Atatürk. İrfan ordusunun vazifesini de en veciz şekilde yine o açıklar: “Sizler ölen ve öldüren birinci orduya niçin öldürüp niçin öldüğünü öğreten bir orduya aitsiniz.” Şehitlerin ölmediğini öğretir irfan ordusu. Bir gül bahçesine girercesine şu kara toprağa gencecik bedeniyle giren, ama ruhu Arş’a yükselen şehitlerimiz buna şahittir. Onlar ki yüreklerimizde her gün çoğalan yaradır. Onlar ki alnı açık, yüzü ak ve gözü karadır.

Hz. Mevlana eğitimciler için toplumun aklı ve kalbidir, der. O hâlde onlar eğrilirse, onlar eğilirse doğruluk bulunmaz hiçbir yerde. İşleri zor, sorumlulukları ağırdır. Zor olan; bilmek, öğretmek değildir. Zor olan; aynı konuları her yıl hiç eksilmeyen bir aşk ve heyecanla anlatmak da değildir. Yarışmalarda, sınavlarda derecelerin tozunu attırmak da mümkün olabilir. Ama asıl başarı “güzel ahlâk”tır ve güzel ahlâk, kuru bilgilerle sinelere işlemez. Değerlerimiz adına söylediklerimizi değil, yaptıklarımızı tekrar edecektir öğrenciler. Karıncayı bile incitmiyorsak, başkasının hakkına el uzatmıyorsak, doğrudan şaşmıyorsak, onlar da aynısını tekrar edecektir. Biz meslektaşımıza nasıl davranıyorsak öğrencilerimiz de ileride meslektaşlarına öyle davranacaktır.

Koşullar ne olursa olsun, hileyi değil çileyi seçer sevdalı yürekler. Her yerdedir onlar. Kimi bir dağ köyünde, kimi büyükşehrin keşmekeşinde… Kimi ermiş şehitlik mertebesine. Kimileri yanı başımızda… Merdivenlerden düşüp kemikleri kırılır, ancak yüzünün moruyla okula gelir. Kendisine “Hacer Hocam, niye geldin?” diyenlere “Konu yetiştireceğim” cevabını vermişti. Çünkü konu yetiştirmek; yüzünün morundan, kırık burun kemiğinden, ağrısından duramadığı belinden daha önemliydi ona göre. Bağrındaki sevdanın siyahı ile gözünü karartmış, gelmişti işte! Şimdi bu sevdayı; girdiği ders saatinin sayısıyla tartmak mümkün mü? Tartmak ve sayı demişken deyim yerindeyse “deli pösteki sayar gibi” işimizin; girdiğimiz ders sayısından fazla olduğunu, -hani derler ya “buzdağının görünen kısmı” diye, işte tam da öyle olduğunu- anlatmaya gerek görmüyoruz. Eve iş götüren bir meslek grubuyuz zira. Ve işten bile saymayız bir sevdayı yüreklere ekmek için fazla mesaileri. Hatta evi işe taşıyanlarımız bile vardır. Kimler mi? Pansiyonlu okullarda çalışanlar… Okulu gerçek anlamıyla ev yapar, yuva yapar, aynı çatı altında aile yapar gece nöbetleri. İşe gidiyorum, demez hiçbir öğretmen. Ağız birliği etmişçesine “Okula gidiyorum.” der hepsi. Çünkü hâlâ öğreniyoruz. Nitekim annelerimiz “Öğretmen oldun, hâlâ ders çalışıyorsun!” diye yakınır yıllar sonra bile.

Vicdanını kendi üzerine gözcü koyan; kalbi Allah’a, kapısı yetmiş iki millete açık; değerlerimizle kuşanmış bir nesil için “bir” sevdaya düşürdük yüreklerimizi. Sevdanın ateşten gömleğini giydik evvela. Edeb gömleğini çıkarmadan aşk gömleğini yaktık.

Gönüller mimarıyız, bilenlere selam olsun!

Hz. İbrahim’in ateşine su taşıyan karıncayız, duyanlara selam olsun!

Akşemseddin misali “bir aceb sevdamız” var, görenlere selam olsun!

“Bu sevdadan usanmaz mı?” diye soranlara selam olsun!

Bizi türlü türlü biçimle sayanlara selam olsun!

Feride TURAN

Yazar Hakkında

Feride Turan

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile