Edebiyat Dünyamız

Edebî Medeniyet:Ebedî Medeniyet (ISSN 2587-2435)

  
  

ezeldenHepimiz o kadim ve ilâhi tablonun içinde, hem soru sorulan, hem cevapları bilen ve hem de yeryüzüne indiğimizde kanatlarına hayran olduğumuz meleklerce secde edileniz.

Yani insanız!

İnsan, yeryüzüne indirildiği günden beri hep o ilâhi huzurda verdiği cevapları hatırlamaya çalışmış. Mağara duvarlarına, ağaç kovuklarına işlemiş hatırladıklarını… Sonra kurganlara, piramitlere, kathedrallerin, câmilerin, türbelerin kalbine sırlamış cevapları kendi sırrıyla birlikte.

Târih boyunca bu ezelî ve ebedî hâtırayı kalbinde ve ruhunda hissedenler bunu açığa çıkarmayı kendilerine san’at edinmişler. San’atçı dediğimiz bu özel insanlar kendilerine ait seferlere çıkmışlar. Hiçbir zaman onları layıkıyla anlamak kabil olmamış. Yalnızca o ulu seferlerden getirdiklerini dinleme ve seyretme lütfuna erişmişiz. O ilâhi sahneye dönüp, bizim görmediğimiz ve anlayamadığımız kavramların çehre değiştirdiği, zıtların bir arada cevelan ettiği bir âlemi müşahede ederek çıldırmadan o yolu geri dönüp bize hakikatin kokusunu getirenlere aşk olsun.

Eski Şark’ın kaybettiğini sandığı bu gayb bilgisini Eski Garb’ın da yitirdiğini kim söyleyebilir ki? Her ne kadar Rönesans ‘tan sonra Garb mantık hesabına dalıp ulu seferleri unutsa da, hayır, o âb-ı hayat çeşmesi kaybolmayıp, kisve değiştirerek Rasyonalizm çeşmesinden edebiyat ve mûsikî olarak aktı. Dionius ummana daldığından beri, ondan gelen dalgalar Bethoven, Shakespare ve Goethe’nin varlıklarını âdeta savurarak yarattığı o deveranın hâlâ cihan semasında deveran edip durmaktadır. Hiç şüphesiz san’atçılar her devirde açtıkları çığır ile zaman ve mekânı aşarak yeni bir yaşam ve anlama formu geliştirip, zamâna ait ömrü de bize tecrübe ettiriyorlar.

Hindista’nın kalbine bağdaş kurmuş Krişna, haşin Trak kavmini liri ile ehlileştiren Orfe, mezamirleri hâlâ kulaklarımıza füsûn olmuş Hz. Davud, Konya Çarşıları’nda Şems’in yüzünü kaybeden Hz. Mevlâna, her devirde yeniden tekevvün eden o kadim hatırlayışın hüzünlü haberlerini bize bildiren aşk üstadları değil midirler?

Rasyonalizmin koca sultânı Sokrat, son deminde nasıl ilâhi sese kulak vermeden ve terennüm etmeden zaman duvarına sırlanmadıysa, Freud da Gotama Buda’nın üç yüz bin tenasühü nasıl hatırladığını ötelerden fısıldayacaktır tilmizlerine.

Şark ve Garb, temelde hep aynı hatırlayışın deveranında dönüp durmuşlar. Thales’den Fisagor Dede’ye kadar bu ermiş ve erimiş filozoflar kafilesi “varlığı hep birlemişler.” Ne tuhaf değil mi? Garb ve Şark mistikleri o büyük hatırlayışın sesini duyduklarında “enel hak!” dedikleri için lime lime doğranmışlar. Fakat bu hatırlayışın fısıltıları hiç kesilmemiş, Kant gibi, Scheling gibi cezbeye tutulanlarca işitilmiş hep. Scheling! Ah o garip Alman ihtiyar! “Mîmârî akan musikidir” dediği günden beri dostum onunla.

Dünya yüzyıllarca bu deveran ile döndü. Kendisine eşyânın bilgisi öğretilen sanatçı ruhu ayrılık ve vuslat vadilerinde kâh kesret, kâh vahdet şokları içinde, hem birbirinden olabildiğince uzak ve ayrı, hem de kalpleri kalplerine secde hâlinde bağlı vaziyette yaşayıp gittiler.

Fakat bir gün geldi bu deveran âniden durdu. Sanayi devrimi ve teknoloji ile insanlık yeni bir medeniyete uyanırkan ruhunu ve duyularını kaybettiğini fark etti. Sanki birileri yeryüzünde güzel ne varsa silip süpürüyor, evren de kendileri gibi kapkaranlık olsun istiyordu. Ruhundaki kandille o bilinmez diyarlara yuvarlanıp giden sanatçı dünyanın maruz kaldığı korku, katliam, inkisar ve yokluk manzaraları karşısında o hale gelmişti ki elinde Rönesans’tan kalma o cılız kandilde düşüp kırılmış, karanlıklar içinde kalmıştı.

Modern ve Post-Modern çağın sanatçısı karanlıklar içinde kaldığı dünyada o büyük hatırlayışın fısıltılarını âdeta duyamaz olmuş, hafızasını da kısmen yitirdiği için belleğinde kopuşlar meydana gelmiş, elinde tuttuğu fırçanın ve kalemin ne işe yaradığını kestiremez hâle gelmişti. Müthiş bir parçalanış şoku içinde boşluğa saldırmaya başlamış, her şeyin anlamını ve güzelliğini yitirdiği dünyada eşyânın mevcut formunun da onun için bir değeri kalmamıştı. Picasso, Pisagor Dede’nin fısıltılarını yeniden duymaya çalışırken, cezbe ve aşk diyârından dönemeyip, belki de dönmek istemeyip çıldırmayı ve ölmeyi seçen o bohem serseri Modigliani, sevgilisine “ruhunu gördüğümde gözlerini de çizeceğim!” diyerek hayata veda etmişti.

Dünya yeniden bir kesret şoku yaşıyor dostlar. Bu büyük buhranda benliğini kaybeden Duchamp’ın insanlığa bir pisuvar hediye etmesinden daha tabiî ne olabilir? Sır denizine dalıp insanlığa sunacak bir hakikat şarkısı bulamayan Tristan Tzara ne yapsın? Güzelliği ve sevgiyi tekrar duyumsatmıyorsa eldeki fırça ve kalem ne yararı var ki artık san’atın? Fakat bir şey lâzım tekrar gelenekteki o esrarlı hatırlayış bestelerini duyacak. Atom bombası sadece Nagazaki’yi değil, kendinde sayısız nispetler bulunan insanoğlunun bilincini de infilak ettirmişti. Modern san’atçı Sembolizm, Fütürizm, Kübiz ve Dadaizm’le adeta varlığı tekrar parçalıyor, o karmakarışık, anlamsızca dizilen sözcükler, tutarsızca kurulmuş cümleler, rakamlar, çizgiler, hiçbir ritmi olmayan notalar belki de taş devrinin toteminden başlayarak o kesintisiz bilişin ve şuurun sanatçının ruhuna akma frekansını yeniden ayarlamaya ve bulmaya çalışıyordu. Zamanın kavramsal sanatı ve sanatçısı her türlü inanç ve inançsızlık ile bu dünya hayatını sürdürebilir lâkin görüldüğü gibi o ezel ve ebed bestesinin teline bağlanmadan bir türlü akordunu bulamıyor.

Geleneksel san’atlar ile iştigal edenler kavramsal san’atları güzel ve estetik bulmadıkları için san’attan saymıyor olabilirler. Fakat şu bir hakikat ki geleneksel san’atı çağın gerçeklerinden kaçmak olduğunu düşünen modern ve post-modern san’atçılar, yaptıkları o tuhaf kolaj ve performanslarla adeta şunu demek istemektedirler; “Kendini kandırma dostum! Senin yaşadığın zaman dilimi ve şu anda kullandığın eşyâ, baktığın manzara bundan başkası değil! Beşer şuuru bir kere kendini kaybetmesin, artık onun hâlet-i ruhaniyyesini tedâvi edecek bir deva bulunamaz.

Kavramsal san’atlar işte bu ihtizaz ile parçalanmakta had safhaya gelmiş insan ruhunu ve onun varlık macerasını bütün gerçekliği ile aramaya gayret ediyor. Bu haliyle dünyaya evrensel bir Hakk esmasını yeniden sezdiriyor. Halık’ı bulamayan insanın kendini bilmesi ve bulması, Apollon Tapınağının alnına “Nosce Te Ipsum/ Kendini bil” sözünü çakması ne mümkün?

Hepimiz o kadim ve ilâhi tablonun içinde, hem soru sorulan, hem cevapları bilen ve hem de yeryüzüne indiğimizde kanatlarına hayran olduğumuz meleklerce secde edileniz.

Yani insanız!

Kadirşinaslıkla efendim.

Saliha MALHUN

Yazar Hakkında

Saliha MALHUN

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

BATILILAŞMA MACERAMIZDA TÜRK ROMANINA

GİRİŞ Tanzimat'ın ilânından sonra, Türk toplumunda siyasî olduğu kadar, toplumsal değişmelerin olduğunu da görmekteyiz. Batı medeniyetine gösterilen büyük rağbet ve...

SULTAN SENCER (ÖYKÜ)

Rüzgârın hırıltısıyla yankılanan kalın paslı demir pencere, kapı ve taş duvarlar; bağrından akan gözyaşlarıyla tutsak olmanın mâteminde yapayalnız, prangalı,...

KLASİK TÜRK ŞİİRİNDE ‘AR VE NAMU

Klasik Türk şiirinde birçok kavram, has kılındığı tiplere göre değerlendirilir ve böylece genel kabulde olumlu olan bir kavram olumsuz, olumsuz görülen ise...

GENÇ ŞAİRDEN BEKLENEN (ORHAN VELİ /P

Yirmi yaşımızı dolduralı bir iki seneden fazla olmamıştı; beylik kalıplar, beylik oyunlar, beylik dünyâlar içinde bunalmış kalmış olan şiire yeni imkânlar arayalım...

Sakarya Üniversitesi Felsefe Blm. em. öğretim üyesi Sait Başer ile bir araya geldik. Türk kültür ve inanç tarihi üzerine çalışmalarıyla...
Mavi Türkü

Mavi Türkü

04.06.2017
Bütün yazılarına kendinden bir şey yansımış. "Boynuma kadar terime gömülmeye razıyım. Yeter ki, bir kez doyasıya huzurunda durayım" dedirten aşk...
2016 senesinde yayın hayatına başlamış olan Edebice Fikir Sanat Edebiyat dergisi Samsun’un Bafra ilçesinden kültür hayatımıza iştirak etmektedir. İmtiyaz sahibi...
Saatlerdir hiç kıpırdamadan uzandığım yataktan yavaş yavaş atıştırmaya başlayan kar’ı seyrediyorum. Rüzgârın uğultusu kulaklarıma kadar geliyor. Bir an bu saatte...
MEHMET ALİ KALKAN ÖZGEÇMİŞ 1958 yılında Eskişehir’de doğdu. Gazi İlk Okulu,Tunalı Orta Okulu ve Motor Sanat Enstitüsünü bitirdi.Üniversiteyi Adana’da...
Kötücül kadın üzerine bu araştırma edebiyat, felsefe ve psikanaliz etrafında disiplinlerarası bir çalışmadır. Bu araştırmanın başlıca uğrakları ise Hegel, S.
Metin SAVAŞ Biz insanlar hazır bulduğumuz bir hayatın içine doğarız. Ve fakat içine doğduğumuz bu hayatı yaşarken bir gözümüz daima kör...
Yeşil Çeşme

Yeşil Çeşme

30.12.2016
Beni o büyük çocuklar karşında koruyan diyemem ama hiç olmazsa teselli eden bir kız vardı: Polika! Kasabaya taşındığımız gün gavur...
Edebiyat eserindeki sosyolojik zeminin iki ayrı zamansal zemin boyutu vardır: Mevcut realiteyi içeren aktüel zemin ve kadim zamanlara inen tarihsel...
RIZA ÜMİT

RIZA ÜMİT

09.02.2019
Değerli Edebiyat Tarihçisi Nihad Sami Banarlı’nın. 1949’larda “San’at Sayfası'nı yönettiği YEDİGÜN dergisinde şiirlerini zevkle okuduğumuz şairler arasında, özellikle tasavvuf! şiirler...
Ali Alper ÇETİN Anadolu Selçuklu Devleti’nin son devirlerinde, Sultan Veled, Yunus Emre, Âşık Paşa gibi Türkçe yazıp Türkçe söyleyen şairlerimiz arasında...
İnsan kendinden başlamalı sevmeye de, yermeye de, bilmeye de ama kendinde bitmemeli bu yolculuk. Uzanmalı en dipteki kılcal köklere,...
Benim mahzun bakışlı Kerkük’üm, Kanadı kırık güvercinim, Yaralı ceylanım… Sen zor günlerimde hep yanımda oldun; Balkan’da, Yemen’de, Hicaz’da, Kanal’da, Çanakkale’de… Hep yanımdaydın, yanı başımdaydın,...
Hasan ERDEM Ötüken Neşriyat Daha önce kaleme aldığı “Şar Dağının Kurtları”, “Argos Kalesi”, “Kızıl Atın Süvarisi”, “Balkan Şahini” ve “Otranto 1480” romanlarıyla...
Toros Dağlarının başı dumanlandı mı bir kez, Cerit, Avşar Türkmenlerinde bir telâş başlardı. Kışı zorlu olurdu Torosların… O geçit...