Edebiyat Dünyamız

Edebî Medeniyet:Ebedî Medeniyet (ISSN 2587-2435)

  
  

cengizdagciCengiz Dağcı’nın eserleri ile tanıştığım lise yıllarında (1970'li ) okuduğum ikinci muhteşem romanı “Yurdunu Kaybeden Adam” dı (1). Yurdunu, vatanını kaybetmek, dertlerin, kederlerin en büyüğüdür. Hayatında aileleri veya kendileri “ muhacir” olmuş insanlar vatan kaybını iyi bilirler. Hürriyetin kıymetini, esaret altında başka devletler için çalışan, asker olan, çarpışanlar anlar. Türkiye, Kırım Türklerinin gözünde daima “Ak Topraklar” olmuştur. Fakat, aziz vatanımızı bekleyen tehlikeleri görebilmek için Cengiz Dağcı’nın diğer eserlerini de okumamız ve düşünmemiz gerekiyor. Türkiye üzerindeki kara bulutları anlamaz isek vakit çok geç olacaktır. Emperyalist ülkeler Araplara yaşattıkları “Arap baharı!nın” aynısını Türkiye içinde “Türkiye Baharı!” olarak düşünmektedirler. Kafkasya’da; Rus, ABD rekabetini ve bu vatan topraklarında oynadıkları kanlı oyunları görmemek için kör olmak gerekir. Batı ve Doğu Türkistan’da ise bu rekabete Çin’de katılmaktadır. Irak’ta büyük çoğunluğu sivil; kadın, kız, kızan, bebe, dede Türk ve Arap olan bir milyonun çok üzerinde masum insanlar, ABD, İngiliz (örtülü şekilde İsrail) ve müttefik askerlerince  şehit edilmişlerdir, iffetlerine el uzatılmıştır.:

Bu olaylar yıllarca gerçek mahiyeti ile Türkiye kamu oyuna yansıtılmamıştır ve hâlende bilinçli (!) bir şekilde yansıtılmamaktadır. Şimdi, günümüz “Türk Dünyası”nı Cengiz Dağcı’nın yaşadıkları ışığında anlayabilmek için  “Yurdunu Kaybeden Adam” eserinin kısa bir özetini İsa Kocakaplan’ın kaleminden okuyalım:

“Bu roman Korkunç Yıllar romanının devamı mahiyetindedir. Sâdık Turan hayatının dönüm noktasındadır. Artık Türkistan ordusunun bir neferidir. Alman onbaşılarının nezâretinde talim yaparlar. Dört ay süren bu devreden sonra, Sâdık subay olur. Türkistan'ı hürriyete kavuşturmaya hazırdırlar. Türkistan askerleri bir yandan yetiştirilirken, bir taraftan da, esir kamplarındaki Türkistanlılar bu orduya sevk edilirler. İlk geldiklerinde ürkek ve çelimsiz olan bu kişiler, Türkistan ruhu sayesinde iki haftada ayağa kalkarlar. Yazar bu eserde, Sâdık'ı izinli olarak bir müddet için Kırım'a gönderir ve okuyucuyu savaş esnasında Kırım'ın durumundan haberdar eder. Almanlar Kırım'ı ele geçirmişlerdir. Kırım'da Tatar Millî Komitesi kurulmuş, Türk gençleri Kırım'ı Ruslardan temizlemek için, Almanlarla beraber savaşmaktadırlar. Sâdık'ın kardeşi Bekir ise, Rus çetecilerinin safında Almanlara karşı mücâdele etmektedir. İki kardeş aynı gaye uğruna farklı saflardadırlar. Bekir, ağabeyinin intikamını almak için dağlara çıkmıştır. Sâdık Almanların elinde esir iken, ailesine ölüm haberi gitmiştir. Almanların Kırım'a hâkim olduklarında, yaptıkları zulümleri gören Bekir, dayanamamış, dağlara çıkıp, Almanlara karşı mücâdeleye başlamıştır. Almanlara karşı memnuniyetsizlik bütün Kırım Türklerinde vardır. Ama kurtuluşları için yegâne ümidin de, onlarla beraberlikte olduğunu bilmektedirler. Dolayısıyla da, Almanların her hareketine katlanmak, her kötülüğü sineye çekmek zorundadırlar. (2)

Aslında Türkler için tek gaye, vatanlarına kavuşup, orayı müstakil hâle getirmektir. Bunun Almanlarla veya başka milletlerle olması önemli değildir. Vatanları Rus işgalinde olduğu için Almanlarla birliktedirler. Nitekim Astraganlı Muhan, Türkistan ordusunun geri, Polonya'ya döndüğünü öğrenince, iki Alman askerini öldürür ve sırtına Rus üniforması giyerek vatanına ulaşmaya çalışır. Vatan her şeyden üstündür. Ona kavuşmak için hayat bile feda edilebilir. Muhan bir müddet sonra, Almanlar tarafından yakalanır ve kendi arkadaşlarına kurşuna dizdirilir. (2)

Sâdık bölük komutanıdır. Onun bölüğüne esir sevk etme vazifeleri de verilir. Teslim edilen esirleri hiç telefat vermeden yerine ulaştırırlar.

Bu Almanların işine gelmez, onlara göre, esirlerin ancak yansı istenilen yere varmalıdır. Burada, Almanlarla Türkler arasındaki karakter farkı ortaya çıkar. Türkler hiçbir zaman zâlim olmamışlardır. Himayeleri altındakilere azamî derecede iyi muamele etmişlerdir. Tabii Türkistan bölüğünce esirlere bu şekilde davranılmasında, kendilerinin de aynı çileyi çekmiş olmalarının rolü büyüktür. Savaşın ağır şartları, ona mâruz kalanları birbirine yakınlaştırır. Bu durum esir milletler için de böyledir. (2)

Mühim olan esaret altında bulunmuş olmaktır. Esir olunulan devletin değişik olması, esirliğin tesirini azaltmaz. İşte Alman üniforması taşıyan Türkistan bölükleri ile, Polonya çetecileri arasındaki dostluk bu düşüncenin mahsûlüdür. Herhangi bir demiryolunu koruyan Alman birliklerine kan kusturan çeteciler, aynı vazifeyi yapan Türkistan bölüklerinin, kendi vatanlarının istiklâli için savaştıklarını bildiklerinden, onlara saldırmazlar. (2)

Bu fikir, yazar tarafından da ısrarla vurgulanmıştır. Yurdunu Kaybeden Adam'da romanın aslî kahramanı Sâdık Turan, bir Polonya çetecisi olan Marya ile hissi ilişki kurar. Birbirlerini severler, ölümleri pahasına birbirlerine yardım ederler ve ölünceye kadar ayrılmazlar. (2)

Almanlar artık geri çekilmekte, Rus'lar ise, ilerlemelerini sürdürmektedirler. Sâdık'in kumanda ettiği Türkistan bölüğü, Balkanlara çekilip, Türkiye'ye iltica etmeyi düşünmektedir. Fakat bir Rus saldırısı esnasında, Sâdık yaralanır ve bölüğünden ayrı düşer, Polonyalı çeteci kadın Marya ile, bir başka çeteci Bartoş, ona iyileşinceye kadar bakarlar ve nihayet hür bir memlekete kaçmaya karar verirler. Yola çıkarlar. İsviçre'ye giden trende, Sâdık ile Marya beraberdirler. Amerikan uçaklarının treni kurşun yağmuruna tutmaları sırasında trenden atlayan Marya yaralanır. Inn nehri kıyısında bir kulübede de ölür. Sâdık Turan yalnız kalmıştır, memleketini, sevdiğini, hayâllerini velhâsıl her şeyini kaybetmiştir. Yazar bu şahsın trajedisini, okuyucuca en tesirli şekilde aktarır. Sâdık nihayet kuzey İtalya'ya geçmeyi başarır. Hürriyete kavuşmuştur ama, yurdunu, sevdiklerini kaybetmiştir. Yurdunu kaybeden adam için hürriyetin bile manası kalmamıştır. (2)

Sâdık, Türkiye'ye iltica edebilmek için, Türk konsolosluğuna müracaat eder, ama menfî cevap alır. Onlara, o kadar ümit bağladıkları Türkiye'nin bile faydası olmamıştır. Tek çâre uzaklara kaçmak, bir yere yerleşerek kaybedilen vatanın ıstırabını bir nebze olsun hafifletmektir. Ve Sâdık, Kızılhaç mültecî bürosu vasıtasıyla Uruguay'a göç eder. (2)

"Korkunç Yıllar"ın başındaki giriş kısmından, Sâdık'ın daha sonraları Arjantin'de öldüğünü öğreniriz.

Bu eserde Ruslara pek rastlanmaz. Romanı, başta Türkler olmak üzere, Almanlar ve Polonyalılar ile, çeşitli milletlere mensup bazı münferit şahıslar meydana getirirler.

Türkler umumiyetle, sağlam yapılı, sabırlı ve çilekeş insanlardır. Aralarında kuvvetli bir bağ vardır. Memleketlerine kavuşmak, yine en hararetli arzularını teşkil eder. Her türlü işkenceye sabırla katlanırlar. Polonyalılarla ortak bir kaderleri vardır. Her iki millet de, esaretten kurtulmaya çalışmaktadırlar. Yalnız, birini esir eden müstevli millet, diğerinin kurtulmak için sarılacağı daldır. Bu tezada rağmen birbirlerini sevmeyi başarırlar. Karşılıklı olarak ideâllerine hürmet ederler. Türk askerleri Polonya köylülerine iyi muamele gösterirler, Polonya çetecileri de Türkistan bölüklerine saldırmazlar. Hattâ bir ara, Sâdık'ın idaresindeki bölük, Polonya çetecilerine katılmayı bile düşünür. (2)

Almanlar hayâl kırıklığına uğramışlardır. Cephede Rusların önünden kaçan Alman askerlerinin yüz ifâdeleri, cepheye ilk gidişlerinden tamamen farklıdır. Üstün ırk, Rus kışının hışmına uğramış, perişan bir vaziyette, geldiği yere dönmektedir. Savaşın başlarındaki mehabet, mezellette dönüşmüştür.(2)

Yurdunu Kaybeden Adam'daki tarihî zaman, Korkunç Yıllar'daki zamanı bütünler. Bu iki romanda ikinci dünya harbi, roman kahramanının o yıllardaki hayatı esas alınarak ikiye bölünmüştür. Birinci bölüm,   Korkunç yıllar'da ele alınan ve Sâdık Turan'ın hemen hemen, çocukluğunu, Rus ordusunda savaşmasını ve esirliğini içine alan kısımdır ki, 1942 yılına kadar sürer. İkinci bölüm ise, kahramanımızın esirlikten kurtuluşundan başlar ve Türkistan ordusundaki yıllan ile, Uruguay'a gidinceye kadar Roma'daki yaşayışını hikâye eder. Bu zamanın tarihleri kat'i olarak bellidir. 1942 yılının Mayıs ayında başlayan roman, 1946 yılının Kasım ayında biter.(2)

“Korkunç Yıllar ve Yurdunu Kaybeden Adam’da” rastlanılan fikir; toprak sevgisi ve vatan mefhûmudur. Bu topraklarda yaşayan Türkler, vatanları ile birlikte, Türklüklerini de kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Komünizm ideolojisi paravana olarak kullanılıp, Rus milliyetçiliği davası güdülmekte ve Türk kültürü yok edilmek istenmektedir. Yeni rejim, Ruslar için, Türk kültürünün imhası demektir. Fakat Türkler bunun farkına varmışlardır. Aralarından bazı hâinler çıkmasına rağmen, millî benliklerini kıskançlıkla korumaktadırlar. "Millî Aile Mektepleri" diyebileceğimiz aile çevresinde, yaşlılar yeni yetişen neslin mazi ile irtibatlarını temin etmektedirler. Bu sayede, Rus mekteplerinin verdiği zarar, bir ölçüde de olsa telâfi edilmiş olur. (2)

Eserlerde ilgi çekici bir özellik de, mekân ve zamanın zulümle birleşmesidir. Esirlerin uzun yolları yürümeleri, kışın soğuğu, mekân ve zamanı adetâ, Rusların veya Almanların Türkler üzerinde uyguladıkları zulmün, tesirli bir vâsıtası hâline getirir.

Türkler kendilerini insafsız bir mekân, öldürücü bir soğuk ve gaddar insanlar arasında bulurlar. Her şeyin kendilerine düşman olduğu bu atmosferde, Türklerin hâlâ yurtları için mücâdele gücünü bulmaları, onlardaki sonsuz yaşama azminin ve arzusunun ifadesidir.”(2)

Türk Milletinin kaderi, son asırlarda “Vatan Topraklarını” kaybetmekle geçti. Bu acı kader, halende devam ediyor. Doğu Türkistan’dan, Karabağ, Musul-Kerkük, Bosna, Kosova ve nice Türk Yurdu coğrafyasına kadar. Türkün kaderi bu mu olmalıydı? Sadık’la Bekir gibi farklı orduların üniformaları içinde bir birine savaştırılmalımıydı? Bindokuzyüz seksen'de başlayıp yıllarca süren savaşta; Türk insanı, İran ve Irak ordularında kardeşlerine silah yöneltti, yönelttirildi. Bu yetmedi, Kırgız Türkü Özbek Türküne, Özbek Türkü  Ahıska Türküne ve daha nicesi biri birine düşürüldü. Kulaklarımıza kurşun mu döküldü, nedir? İşitmez Türk olan biri diğerini, anlamaz dilini, derdini ve de gönlünü.

Merhum İsmail Bey Gaspıralı dememişmiydi “dilde, fikirde işte birlik” şiarımız olsun. Dilimiz bir anlayalım dertlerimizi. Kırım , Türkistan, Musul; Telafer, Fellüce,  Kerkük, Kafkasya; Çeçenya, Abhazya, Osetya,  Karabağ, Bosna, Kosova; kısaca Türk Yurtları yanıyorsa “Türkiye” yanıyor, Akdeniz, Hazar, Sarı Deniz yanıyor demektir, yanacak demektir, yakılacak demektir. Bir vücut gibi ise Türkler, bir vücut gibi ise müminler, bir vücut gibi insanlar; acımız, kederimizin, ağıdımız, acımız, feryadımız bir olmalıydı. Bir olmuyorsa duygularımız, gönlümüz, düşüncelerimiz, kesretten vahdete kanatlanamıyorsa kader ve kaza kuşları ;bizim bileklerimizde değil, beyinlerimizde, gönüllerimizde zincirler vardır, bukağılar vardır, katmer katmer. Onları kırmak için, birlik gerek, irade gerek, duruş gerek, ilim ile gönül’ün izdivacı gerek, gereken o ki topyekün mazlum milletlerin zalimlere, zalimlerin silahlarından daha güçlü silahlarla dur demesi gerek. Bu gerekler için çalışmak, çalışmak, insanlığın ve varlığın sonunu yaklaştıran “zalimlere” dur diyebilecek kıvama, soluğa ve sedâya kavuşmak gerekir.

“18 mayıs günü (1944) Kırım’dan çıkarılgan vakıtta yüzde 95-den fazla Tatar çocukları artık yetim ediler. Babaları 1941 senesini yazından başlap Soviyet Ordusunda ediler ya da sürgünden iki hafta evvel trudarmiya adlı emek ordusuna (toplama çalışma kamplarına) seferber etilgen ediler. Bu vaziyette babasız kalan, anneleri ölgen çocuklar, birden öksüz olup gider ediler.” (3)

Bizim çocuklarımız, Türk Atanın, Türk Ananın torunları binlerce milyonlarca, yok olduk, yok edildik. Bitmedik. Ne Cafer Seydamet Kırımer'ler, ne Müstecip Ülküsal’lar, ne Cengiz Dağcı’lar ve nice isimli isimsiz dev insanlarımız bitti. Allah Teala hayırlı uzun ömürler versin, ne de Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’lar bitecek.

1944 Sürgünü hakkında “Hayalet Atlar” eserini yazan Fizik profesörü Aydın Eşref Şemi-zade Kırım’a yeniden dönüş hareketi için, diyor ki:  “Türkiye hükümeti, Türkiye’deki hem Kırımlılar hem de Türkler bizlere ellerinden geleni kadar yardım vereler-çok teşekkürler! Yazık ki Türkiye’deki bazı Kırım’dan çıkan kişiler bizim hareketimizin zafer kazanacağına inanmiyorlar. Lakin bizler, Kırım Tatarları, kuvvetlimiz. Bir avuç olsak da, o avuçnı yumrukka çevirdik. İnşallah, bizim zaferimize inanmayanlar, inanır.

Hayat devam etmektedir ve halkımızı geleceği nurlu ve bahtlıdır, inşallah!” (3)

Çelebi Cihan'ın aytkan sözü ile sözleri noktalayalım: 

“Millet ! ... Dirileri yaşatan ölülerdir...”

Prof.Dr. hilmi ÖZDEN

Kaynak:

1-     Cengiz Dağcı.: Yurdunu Kaybeden Adam. Varlık Yayınkarı. 3. Baskı.İstanbul.1972.

2-      İsa Kocakaplan.: Cengiz Dağcı'nın Dört Romanı - M.E.B. - İstanbul,1999.s. 159-162.

3-      Aydın Eşref Şemi-zade.: 1944-1945 Kırım Faciası: Çocukların Kaderi (Bahçesaray: Kırım Türkleri Kültür ve Yardımlaşma İstanbul şubesi gazetesi.) 2009.55/56. s.26-28.

Yazar Hakkında

Prof.DR.Hilmi ÖZDEN

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Cengiz DAĞCI

Cengiz DAĞCI Kırım'ın Gurzuf kasabasında 9 Mart 1919’da dünyaya geldi. Çocukluğu kıtlık, yoksulluk, deprem gibi tabii âfetler yanında Rus emperyalizminin...

SEVİNÇ ÇOKUM

 Sevinç Çokum, 25 Ağustos 1943’ te İstanbul’da doğdu. Beşiktaş Kız Lisesi’ni, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü...

NECİP FAZIL KISAKÜREK

Türk milletinin XX. yüzyılda yetiştirdiği en önemli ve çok yönlü fikir adamı ve şairlerinden biri de hiç şüphe yok ki, üstad Necip Fazıl Kısakürek’tir. O, seksen yıllık ömrü...

Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek

"Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun 700. yıl kutlamaları Türkiye’de umulmaz bir ilgi uyandırdı ve Türk toplumu yedi asırlık tarihine ilgi duymaya başladı. Bu...

VARAKA GELDİ ŞEHRE

Saliha MALHUN

-Taha Süren için- Henüz O’nsuz ya sokaklar, yetim bakışlı çocuklar toz-toprak içinde, O’nun nuruna gülümsemekte. Varaka’nın serin sofasında birkaç hurma ve...

ŞEKİLLER-2

Prof.DR.Hilmi ÖZDEN

(Şekil 12 ) Şekil Mimari parçaOsman Eravşar, Haşim Karpuz, İbrahim Divarcı ve ark. (Editörler), cilt 2, a. g. e., s. s.140.(Şekil 13) Abdulkadir Geylani...

“BİRAZ DAHA BİRAZ DAHA” DİYEN SES

Prof.Dr.Muharrem DAYANÇ

Cumhuriyet dönemi şiirinin avangard nitelikler taşıyan ilk edebiyat hareketi Garip’e mensup şairlerden Oktay Rifat devrinin tanınmış sanatçılarından birine “Yeni Sanatı...

MEHMED ÂKİF'E DAİR- 2: MİLLÎ MÜCAD

Prof.Dr. Saadettin YILDIZ

1.Giriş:             1.1.Millî Mücadele’nin Ana Karakteri      Millî Mücadele, Türk milletinin “varlık-yokluk mücadelesi”dir. Kazandığımız halde yıllarca eziyetini çektik; kaybetseydik her şey...

DİVAN EDEBİYATINDA VE YENİ TÜRK EDEB

Tehzil, Arapça “hezl” kökünden türetilmiş bir kelime olmakla beraber kapsam olarak hezlden daha dar bir manayı içerir.Hezl, divan edebiyatında gülmece ve alay...

ÜSKÜP’TEN OHRİ’YE MAKEDONYA GEZİ

Ağustos başında ailece kısa süreliğine Makedonya’ya gezmeye gittik. 5-6 gün boyunca Üsküp ve Ohri’de konaklayıp epey gözlem yapma fırsatı yakaladığımızı...

KLASİK TÜRK ŞİİRİNDE ‘AR VE NAMU

Klasik Türk şiirinde birçok kavram, has kılındığı tiplere göre değerlendirilir ve böylece genel kabulde olumlu olan bir kavram olumsuz, olumsuz görülen ise...

GECEYE KASİDE

Seni görmeseydik yıldızlar hakkında fikrimiz olabilir miydi? Yıldızlar ki tarhlarının papatyalarıdır, ay ki bahçende yüzen sihirli bir nûr havuzudur,...

BATILILAŞMA MACERAMIZDA TÜRK ROMANINA

GİRİŞ Tanzimat'ın ilânından sonra, Türk toplumunda siyasî olduğu kadar, toplumsal değişmelerin olduğunu da görmekteyiz. Batı medeniyetine gösterilen büyük...

Reşat Nuri Güntekin: İlk Romanımı N

Gizli El benim ilk romanımdır. Mütarekenin ilk yılında Dersaadet ismindebir gündelik gazete çıkarmağa hazırlanan Sedat Simavî arkadaşım benden bir roman...

Cengiz Aytmatov ve Kızıl Elma

Aytmatov ,Cengiz (d. 12 Aralık 1928 , Şeker Kırgız ÖSSC) , yazar , çevirmen ve gazeteci.             Yazarlığa 1952’de başladı , 1959’da Kırgız’da Pravda muhabiri oldu. Povesti gor...

ANKARALI ARABACI İSMAİL VE MUSTAFA KEM

"Ankara’nın taşına bak Gözlerimin yaşına bak Düşman bizi esir etmiş Şu feleğin işine bak" Mustafa Kemal puslu bir Ankara günü gözlerini hafif kısmış...

Kitap mı Yazdınız?

kitapyazma
Soru : Eski şairlerden ve yaşayanlardan sevdikleriniz kimlerdir? Cevap : Bu soru çok tehikeli ve politk.-Esk şairlerden sevdiklerim çoktur. Kopuzu ile...
Devlet-i ebed-müddet tabiri; sonsuza kadar sürecek devlet demek olup tarih boyunca kurulan "Türk Devleti"ni ifade eder. Bu konuda H. Nihal...
Ahmet Arvâsî Kendini Arayan İnsan adlı eserinde akıl-zekâ-vahiy konusunu işlerken şöyle der: “İnsan zihni, oluşu parçalayarak ve tasnif ederek gözlemektedir.”[1]...
İner şeb-i tabîatın a şeb: Farsça’da...
"Ankara’nın taşına bak Gözlerimin yaşına bak Düşman bizi esir etmiş Şu feleğin işine bak" Mustafa Kemal puslu bir Ankara günü gözlerini hafif kısmış alabildiğine...
1.Giriş Şiir, her şeyden önce “dil” sanatıdır. İnsanların hafızalarında roman-hikâye cümleleri yerine mısraların, beyitlerin daha çok yer etmiş olması, taşıdığı mesajın...
Ali Alper ÇETİN Saka Türklerinin Kadın hakanı Tomris Han, biraz sonra atlarını ölüme sürecek olan savaşçılarının önünde durdu ve yürekleri titreten...
Kenâr-ı bahrde hoş bir mahaldir, nâzır-ı âlem, Tahaccür eylemiş bir mevcdir; üstünde bir âdem, Hayâlettir, oturmuş, fikr ile meşguldür her dem; Giyinmiştir beyaz...
Cumhuriyet devri fikir hayatımızın en önemli simalarından birisi de hiç şüphesiz ki Nurettin Topçu’dur. O, daha çok bir fikir adamı,...
Çiçek sevgisi ve merakı Türk kültür tarihinde önemli bir yer tutar. Çiçekleri çok seven ve onları büyük bir özen ve...
“Şavkıması sana doğru yollarınSana doğru denizlerin çağrısıÇırılçırıl ötelerde bir güzelGünaydınım, narçiçeğim, sevgilim…”Bu sesi tanıyorum ben. Çırılçırıl ötelerden gelen bu tını...
MELİKŞÂH

MELİKŞÂH

17.03.2019
Melikşâh döneminde Büyük Selçuklu Devleti en geniş sınırlarına ulaşmıştır. Devletin sınırları Anadolu'dan Umman'a, Kafkaslar'dan Hindistan önlerine kadar uzanmıştır (10.000.000 km²).
Büyük sanatçılar, dünyamızı sıradan ölçülerin üstüne çıkaran dil ustalarıdır. Onlar, duygu ve düşünce dünyamızı millî kültürün taşıyıcısı olan dil...
Bilimdili.com

Bilimdili.com

06.06.2017
Bilimdili.com ülkemizde ve dünyada geliştirilmekte ve keşfedilmekte olan yeni bilgilerin toplumumuza aktarılması, ülkemizde bilime olan ilginin arttırılması için kurulmuş bir...
Göçebelik hareket ve canlılık ister. Göçebeliği hayat tarzı olarak seçen toplumlar, içinde yaşadıkları bozkırın, tabiatın ve coğrafyanın yapısına uymak zorundadır.