Edebiyat Dünyamız

Edebî Medeniyet:Ebedî Medeniyet (ISSN 2587-2435)

  
  

ahmettufansenturkAhmet Tufan Şentürk’ü, ta 1950’li yıllarda tanıdığımdan beri, onu hep sanat çevrelerinin nezaket, tevazu ve vefa sembolü olarak gördüm. Samimiyeti mutlak olan bu ifadeler, asla bir riya, bir tabasbus veya abartma olarak nitelendirilmemelidir. Zaten:

Beni, sevmek için yaratmış Tanrı Beni, sevsin diye doğurmuş Anam!

mısralarıyla, insanların ve dolayısıyla kendisinin dünyaya geliş sebebini, en veciz şekilde dile getiren bir şairin, hiç kimsenin övmesine ihtiyacı olmadığı gibi, kimsenin yermesi de, onu küçültmez ve değerinden hiçbir şey eksiltemez.

Ahmet Tufan, tüm insanları selâmlarken:

Ben Toros’lardan gelmiş bir halk çocuğu

Hileli, hesaplı, düzenli değil 

Dağlardan derelerden 

Selâm getirdim, güç getirdim Y

aşama gücü getirdim, direnme gücü

ki 189 5?

Nergisler, lâleler, kırçiçekleri

Dağ yemişi, çam sakızı.

Çıkınımda şebit, tuz , biber, soğan

Hor bakmayın, yüksünmeyin 

Alın kabul edin, işte yüreğim 

Seven gönlümü getirdim size armağan...

diyerek, yüreğinden dalga dalga taşıp, çevresini saran tevazuun yanında, iyilik ve “yaşama sevincf'm de bütün insanlarla paylaşır...

O, genellikle insan ve cemiyet konularını işlediği şiirlerinde, insanların sevgiden, barıştan yana hep bir ağızdan şarkı söylemesi özlemini duyar ve Mevlânâ’ca “Gel, geh” diye seslenir onlara... Sonra, Yunusça bağrını açarak, bu “İnsanlık Şarkısıf” susmasın ve dünyada her şey gönlümüzce olsun ister...

Vaktiyle Kayseri’de çıkan Halkevi dergisi “Erciyes”in Ocak 1949 tarihli özel sayısında: sonradan hepsiyle yakından tanışma, hatta çoğu ile can ciğer dost olma imkânını bulduğum; Basri Gocul, Mehmet Çakırtaş, Mustafa Necati Karaer, İlhan Geçer, Hüseyin Yurdabak, Sabahattin Çankaya, Coşkun Erte-pınar, Halil Soyuer, Fikret Sezgin ve Osman Attilâ’nınkilerle birlikte, Ahmet Tufan Şentürk’ün de, ta o zaman ezberlediğim:

Çiçek çiçek kar eteği

Oya oya yâr eteği 

Yaylalar yiğit yatağı 

Ben bir yayla çocuğum.

Kırda mor menekşe deren

Yâre armağan gönderen 

Gönlünü yaylaya veren 

Ben bir yayla çocuğuyum!

tarzındaki güzel şiiri de bulunuyordu...

Biz, başlangıçta onun bir Karacoğlan, bir Emrah coşkunluğu ile terennüm ettiği halk tarzı şiirlerine hayranken, sonraları vezin ve kafiye çemberini yararak, duygu, his ve hayallerini, alabildiğine geniş ve güzel bir şekilde şiirleştirdiğini görüyoruz.

O his ve hayâl; Osmanlı’dan Cumhuyiret’e intikal eden Türk gücünün canlandırıldığı “Meyveli Ağacın Öyküsü nde olduğu gibi, öylesine büyür ve derinleşir ki... Yapraklarına yapışan asalaklara, tırtıllara, kökünü kemiren kurtlara, dallarımıza musallat olan eli baltalılara rağmen, göklerden boşanan yağmur değil, bir damla su da olsa, bozkurdaki köklü ağacın, günü gelince nasıl yeniden filizlenip boy verdiğini ve bozkırın nasıl yeniden hayat bulup şenlendiğini, bir tarih şeridi içinde, mevsim mevsim başında oturup izlemişçesine, gözümüzde canlandırabiliriz:

Bozkırın ortasında meyveli ağaç

Ne bulut görür, ne yağmur, ne su 

Ama, bir oduncu görür elinde balta 

Gelir üstüne üstüne 

Vurur baltasını, vurur da vurur.

Bozkırın ortasında meyveli ağaç

Kesilir odun olur...

Bir gün toplanır bulutlar apansız

Bir şimşek çakar, bir, bir, bir daha.

Uyanır ağacın kökleri

Derinden derinden, çok derinden.

Göklerden boşanır yağmur

Yağar bozkırın bağrına 

Yağar da yağar, yağar da yağar.

Canlanır ağacın kökleri

Binlerce filiz verir

Filizler boy verir, boy verir.

Şenlenir bozkır yeniden 

Ağaçlar yeşerir, bozkır yeşerir 

Yeşerir, yeşerir, yeşerir...

Yine de, yıllar sonra bile halk şiirinin tesirinden kendisin kurtaramaz. Ama, o hiçbir zaman taklitçi değildir. Kendine has buluş ve motiflerle işler mısralarını:

Çoban oldum, sürülerle otladım

Ceylan oldum, taştan taşa atladım.

Kirli gördüm, yudum yudum akladım

Gerçekleri düşte gördüm kaç kere...

Ahmet Tufan, samimi duygularını dile getirirken, kimsenin hatırı içini ezilip büzülmez... Güzel Türkçemizi ve o arada mahallî deyim ve kelimeleri bol bol kullanır mısralarında:

Şepitti, soğandı, çökelekti azığımız

Yürüdük, yorulduk, öldük dirildik kaç kere...

Değerli edebiyat tarihçimiz merhum H. Fethi Gözler’in “ Yunus ’tan Bugüne Türk Şiiri" isimli eserindeki tespit ve tahlillerine göre:

“... Bazen pervasız haykırışların, bazen de fısıldaşmaların şairidir. Ahmet Tufan Şentürk... Bazen insanın ruhuna hitap eder, bazen aklına... Ve bazen de gerçeklerin üzerine gitmekten çekinmez.

Şiirlerinin bütününde, insancıl bir hava hakim bulunmakla beraber, toplumu çok derinden etkileyen hicvi de yanında getirir, bu şiirler.

Aşk şiirlerinde olsun, memleket ve kahramanlık şiirlerinde olsun, yurdu için titreyen ve yurdunu içtenlikle seven bir yüreğin gümbürtüsünü duyarız. ”

Gerçekten gönlü insanlık, yurt ve barış sevgisiyle dolu olan Şentürk, Millî Mücadele şairlerimizden Mehmet Emin Yurdakul’un:

Bırak beni haykırayım, susarsam sen matem et

Unutma ki, şairleri haykırmayan bir millet 

Sevenleri toprak olmuş, öksüz çocuk gibidir!

dediği gibi, yeri geldiği zaman, gür sesiyle haykırmasını bilmiştir. Gücüne güvenip hak hukuk tanımayanları, sinsi sinsi güzel Türkçemizi yozlaştırmak isteyen gafilleri:

Ezilsin diye vurdunuz başıma

Ezdiniz, eğemediniz!

Bu ağız benim, bu dil benim amma

Konuşmasın diye kilitlediniz...

mısralarıyla kınarken, millî mücadele yıllarındaki, Türkün asıl şahlanışını, Sakarya üzerinde tespit ederek:

Sakarya, damarda akan kandır

O Bize şereftir O, bize şandır O 

O bir nehir değil, bir vatandır O!

mısralarıyla, millî hislerimize tercüman olur.

“Allah Versin' şiirinde:

Ben fakir bir şairim güzelim

Sense, parayı şöhreti seversin.

Sana vaat edecek hiçbir şeyim yok Allah versin...

Ben Anadolu halk türkülerini severim

Sense, havayi müziği seversin 

Yürüyüşün bile alafranga Allah versin...

diyen şairimiz, geleneklerine sımsıkı bağlı bir Anadolu insanın, yiğit edasıyla, içimize sindiremeyeceğimiz, anlayışımıza ters düşen her soytarılığı, elinin tersiyle geri çevirir...

1957 yılının 18 Mayıs günü Kayseri’de düzenlediğimiz “Müzikli Şiir Gecesine Halide Nusret Zorlutuna, Arif Nihat Asya, Mehmet Çakırtaş, Osman Attilâ, Ahmet Tufan Şentürk ve Hüseyin Çolak Yurdabak gibi güzide şairlerimiz katılmıştı...

O gün, Belediye hoparlöründen halka yapılan duyuruda, misafir şairlerin isimleri açıklanırken, spiker nasılsa Ahmet Tufan Şentürk’ün ismini atlayıvermiş... Bu durumdan son derece müteessir olan Ahmet Tufan, Hüseyin Yurdabak arkadaşımıza:

-    Bu nasıl iş, bu ne demek? diye çıkışınca, Hüseyin her zamanki hazırcevaplığı ve zarif bir buluşla:

-    Seni gecenin sürpriz şairi olarak takdim edecekler de ondan, demiş...

Programın akışı içerisinde, şairlerimizin kısa biyografilerini sunup, kendilerini mikrofona davet ediyordum. Elbetteki Ahmet Tufan Şentürk’e, Belediye hoparlöründen yapılan azizliği (!) telâfi etmek durumundaydık. Ve Hüseyin’in dediğini yaparak:

-    Şimdi bir. sürpriz olmak üzere, ismini daha önce açıklamadığımız yiğit bir yayla çocuğunu, değerli bir şairimizi, Ahmet Tufan Şentürk u takdim ediyorum, dedim.

Ahmet Tufan Şentürk, zamanın Kayseri Valisi Ahmet Kınık, Belediye Başkanı Osman Kavuncu ve Garnizon Kumandanının da aralarında bulunduğu seçkin davetli topluluğunun, engin tezahüratı arasında kürsüye çıkarak okuduğu nefis şiirlerle, onları öyle bir coşturdu ki, bir daha bir daha şiir okumak durumunda kaldı...

Bütün bunlara rağmen, Ahmet Tufan bize kırılmış olmalıydı ki, programdan sonra misafir kalacağı Şeker Fabrikasının yatakhanesine hiç uğramadan, sessizce Kayseri’den ayrılmıştı...

Fakat, kırgınlık yalnız o geceye mahsus olmak üzere, orada kalmıştı ki, Ahmet Tufan, o günden bugüne bize karşı engin teveccüh ve dostluk duygularını hiç esirgemedi...

1924 yılında Karaman’ın Ermenek ilçesine bağlı Esentepe (Lamos) köyünde dünyaya gelen Ahmet Tufan, çok küçük yaşlarda iken, önce annesini, sonra da Battaloğlu Gökali diye anılan babasını kaybetmiş, köyde çobanlık, çiftçilik, marangoz çıraklığı ve gizirlik yapmıştır.

13-14 yaşlarında iken, o zaman Ankara’da küçük bir devlet memuru olan Ağabeyi Mustafa Şentürk’ün yanına giderek ilkokula başlamıştır. İlkokulundan sonra girdiği parasız yatılı imtihanını birincilikle kazanarak Bilecik’te ortaokulu, İstanbul’da Haydarpaşa Lisesini bitirmiştir.

Bir süre Ankara Hukuk Fakültesine de devam eden Şentürk, vatanî görevini Yedek Subay olarak yaptıktan sonra, Ankara İli Özel İdarisine Rüsum Memuru olarak girmiş, 1975 yılında Emlâk ve İstimlak Müdürü iken kendi isteğiyle emekliye ayrılmıştır.

1938’den itibaren şiir yazmaya başlayan Şentürk’ün ilk şiir kitabı, 1958’de basılan (Sarhoş Dünya)dır. Daha sonra sırasıyla: Mustafa Kemal, Allah Versin, Çakırdikeni, insanlık Şarkısı, Hepsinden Güzel ve Sevgiyle isimli kitaplar çıkarmıştır.

Onun, bu kitaplardaki şiirlerinden seçmelerle, son şiirlerini ihtiva eden Şölen isimli eseri ise, 1991’de Kültür Bakanlığınca “Kültür Eserleri Dizisi”nin 174. olarak yayınlanmıştır.

Son yıllarda ise hem kendisi tarafından hem de kendisi hakkında birçok eser yayımlanmıştır,

Edebiyatımızda nasıl bir Leyla ile Mecnûn, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin hatta bir Talibî ile Keklik Emine’nin aşk hikâyesi varsa, bunlara bir yenisi daha eklenerek, edebiyatımızın bu türü arasındaki yerini almıştır, diyebiliriz... Bu âşık ile mâşuk “Fahriye ile Tufan'dır. 1921 yılında Bolu’da dünyaya gelen “Fahriye”, Ahmet Tufan Şentürk’le 1959 yılında evlenen ve 1976 da vefat eden Fahriye Gökcan hanımefendidir.

Fahriye Hanımın menhus bir hastalıktan kurtulamayarak vefatıyla, Ahmet Tufan’ın dünyası yıkılmış, aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen, onun sevgi ve acısını bir türlü yüreğinden atamamıştır.

Ahmet Tufan’ı hep hüzünlendiren bir başka husus da, hayatta çocuğunun olmayışıydı:

Hiçbir çocuk bana ‘‘Baba ” elemedi Ben hiç baba olmadım ki...

diye başlayan şiirini, şiir ve sohbet toplantılarında sık sık okuduğu için, hemen bütün şair ve sanatçı dostları ezberlemişlerdir.

Çoğumuzun, belki de her gün önünden geçtiğimiz halde, neyin nesi olduğuna dair hiç ilgi duymadığımız hatta farkında bile olmadığımız, Ankara Vali Konağı önünde bir dikili taş vardır. Üzerinde bir leylek yuvası bulunan bu dikili taşın adı “Jul-yen Sütûnu”dur. İşte birbirine sımsıkı sarılmış, birbirine destek olmuş ve sahip çıkmış taşlardan meydana gelen bu “Julyen Sütünü”, yine bir tarih şeridi gibi Ahmet Tufan’ın enfes ve eksantrik yorumuyla, gözlerimizin önünden geçmektedir:

Sen eski çağlardan kalma bir anıt

Ben Adem Baba ’nın torunu 

Sana taş diyorlar bana insan.

Kıskanıyorum seni Julsen

Sütünü Taş da olsan seni kıskanıyorum 

Üst üste yığılmış taşlar 

Alttakinin üsttekinden şikâyeti yok 

Üstteki ezmiyor alttaki taşı.

Savaşsız, kavgasız, gürültüsüz

Eğilmeden, bükülmeden, parçalanmadan 

Çağlar boyu dimdik durabilmişsin.

Bana taş sabrı ver Tanrım nerdesin?

Taş da olsan seni kıskanıyorum

Julyen Sütunu mu nesin?

Çınaraltı, Köye Doğru, Varlık, Hisar, Çağrı, Bahçe, Filiz, İlgaz ve Kemalist Ülkü gibi seçkin dergilerde şiirleri yer alan ve son yıllarda “Vakit” gazetesinde makaleleri yayınlanan Ahmet Tufan, Yugoslavya’nın Struga kentinde düzenlenen Uluslar arası “Şiir Akşamlan”nda, 1988’de ülkemizi temsil etmiş, başka birçok seminer ve sempozyumlara katılmıştır.

Bir zamanların renkli siması ve büyük dava adamı Osman Yüksel Serdengeçti’nin; yayınlandığında kıyametler kopan:

“Oğlan züppe, kız hoppa, ana sürtük, baba kaz “Bundan daha ahenkli bir aile olamaz!...”

mısralarıyla hicvettiği, köksüz ve ruhsuz aile tiplerinden, Ahmet Tufan ne kadar uzaktır:

Biz dağların, biz köylerin çocuklarıyız Ne diskotek biliriz, ne salon, ne saz Bizi, bizden olmayanlar anlamaz...

“İnsanlık Şarkısı” isimli şiirinde Ahmet Tufan Şentürk, dünyanın çeşitli yerlerindeki savaşlar ve barbarlık hunharlıkların doğurduğu açlık ve sefalet yüzünden bunalıma sürüklenen, günümüz insanlığının isyanını dile getirir:

Bir şarkı söyleyelim hep bir ağızdan insanlıktan, sevgiden, barıştan yana Yeter bu acı, gözyaşları bitsin Bitsin bu sonu gelmeyen kavgalar Bitsin bu korkular, bu tasalar, bitsin Bir şarkı söyleyelim hep bir ağızdan...

Ahmet Tufan bir tasavvuf şairi değildir. Fakat; “Muhabbetin, insan şahsiyetini olumlu yönde nasıl değiştirdiğini”, aşktaki vuslat hâlini;

Yandı bu gönlüm yandı bu gönlüm

Yanmada derman buldu bu gönlüm.

mısralarıyla ifade eden, gönüller sultanı Hacı Bayram-ı Velî gibi, O da, İlâhî vecd içindeki ürperişlerini, “ Yanmak istiyorum yandığım kadar” şiirinde terennüm eder;

Böyle olur, sevda baştan aşınca

Söylediğin bilmez

Tufan, coşunca 

Cümle kırklar, erenlerin peşince 

Yanmak istiyorum, yandığım kadar...

Yıllar önce Erol Sayan tarafından bestelenen, fikir, felsefe ve duygu dolu bu şiiriyle, Ahmet Tufan’ı, kâh mutasavvıflar meclisinde, kâh yanıp tutuşan bir kalple erenler peşinde koşarken görürüz...

Daha dünyaya gözünü açtığından itibaren, Yunus’un, Ka-racoğlan’ın İlâhî, nefes ve koşmalarıyla büyüyüp, sanat dünyamıza onlardan aldığı güç ve ilhamla, fakat asla taklide kaçmayan, yepyeni bir anlayış içerisinde eserler verirken, onların görüş ve düşünce dünyasında dolaşır. Nitekim:

Düşünce gücümü yitirdiğim an

Sen düşüncem oluyorsun.

Sana koşuyorum senden kaçarken

Anla ne olursun...

derken;

“Senden kurtul, sana kaç”

diyen Yunus Emre nin, felsefe ve ruh dünyasına ulaşır. Ahmet Tufan, “Mutlu Düzen” şiirindeki:

Gönül toprağına bir tohum attık Su verdik gözlerimizden.

derken de; Necip Fazıl’ın:

“Surda bir gedik açtık, mukaddes mi mukaddes “Ey kahpe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!"

beyitindeki bir hedefe ulaşmanın iç huzurunu ve engin mutluluğu, onunla birlikte yaşamış gibidir.

Ahmet Tufan bir sır küpüdür... Kendi dert ve sıkıntılarını kolay kolay herkese açmadığı gibi, dedi kodu ve gıybetten de asla hoşlanmaz. Bulunduğu mecliste bir arkadaşının gıyabında ve aleyhinde söz söylenecek oldu mu, ya hemen müdahale ede-

rek konuyu değiştirir, ya da oradan uzaklaşır. “Çaresizliğin Çaresi” şiiri, bu asîl davranışın ifadesidir:

Bazı şeyler anlatılmaz kimseye

Anlatsan da anlaşılmaz, bilinmez.

Bir yağlı kara gibi sıvaşır kalır

Etine, kemiğine, ruhuna, silinmez.

Bir şiirinde:

Ne aç kalacak, yer yüzünde, ne yoksul

Tertemiz olacak solunan hava.

Toprak bol ürün verecek, pınarlar bol su...

Her taraf rengarenk çiçek,

Dallarda salkımsaçak yemiş,

Korku neymiş, yokluk neymiş Öyle güzel günler gelecek daha...

diyen şairimizin, özlediği o güzel günlere erişmesini, şiir dünyamıza ve dolayısıyla Türk Edebiyatına, nice güzel eserler kazandırmasını diliyoruz..!

Abdullah SATOĞLU, Türk Dili Dergisi: Ocak 2001.

Yazar Hakkında

Abdullah SATOĞLU

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

İSKENDER PALA’NIN ŞAH VE SULTAN ADLI

Çalışmamızın konusu olan Şah ve Sultan romanı, 16. yüzyılda Türk tarihinin en önemli vakalarından olan mezhep ayrılığı ve bu ayrılığın ortaya koyduğu siyasi...

ZAMAN YÖNETİMİ

Zamanın ne olduğunu tam kavrayamadığımız için onu yönetemiyoruz. İnsanoğluna eşit olarak sunulan tek kaynak olan zamanın etkin ve daha verimli...

ANKARALI ARABACI İSMAİL VE MUSTAFA KEM

O zamanlar askeri okullar yaşlı imparatorluğun en çağdaş eğitim kurumları arasındaydı. Genç adam, aradığı bilgiye ve tecrübeye ancak böyle bir okulda...

Reşat Nuri Güntekin: İlk Romanımı N

Gizli El benim ilk romanımdır. Mütarekenin ilk yılında Dersaadet ismindebir gündelik gazete çıkarmağa hazırlanan Sedat Simavî arkadaşım benden bir roman...

İdil Hanım, sizce müzik nedir? Müziği ne olarak görmek, anlamak gerekiyor.
Türkler Batı Cephesinde Yunanlılarla, Güney Cephesinde Fransızlar ve Ermenilerle, Doğu Cephesinde ise yine Ermenilerle mücadele ediyorlardı. Bu ölüm kalım savaşı...
Çiçek sevgisi ve merakı Türk kültür tarihinde önemli bir yer tutar. Çiçekleri çok seven ve onları büyük bir özen ve...
Kostantiniyye... Estefanya... Gulgule-i Rûm... Dersaadet... İslâmbol... yâni İstanbul...Ne vakit Rumeli Hisârına baksam, Yahya Kemâl’in derin bir teessürle hüzne daldığı ufuklar...
Kadir Yılmaz, Ötüken Yayıncılık Editörü, Sayın Kadir Yılmaz ile kitap yayıncılığını konuştuk.Editörlük, kitapları yayına hazırlama işidir. Editör, elindeki dosyayı yazarıyla...
Göçerlik bir hayat tarzıdır, zordur, meşakkatlidir. Yörüklüğün ruh yapısını bilmeden çözülemez bu göç tutkusu, tabiat özlemi, yükseklere çıkma arzusu… Yörükler...
Semah Aşka DoğrudurA.Yılmaz SOYYERPost Yayıncılık Bu roman kendilerine Alevî de denilen Kızılbaşların günümüzdeki hikâyesidir. Ülkemizin meçhul bir dağ köyünde geçen bir...
Oryantalizm (şarkiyatçılık), malum olduğu üzere, Doğulu toplumları çeşitli yönlerden inceleyen bilim dalıdır. Bu kavramın TDK Türkçe Sözlük’teki karşılığı Doğu Bilimi...
Kur’an okumayı hakkıyla bilmek… OKUMAK… Güzeldir… Okumak zordur… Okumak meşekkat ister, emek ister, öğrenmek ister… Öğrenmeden okuyamazsın ki… Her okumanın bir...
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tecrübesine vâkıf Osman Gazi Kandemir Paşa’nın “Karanfil - 2013” ve “Gelincik - 2014” adlı eserlerinin ardından 2016...
‘Yok aslında birbirimizden farkımız’ diye başlayıp ‘ama’ diye devam eden tv/radyo reklamını bilirsiniz. O gün bugündür ‘fark, farkındalık’ hep düşündürmüştür...
1946 yılında Adana'nın Karaisalı ilçesinin İncirgediği köyünde doğdu. İlkokulu köyünde bitirdikten sonra Düziçi İlk öğretmen Okuluna girdi. 1964–1965 öğretim yılında...
İnsan denilen canlı evrimsel olarak hayvanlar alemine mensup olup diğer hayvanlar gibi doğar büyür ve ölür. İnsanı diğer hayvanlardan farklı...
Bugün büyük bölümü Moğolistan Halk Cumhuriyeti sınırları içinde kalan topraklar, Türk tarihi, Türk dili, Türk kültür ve medeniyeti açısından büyük...
MERHAMET

MERHAMET

15.04.2018
‘Bu varlık denizi nerden gelmiş bilen yok Öyle büyük bir inci ki bu büyük sır delen yok Herkes aklına eseni söylemiş durmuş İşin...