Edebiyat Dünyamız

Edebî Medeniyet:Ebedî Medeniyet (ISSN 2587-2435)

  
  

nazimhikmetBen bir Türk şairi Nazım Hikmet/ ben tepeden tırnağa insan/ tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret...” Kendisinden bu şekilde bahseden Nazım Hikmet’in sonu hasret olan fikir kavgası 1925’te başlar. İstiklâl Mahkemesi tarafından “Komünistlik propagandası yapmak suretiyle şekl-i hükûmeti tağyir” suçlamasıyla “on beş yıl küreğe konulmaya” mahkûm edilmesi üzerine tutuklanmamak için Sovyetler Birliği’ne kaçar.  1928’de kabul edilen bir yasadan yararlanarak tekrar memleketine döner ancak uzun yıllar, hakkında açılan davalar yakasını bir türlü bırakmaz. Ta ki 1938 yılına kadar. O güne dek verilen en yüksek “fikir suçu” cezasına çarptırılır: 28 yıl 4 ay 14 gün mahkûmiyet... Yargılanması devam ederken Atatürk’e yazdığı, “Kemalizm’den ve senden adalet istiyorum. Türk inkılabının ve senin başına ant içerim ki suçsuzum.” cümleleriyle bitirdiği mektubu ise adresine ulaşamamıştır.



Memleketinde geçirdiği yıllarının büyük bir bölümünde mahpus olan şair; memleketini, Anadolu insanını hep hapishanelerde tanımış ve onları çok sevmiştir. Tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret” olan Nazım Hikmet yıllarca af ümidiyle yaşamıştır. Bunun için açlık grevi bile yapmıştır. Nazım Hikmet’in bir dönem şiddetli tartışmalara girdiği kişiler dahi bu dava ve cezanın hukuk dışı olduğunu yüksek sesle ifade etmiştir. Yurtta ve dünyada imza kampanyaları, gösteriler düzenlenmiştir. Ancak tam da onun şiirindeki ifadeyle “yüreklerin kulakları sağır”dır. 1950’deki genel seçimler sonucunda kurulan Adnan Menderes hükûmetinin çıkardığı Genel Af Yasası’ndan yararlanarak 15 Temmuz’da özgürlüğüne kavuşur şair. Yalnız bu özgürlük, uzun bir hasretliğin önüne geçemez.  Askerliğe çağrılan şair, hayatının tehlikede olduğunu düşünerek dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkar ve akabinde vatandaşlıktan çıkarılır. Ölümünden ancak 58 yıl sonra itibarı iade edilmiş ve Türk vatandaşlığına geri alınmıştır. Bu gelişme, Nazım Hikmet’in memleketine hasret öldüğü gerçeğini değiştirmese de Türkiye’de bir şeylerin artık değiştiğinin ve değişeceğinin de habercisidir.

İnsanlar ölür, dünya değişir ancak şu fani dünyada sanatçılar eserleriyle yaşar. “Şu ellerin taşı hiç bana değmez/ İlle dostun gülü yaralar beni” diyen Pir Sultan Abdal’ın “şirin canına” kıysalar da onun “Sivas ellerinde sazı” hâlen çalınır. Nesimî’nin derisi yüzülür, ama “aşkın gamına gönlünü mahzen” eylemiştir o. Şair Nef’i boğdurulmuş ancak yine de “sinesi saf olmayana gönül ehli” dememiştir. “Biricik meselesi Sonsuz’a varmak” olan Necip Fazıl Kısakürek fikir çilesini zindanda doldursa da “Yarın elbet bizim, elbet bizimdir” der. Bu böyledir. Türkçe var olduğu sürece, yani ebediyen; Türkçe ile yazan, Türkçeyi güzelleştiren şair ve yazarlar da dilde, gönülde yaşayacaktır.  

Türk edebiyatında gücünü eserleriyle kanıtlamış Nazım Hikmet, “devrim”ini şiirde gerçekleştirmiştir. Eski şiirin kalıplarının dışına çıkarak tamamen yeni bir şiir meydana getirmiştir. Nazım Hikmet’in sanatını elbette -uğruna defalarca yargılandığı ve hapis yattığı- ideolojisinden ayırmak mümkün değildir. Ancak bir sanatçıyı değerlendirirken sadece ideolojisiyle sınırlandırmak,  ona dar bir bakış açısıyla bakmak demektir. Bu durumda ulaşılan nokta ise birkaç kuru slogan olacaktır. Şiirde yeninin, yeniliğin güçlü temsilcisi ve bu konuda kendisinden sonra gelenlere öncü olan Nazım Hikmet’in “eski şiir” hakkında söyledikleri ise bugün müfredat tartışmalarında eski edebiyata dil uzatanlara ders niteliğindedir. Nazım Hikmet; şiirde yeniyi temsil etme, yeniyi yaratma arzu ve iddiasında olanlara şiirin mazisini, tarihini iyice tanımaları şartını koşar. Eski edebiyatı bilmeyenlerin ise “yeni şiirde ileri değil, geri bir rol oynamaya mahkûm” olduklarını vurgular. Oysa taslak müfredat yayınlandığında “divan edebiyatı ağırlıklı” şeklindeki mesnetsiz ifadelerle Türk Dili ve Edebiyatı programının eleştirildiğine şahit olduk. Bir de doğru olsa gam yemezdim, eski edebiyat sevdalısı bir eğitimci olarak. Hani Hababam Sınıfı’nda Şaban’ın “mef’ûlü mefâilü” diye başladığı aruz vezni konusu artık sadece bir film sahnesi. En son bizim jenerasyon gördü aruz veznini. Oysa bırakın divan şiirini, mesela Nazım Hikmet’in “Kerem Gibi” şiirini layıkıyla anlamak için de aruz ölçüsünü, eski şiiri, eski edebiyatı çok iyi bilmek lazım. Nazım Hikmet’in“Ben yanmasam/ sen yanmasan/ biz yanmasak” dediği meşhur şiir hani… Bu şiirde şair; “Aslı” için olmasa da “Kerem gibi” yanar. İnsanları “kurşun eritmeye” çağırırken, savunduğu ideolojinin o dönemdeki güçlü temsilcilerinin değil, taaaa 16. yüzyıldan Fuzulî’nin ilahi aşkla yanan şu sözlerini şiirine kondurur:

“Deeeert

çok,

hemdert

yok”.

Derdini ve yalnızlığını Fuzulî’nin sözleriyle dillendirir Nazım Hikmet. Üstelik “dert” derken “e”yi de uzatır. Aruz vezni gereği burada “med” vardır çünkü. Yani vezin gereği uzun okunur. Şair bu hususa da işaret etmiş olur kendi üslubunca. Derin bir iç çekiştir bu aynı zamanda, “deeeert çok”tur çünkü. Hem-dert, yani birlikte yanacağı dert ortağı ise yoktur.

Atalarımız boşuna dememiş, “eski başka, eskimiş başkadır” diye. Konu dert ve yalnızlık olunca Fuzulî’den başka kim hemdert olabilir? Yoksulluk, yalnızlık, aşk ve ilim… Bütün bunlar Yaradan’ın kendisine ihsanı olan şairlik yeteneği ile birleşince Türk edebiyatının en içli, en yanık aşk şiirleri doğar. Fuzulî’nin şiirlerinde aşk, bazen gül yüzlü güzellerde tecelli etse de aslında çoğu zaman ilahîdir. Ummanlar kadar ilmi olsa da gönlünde aşk ateşi yakmayanlar hemdert olamaz ona.  

Asıl adı Mehmed olan şair, “Fuzulî” mahlasını, yani takma adını seçmekle kendine “fuzulî” dese de, bazen sözlerine “fuzulî” dese de siz ona inanmayın. O hiçbir sözünü “fuzuli” söylememiştir. Mana okyanusunun derinlerinde saklıdır onun söz incileri. Üstelik kendini fuzulî görmek; çoğu lüzumsuz insanın yaptığı gibi, önemli görmekten daha manalıdır. Tabi “fuzulî” kelimesindeki “fuzul”ün fazilet sözünün çoğulu olduğunu da belirtmek gerekir.

Hz. Mevlana der ki “Neyi arıyorsan osun sen”. Bu arayışta ise dert insana yol gösterir. Bir insana aradığı, istediği şeye bakılarak kıymet biçilir, denir. Peki Nazım Hikmet’in derdine nefes olan Fuzulî neyi arıyordu? Bir şiirinde “Ya Rab!” diye başladığı ve yıllardır dilimizden düşürmediğimiz duası ile isteklerini aşk derd’i içinde bir bir sıralamıştı:

“Ya Rab hemişe lütfunu kıl reh-nüma bana

Gösterme ol tarîki ki yetmez sana bana”

“Ya Rab! Her zaman lütfun bana yol göstersin. Sana ulaşmayan bir yolu bana gösterme.” Ve devam eder duaya şair:

“Kat' eyle âşinâlığım andan ki gayrdır

Ancak öz âşinâların et âşinâ bana”

“Ancak sana âşinâları aşina et bana. (Ancak seni sevenleri sevdir bana.) Bunun dışındakilerle âşinâlığımı (alakamı) kes.”

“Öz âşinâların âşinâsı” olmak ümidiyle…

Feride TURAN

Yazar Hakkında

Feride Turan

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

CAHİT ÖZTELLİ

Halk Edebiyatı tarihçisi ve değerli folklorcu Cahit Öztelli ile, şahsen tanışmadan yıllar öncesi mektuplaşmaya başlamıştık. 1962’de ilk baskısını yaptığım “Başlangıçtan Bugüne...

HALK HİKÂYELERİNDE MİTOLOJİK SAYILA

Mitolojinin zengin dünyası içinde yer bulan sayılar ve renklerin görünümleri halk hikâyelerine de yansımıstır. Böylece hikâyelerde islenen sayılar ve renkler,...

ÖMER SEYFETTİN - DİYET

Dar kapısından başka aydınlık girecek hiçbir yeri olmayan dükkânında tek başına, gece gündüz kıvılcımlar saçarak çalışan Koca Ali, tıpkı kafese konmuş...

NEYZEN TEVFİK

Öyle bir insan tasavvur ediniz ki, hayatında şöhretten, şehvetten, kinden, alayıştan, mevkiden ve paradan hoşlanmamış; hiçbirşeye sadakada sarılmamış,...

Her yazı bir mektuptur,zamana yenilmediği sürece sahibini arar. İç dünyasıyla örtüşen yüzlerle karşılaşıncayeniden canlanır, yeniden yazılırher mektup. Dosttan dosta gitmezsadece,...
Rahmetli Rasim Köroğlu sık sık şöyle derdi; ‘’Bir küçük salon kiralayacağım, dernekteki arkadaşları, eşlerini, dostlarını arkadaşlarını çağıracağım.
10 Kasım, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusunu kaybettiğimiz gündür. Bugün okullar, resmi kurumlar başta olmak üzere bütün Türkiye, yeni Türk devletinin önderini...
‘Kaptan’ mahlası ile Türk edebiyatının bilhassa şiir alanında mihenk taşlarından birisi olan Attila İlhan, bir cumhuriyetçi ve inkılâp savunucusudur. Fakat...
Kitabın birinci kısmında Ahiliğin oluşumu, kapsamı ve etkileri, Ahiliğin kökeni, Bacıyan-ı Rum teşkilatı bölümleri yer almaktadır. Kitabın ikinci kısmında pazarlamada...
Bakiye Ruhan Adamoğlu Hanımefendi de Uçmağa Vardı! “Her rind bu bezmin nedir encâmı bilir, Dünyamızı nâgâh zalâm örtebilir, Bir bitmeyecek şevk verirken beste, Bir...
16 Nisan 1916’da İstanbul’da doğan, 13 Aralık 1979’da yine İstanbul’da ölen Behçet Necatigil, radyo oyunu, deneme, eleştiri, sadeleştirme ve çeviri...
‘Sökdü(ğ)üm pancarı çekmedi motur / Geçdi eski zaman galmadı hatır’ diyordu köyümüzden derlediğim bir türküde. Türkünün yakıldığı yılı hesap etmeye...
Gizli El benim ilk romanımdır. Mütarekenin ilk yılında Dersaadet ismindebir gündelik gazete çıkarmağa hazırlanan Sedat Simavî arkadaşım benden bir roman...
Edebiyatta gelenek, ruh beraberliğinin, her türlü edebi verimde ortaya koyduğu bir alışkanlıklar bütünü vedeğerler toplamı olarak tanımlanabilir. İçinde yaşadıkları toplumun...
Terci-i BendTâ be key arşa çıka âh-ı dil-î nâ şadımGökleri ağlata hasretle giden feryadımNice bir canı yaka nâle-i âteş-zâdımMüstaid kıl...
Yenişehir… Hisar’dan şehre bakanların o neftî buhurlukta seyrettiği ilk şehirdir Yenişehir. Şehrin neresinden bakılırsa bakılsın ilk o görülür, ilk o tanınır,...
Önsöz İlk aşk, ilk evlat gibidir ilk kitap… Heyecanı, sancısı, sevdası, sevinci tarifsizdir… “Elifçe” Elife Ergan’ın şiirleri böylesi bir doğumu ve...
(Geçen sayıdan devam)   c) Aile Bağlarının Zayıflaması, Maziye Saygısızlık, Ahlakî Zaaf:  Düşünce yapısı gereği Mehmet Akif, aileyi, cemiyetin çekirdiği olarak kabul eder.
Sakarya Üniversitesi Felsefe Blm. em. öğretim üyesi Sait Başer ile bir araya geldik. Türk kültür ve inanç tarihi üzerine çalışmalarıyla...