Edebiyat Dünyamız

Edebî Medeniyet:Ebedî Medeniyet (ISSN 2587-2435)

  
  

aynagonulEğer cevabınız “hayır” ise yazıyı okumayı bırakın. Bu gönül yolculuğu başlamadan bitsin. Bu yazı, gönül nedir bilenler içindir. Yalnız burada “bilen” derken Yunus Emre’nin “kuru emek” şeklinde nitelendirdiği bir bilgi türünden bahsetmiyoruz elbette. Yani kelimenin sözlük anlamını, ekini kökünü, mecazi anlamlarını bilmeyi kast etmiyoruz. Ya da meramımızı daha iyi anlatmak için Yunus Emre’den 7 asır sonraya gelelim. Güfte ve bestesi Sadettin Kaynak’a ait bir şarkıyı hatırlayalım. Hatta hatırımıza düşmüşken bir de mırıldanalım:

Gönül nedir bilene gönül veresim gelir

Gönülden bilmeyene hissiz diyesim gelir

Aşk nedir, sevda nedir bunu bilmek gerektir

Bunu bilen âşığı her gün göresim gelir.”

Yoksa daha önce duymadık mı hiç böyle bir şarkı? Bu da mümkün çünkü… Eğer yaşımız gençse nereden duyacağız, değil mi ama! “Top” listelerinde gönül “out”. “İn”lerde değil asla. Sevgisiz, gönülsüz, his yoksulu şarkılar nasırla kapladı gönüllerimizi de hissedemez olduk.

Oysa aşk nedir, sevda nedir bunu bilmek gerekir; ama evvela gönülden bilmek, gönül nedir bilmek gerekir. Bu bilginin yeri ise ne kitaplardır ne makaleler, ne sözlükler… Bu bilginin yeri sadece gönüldür. Kelimenin çıkış noktası, kökü de aslında aynısını söyler. Etimolojik olarak ele alındığında gönül; cilt, deri anlamına gelen “gön”den türeyerek “gön ile bağlantılı olan, gön’ün altında saklı kalan” demektir. Eski Türkçede “köñgül” olarak geçmekle birlikte kökü hakkında çeşitli görüşler ileri sürülen ve derimizin altında saklı olan gönül, anlam genişlemesiyle farklı manalar da yüklenmiştir.

Derimizin altında saklıysa gönül, içindekini bizden başka kim bilebilir? Allah’tan başka kim bilebilir sinelerin özünde ne saklı! Sırlarla dolu bir mahzendir gönül. Şiirler ise bu mahzenden sırlar fısıldar. Şiir geleneğimizde gönül, çeşitli ilgiler kurularak somutlaştırılmış, zengin bir hayal dünyasının ürünü olarak kuşa, köşke, eve, aynaya vs. benzetilmiştir. “Gönül nedir?” sorusuna dünya kadar cevap bulabiliriz bu bakımdan. Derilerin altında yatanın nasıl bir gönül olduğuna dair birçok seçenek de bizi bekler üstelik. Nasıl bir gönüldür bu? İçi aşk badesiyle dolu mu boş mu; yıldızların altında sarhoş mu, başı sevdadan dumanlı mı bir hoş mu, pır pır kanat çırpan küçük bir kuş mu, yoksa sevgisizlikten kaskatı bir taş mı? Mevsimlerden hangisidir gönül? Hazan mı, bahar mı kış mı? Sırça bir köşk müdür gönül ya da bir hanedanlık mı aşkın hüküm sürdüğü? Ayna mıdır insanlara tuttuğumuz ve kırılması camla aynı mıdır gönlün? Aynayı kıran kırana, köşkü yıkan yıkana bir dünya bu, kaybedenlerin dünyası yani. Derilerin altında nasıl bir gönül yatıyor? Nerden bilelim, Allah bilir.

Bazen sevincin bazen sıkıntının mekânı olan gönül, her hâlükârda aşkın ocağı, ailesi ve yuvasıdır. Tabi bunu diyen, gönüller sultanı olmanın yanı sıra bir de cihanın sultanı Kanuni Sultan Süleyman Han ise “gönül”e elbette “aşkın hanedanı” diyecektir. Onun gönlünde, aşk hanedanlığı hüküm sürmüştür çünkü. Yalnız “aşkın hanedanı” derken öyle “hanedan” kelimesindeki şaşaaya, illüzyona aldanmamak gerek. Burada, devletin “baba” olarak nitelendirildiği bir gönül medeniyetinde koruyup gözeten ve tevazudan taviz vermeyen bir hanedanlık söz konusudur. Öyle ki Sultan Süleyman; Hz. Süleyman kıssasını hatırlatarak “Pendini gûş eyle mûrun Süleymanlık budur” der. Karıncanın nasihatini dinle, asıl Süleymanlık budur, şeklindeki öğüdü ile Kanuni Sultan Süleyman Han, dünyaya hükmederken bile gönlünü alçak tutmasını bilmiştir. Nitekim ancak alçak gönüllerde aşk, neşvünema bulur. Üstelik “seven, sevgi besleyen” anlamındaki “muhibb”den türemiş “Muhibbî kelimesini şiirlerinde mahlas, yani takma ad olarak kullanan Kanunî’yi “gönül” bahsinde anmadan geçemeyiz. Dünyaya muhabbetle hükmeden bu sultan, Muhibbî mahlasıyla yazdığı şiirlerle “aşkın hanedanı” gönüllerde de taht kurmuştur. Şiirlerinde sevmenin birinci kuralını -sadece cihanın değil, âşıkların da sultanı olarak- o söyler:

“Sen sen ol pendim budur tutma gönülde yâr iki

Bir olur yâr,  iki olmaz olmasın zinhâr iki”

Yani diyor ki: “Sen sen ol, öğüdüm budur: Bir gönülde iki yâr tutma. (Çünkü) yâr dediğin bir olur, iki olmaz. Kesinlikle iki olmasın.” Hem öğüt hem de aşk padişahının fermanıdır bu: “Zinhâr iki olmasın!” Tabi buradaki aşkı “ilahi” olarak değerlendirmek de mümkün. Herkes kendi gönül penceresinden bakacağından onu görecektir zira. Gönül, ilahi aşka da düşebilir çünkü. Keşke başından aşkın bir aşkla yansa gönül ve aşk makamlarının en yücesine ulaşsa… O vakit zinhar iki olamaz yâr. Nitekim “iki” çokluğu ifade eder. Bir olmadıktan sonra ikinin, üçün, dördün farkı var mıdır? Yaratıcı’yı birlemedikten sonra ilah sayısının kaç tutulduğu önemli değildir. “La ilahe illallah” deyip şirke bulaşmayan bir imanla gönülde tek bir yâr tutmaktır aslolan. “La”yı çıkardık mı hangi rakam gelirse gelsin bu matematik işleminin gidiş yolu yanlış, elde edilen sonuç ise hüsrandır. “Zinhâr iki olmasın!”ı boşuna söylemez Muhibbî. Biri Allah, diğeri Allah’tan gayrı her şey… Zaten ikisi birden olamaz gönülde. Allah varsa gayrıya yer yoktur. Gayrı çoksa eğer, bu can bu gövdeye yüktür.

Bir’i severiz biz. Nasıl sevmeyelim, ne tarafa baksak “bir” vardır: Allah’ımız bir, âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber’imiz bir, “Allah’ın Arslanı” derler Ali’miz bir, Hz. Peygamber’imizin gözlerinden öperek sevdiği Hüseyin’imiz bir. Yolumuz aşk yoludur, yolumuz bir. Yönümüz gönül Kâbe’sidir, yönümüz bir. Kalbimiz Allah’a, kapımız yetmiş iki millete açıktır, kalbimiz bir. Gönül kapımız her türlü sevgisizliğe, kötülüğe ve ötekileştirmeye kapalıdır, gönlümüz bir. Özümüz bir, “Lâ fetâ illâ Ali, lâ seyfe illâ Zülfikar” diyen sözümüz bir.

Gönül dünyamız bu kadar bir iken nasıl ikilik çıkabilir! Bugün sosyal medyada, çarşıda, yolda, her yerde “gönül dili” neden sus pus peki? Bu işte bir “yanlışlık”, bu işte bir “yalnızlık” var o zaman. Eleştiri ile hakaret arasındaki çizgi çoktan aşılmış, gönülden gönüle giden ince yoldan çoktan şaşılmış. Oysa -hangi çağda ve nerede yaşamış olursa olsun- bütün gönül sultanlarımız aynı yeri, yani gönlü işaret etmişti. Hz. Mevlana “Gönül ağaçları gizli bir bahçedir. Yüz türlü görünür ama o bir çeşittir” dememiş miydi yoksa? Yunus, “gönlümüz aynasıdır” diye bahseder Hz. Mevlana’dan mesela. Peki biz en son ne zaman “gönlümün aynasıdır” dedik bir dostumuza ya da en son ne zaman işittik “gönlümün aynasısın” sözünü? “Mümin müminin aynasıdır” hadisinin manasına sadık mıyız hakikaten, derilerimizin altındaki gönüllerimiz ne diyor bakalım.

Gönül demişken, bir metafor da gönüllerin en dervişinden sunalım. Muhibbî’nin “hanedan” benzetmesine yakın bir kelime kullanır Derviş Yunus: “Taht” der “gönül”e. İlk bakışta yadırgıyoruz hâliyle; çünkü derviş neylesin tahtı tacı, sonsuzluktur onun ilacı. Nice sultanlar gelip geçmiştir zamandan ve mekândan. İsimleri, cisimleri silinmiştir toprak üstünden. Tahtları, saltanatları şimdi nerededir? Dervişin işi olmaz tahtla, alışverişi olmaz sultanlıkla. Taht diyorsa bir derviş, bu elbette “Çalab’ın tahtı”dır. Yani Yaratıcı’nın. O Allah ki gönül ülkesinin yegâne sahibi ve hakiki sultanıdır. Üstüne titrediği ve nazargâhı olan gönül tahtını kim yıkar ise vay hâline, der Yunus: “Gönül Çalab’ın tahtı, gönüle Çalap baktı / İki cihan bedbahtı, kim gönül yıkar ise” der. İki dünyasında da talihi ters dönmüş onun, ah ne kötü yönmüş onun, baht ışığı ebediyen sönmüş onun, der yani. Bütün insanların; bir tarağın dişleri gibi eşit olduğunu buyuran Hz. Muhammed’e (SAV) aşkla tabi olan Yunus’un bu dizelerdeki anahtar kelimesi “kim”dir. Her “kim” gönül yıkar ise. Statüsüne, servetine bakılmaksızın her “kim” gönül yıkar ise. Hatta her “kim”, her “kim”in gönlünü yıkar ise… İnsanların dünyevi statüsüne göre nezaketini de statülendiren, derece derece kullananların aksine gönüllere kendince değer biçmek yoktur değerler dünyamızda. Her insanın bir gönül makamı vardır zira. Kiminki yüce, kiminki nice, kim bilir? Şüphesiz Allah bilir.

“Gönül nedir” sorusuna sayısız cevap vardır şiir geleneğimizde. Ancak “gönül nedir bilenlerden olmak, hatır gönül bilmek” hakkında tek bir cevap vardır.  

Birbirimize ayna olmak ümidiyle…

Yazar Hakkında

Feride Turan

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Feridüddin-i Attar

Ferîdüddin Attâr veya tam adıyla Ebu Hamid Ferîdüddin Muhammed bin Ebu Bekr İbrahim Nişaburî, İranlı mutasavvıf, şair. Hekim ve eczacı olmasından dolayı Attâr olarak...

Bukağı

Nevi şahsına münhasır hal ve tavırları ile Hacı Bayram Veli, Yunus Emre ve Niyazi Mısri'nin tasavvuf geleneğindeki yerleri ve etkileri kuşkusuz çok büyük ve...

KIRIM'A SEYAHAT - FATİH KERİMİ

İlk baskısı 2004 yılında hazırlanan Fatih Kerimî'nin Kırım'a Seyahat adlı bu kitabının o günkü telif ücreti "Kırım'da Çocuk Okutma Kampanyası"nda kullanılmak...

ANADOLU MASALLARINDAN DERLEMELER - NECAT

Kültürümüzün çok uzun bir geçmişi ve muazzam bir derinliği bulunmaktadır. Dolayısıyla kültürümüz çok büyük bir zenginliğe ve köklü bir yapıya sahiptir. Türk...

LAKAPLARIYLA EDEBİYATÇILAR

Edebiyat Dunyamız

ADALET CİMCOZ: Fitne Fücur. · ATTİLA İLHAN: Abbas Yolcu, Beteroğlu, Ali Kaptanoğlu, Nevin Yıldız. · ÇETİN ALTAN: Hadi Borazan, Hüseyin Zurna. · ERCÜMENT EKREM...

BİRLİKTEN CUMHURİYET DOĞAR

Özcan TÜRKMEN

Milletçe, coşku ile, Türkiye’de ve dış temsilciliklerimizde törenlerle kutluyoruz/kutladık Cumhuriyet Bayramımızı. Büyük Önder Atatürk’ü ve silah...

MOTİFLERİN DANSI

Ayla Coşkun CEREN

Eller ne çok işe yararlar. Hayata tutunduğumuz, hayatı kavradığımız, işlediğimiz, ördüğümüz, inşa ettiğimiz, meydana getirdiğimiz, sevdiğimiz, hatta yok...

Bir Ses Mimarı: Yahya Kemal Beyatlı

Edebiyat Dunyamız

Kostantiniyye... Estefanya... Gulgule-i Rûm... Dersaadet... İslâmbol... yâni İstanbul...Ne vakit Rumeli Hisârına baksam, Yahya Kemâl’in derin bir teessürle...

KLASİK TÜRK ŞİİRİNDE ‘AR VE NAMU

Klasik Türk şiirinde birçok kavram, has kılındığı tiplere göre değerlendirilir ve böylece genel kabulde olumlu olan bir kavram olumsuz, olumsuz görülen ise...

PROF.DR. ABDÜLKADİR İLGEN İLE "TÜRK

Türk müslümanlığı, çok tartışılan, daha da çok tartışılacak olan konu. Ama, ilgili fikir çevrelerindeki yaygın kanaat eğer bir Türk medeniyeti oluşturulacaksa bunun zeminin...

MÜZİĞİMİZ, TÜRKÇE, ÇOCUKLARIMIZ

Sayın Fatma Adile Başer, akademik düzeyde ve ama bir sanatçı duygu ve duyarlılığı ile bizim müziğimiz, Türkçemiz, kültürümüz ve medeniyetimiz üzerine okuyor, inceliyor,...

ŞAİRLERİ KOVMAK İSTEYEN ŞAİR

Temel bir düşünme alanı olarak felsefenin diğer dsiplinlerle olan ilişkisi her dönem tartışılagelmiştir. Çünkü felsefeyi bu alanlardan birine indirgemeden ya...

HATIRALAR IŞIĞINDA MEHMET AKIF ERSOY

 Mehmet Akif, çok yönlü ve aktif kişiliği ile hiç kuşkusuz hem II. Meşrutiyet hem de Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının önde gelen simalarından birisidir. Akif,...

TÜRK ROMANINDA MODERNIST ETKININ BOYUTL

Modernist Romanın Altyapısı Bir edebi tür olarak roman, Türk edebiyatına Tanzimat dönemiyle birlikte girmiştir. Her açıdan batılı değerlerin örnek alınmaya...

ÇOCUK EDEBIYATI VE EĞITIMI AÇISINDAN

ÖZÇocuk edebiyatı ve çocuk eğitimiyle ilgili günümüzde dikkat çekici çalışmalar yapılmaktadır. Eski dönemlerde de tam anlamıyla bu konulara yönelik olmasa da...

SEZAİ KARAKOÇ

22 Ocak 1933 yılında Diyarbakır'ın Ergani ilçesinde doğmuştur. Şair, yazar, düşünür, siyasetçi. Çocukluğu Ergani, Maden ve Dicle ilçelerinde geçen ve 1938...

Kitap mı Yazdınız?

kitapyazma
‘Aya giden insan ile iletişim kurabilecek sistemleri buluyoruz. Buna rağmen çoğu kez anne kızıyla, baba oğluyla; zenci beyazla, işçi işverenle...
Bir Medeniyetin Mimarı Ölümsüz eserleri, sanatları ve sözleriyle Anadolu’yu aydınlatanlar, Anadolu’ya Türklüğün değişmez damgasını vurarak, onu ebediyyen Türk vatanı yapanlar...
 SÖYLEYİN!

SÖYLEYİN!

20.03.2018
Hangi sükûnet bu kadar yorar insanı, hangi suskun diller sağır eder bu kadar adamı ve hangi sessizlik tırmalar bu kadar...
Şahitler Dergisinin 23. sayısı da dopdolu ve gündemi yakalayan içerikleriyle yayımlandı. Dergiye ücretsiz olarak makalemizin sonundaki linkten ulaşabilirsiniz. Bu sayıda...
Zamanın ne olduğunu tam kavrayamadığımız için onu yönetemiyoruz. İnsanoğluna eşit olarak sunulan tek kaynak olan zamanın etkin ve daha verimli...
Cevabında kaybolduğum sorular, eşiğinde kalakaldığım hayaller içindeyim.Dışımda akan bir dünya, içimde buz tutmuş rüyalar. Ne dış âleme sözüm geçiyor ne...
Ben Türkçenin ezelî bir âşıkıyım. Hepimiz öyle değil miyiz? Türkçeyi muhtelif devirlerinde, muhtelif libaslarla, muhtelif şekillerde gördüm ve sevgilimi o...
Arif Nihat ASYA Türk Edebiyat Tarihi'ne "Bayrak Şairi" olarak adını yazdıran Arif Nihat Asya, 7 Şubat 1904 yılında Çatalca'nın İnceğiz Köyü'nde...
MELİKŞÂH

MELİKŞÂH

17.03.2019
Melikşâh döneminde Büyük Selçuklu Devleti en geniş sınırlarına ulaşmıştır. Devletin sınırları Anadolu'dan Umman'a, Kafkaslar'dan Hindistan önlerine kadar uzanmıştır (10.000.000 km²).
Edebice dergimizin 5. sayısı çıktı. “Umut” temasının işlendiği 5. sayımızda yine birbirinden değerli isimlerin yazı ve şiirleri var. Bu sayımızın...
Hazan mevsimi bu yıl da birçok arkadaşımızı, Türk sanat ve fikir âleminin seçkin şahsiyetlerinden bazılarını aramızdan aldı.Prof. Faruk Kadri Timurtaş’tı,...
Kırım'daki Gözyaşı Çeşmesi ve Kırım Giray Han ile Dilara Bikeç'in efsanevi aşkı, usta yazar Sevinç Çokum'un kaleminden yeni bir romana...
– Cahit Sıtkı, küçükken yaramazlık yaptığı için babası tarafından pencereden aşağı sarkıtılmıştır. O günden sonra ölümden korkmuş ve eserlerinde hep...
1 Felsefe ile resim arasında, görece özerk alanlar olsalar da. belirli birtakım koşutluklar kurulabiliyor. Bu. bilinen bir olgu Felsefe. Dünya'yı...
GAZEL 1 Gerçek hadîs imiş bu ki hûbun vefâsı yoh Kim sevdi hûbı kim didi hûbun cefâsı yoh Aşkun belâsı yoh diyüben...