Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

sessizlikkSes duymak ister insan, kendinde ve çevresinde. Fıtrattandır bu. Yaprakların hışırtısını dinlemesi bundandır, bundandır denizlerin dalgalarına, derelerin akışına dalıp gitmesi. “Var”ım demektir biraz da nabzının atması, kalbinin çarpması. Tohumun toprakta, tomurcuğun dalda çatlamasını duyması bundandır. Hep bir sestir aradığı ve hep bir sestir umduğu. Çünkü en çok sessizlik yorar insanı.

Hayattır bu yüzden ses, sudan doğmuş, topraktan yoğrulmuş, nefes nefes insana sunulmuş.

Bir ‘aşk’tır ses, ezelde en sevgiliden sevgiliye yol olmuş.

Bir ‘yol’dur ses, kuldan kula, dilden dile, yâr’dan yâr’a, çağdan çağa duyulmuş. Yolcudur insan, yoldaşı izân. “Yol uzun, yolcu takatsiz. Sevgi ulvi, âşık sebatsiz. Evet dostum dünya firkatsiz yaşanmıyor…

Bir ‘yalnızlık’tır ses, dost kumaşından dokunmuş. Dosttur, hem sarar yaralarımızı, hem de odun taşır yalnızlığımıza.

Bir ‘gece’dir ses, yıldızların çadırı altına kurulmuş. Geceden geçen yol aydınlığa çıkar, ama kaybolan da çoktur bu karanlık tünelde.

Bir ‘çocuk’tur ses, insandan insana geçen. İnsanla var olan, insanla anlam kazanan ve insanla yaşayan. Dağların, ırmakların, ovaların, hasretin ve gurbetin çocuğudur insan. Büyümeyen ve uslanmayan.

Bir ‘ırmak’tır ses, deniz türküleriyle yoğrulmuş. Gökten doğar, toprakta büyür, denizde dinlenir.

Bir ‘kalem’dir ses, kelimelerce, renklerce, hayallerce, çizgilerce yontulmuş. Üzerine yemin edilen, sonsuzluk yontan çekiç. Kale’mdir kalem.

Bir ‘rüya’dır ses, hayallerin batık denizlerine yansıyan yakamozlarda görülmüş. Görmekle bilmek, bilmekle sezmek arası eşik.

Bir ‘suskunluktur’ ses, feryatların, isyanların, nisyanların gölgesinde duyulmuş. Kimi zaman susmak da konuşmaksa, sessizliğin sesine kulak vermeli. Susmak, boşluğa bırakılmış çığlık mazlum yüreklerden.

Ve bir ‘şiirdir’ ses, mavi bir kâğıda ilmek ilmek sevgi işlerken, iğnelerin sızısından duyulmuş. Bir sestir ki, hayatın ve hayalin örsünde ritim ritim işvelere bürünmüş ahenk. Bir ses ki, şiirden gönüle, gönülden şiire, şiirce aktarılmış. Sesimden toprağa bereket akmış, şiir açmış bütün çiçekler, böcekler, emekler.

Bir sestir ki Bosna’dan haykırılmış.

Haykırsam sesimi duyar mısınız cümlelerimde?

Sessiz kaldım, sesime ses verin karlı dağlar.

Bana sesimi geri verin yıllar, bana sesimi geri verin çağlar.

Sessiz sessiz anlamaktan yoruldum.

Ne diyor, ne güzel diyor Mevlana…

Gönlüm gürültüsüz, patırtısız, harfsiz, sessiz bir söz istiyor.

Eskiden, halleriyle, yürekleriyle konuşurdu, anlatırdı insanlar diyor. Ses nereden çıktı?

belki de konuşuyordur gözlerin ama ben gözce bilmiyorum ki

sessizce biliyorum

usulca biliyorum

masumca biliyorum” da ne demek, sus Cemal Süreya sus. (Sevda Sözleri’nde yok bu dizeler, gerçekten Cemal Süreya’nın mı bu sessiz feryat?)

Tepemizde sallanan bahara inat hadi hep beraber susalım. Bir, iki, üç.

Niçin mi? Bunca varlık kendince konuşuyor, feryat ediyor, bir şeyler anlatıyor, toprak altında tohumlar çatlıyor, denize komşu yamaçlarda çığlık çığlığa çiçekler açıyor… Bütün bu hengâmeden, patırtıdan, feryat ü figândan bize yansıyan ne: Sessizlik.

Bütün varlıkların ortak sesi: Sessizlik.

Haydi, bir kere daha susup evrene ayak uyduralım.

Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal,

Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş” dese de Bâkî dedemiz. Susalım, sesimiz kısılana kadar susalım.

Kıyamete kadar susalım.

 Prof.Dr. Muharrem DAYANÇ

Not: Bu yazı, Bosna’da (Zenica’da), bahar mevsiminin ayak seslerinin hissedilip gurbetin dağ gibi üstüme çöreklendiği bir akşamüstü yazıldı. Feryadım mazur görüle.

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile