Pazartesi 16 Eylül 2019
Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

srgnBismillahirrahmanirrahim... Bizim Savaşçı'nın-İhtiyar Savaşçı-(1) öyküsü de burada başlıyor işte:

Silahsızdı gayrı. Uzak savaşlardan çıkıp gelmişti. Gön­lünde ve saçlarında barış yeli esmesine rağmen yorgun bir savaşçı olarak dönüyordu. Parmaklarının uçlarını yara izlerine her değdirdiğinde yüreği kanıyordu. Niçin sa­vaşmıştı? Soruyu sormaya ihtiyaç yoktu; biliyordu niçin savaştığını. Bu savaş son savaş olacaktı onun için - onun için ve yurdu için. Kurtulacaktı yurt toprakları kandan, ateşten. Çiğnenmeyecekti artık tarlalar, yanmayacaktı e-kinler, ağlamayacaklardı analar; çocuklar babalarıyla bir­likte oturacaklardı akşam sofralarına; gelinler erleriyle yatıp uyuyacaklardı kucak kucağa; kızlar mut türküleri söyleyeceklerdi düğünlerde; ve okullarda çocuklar, bahçe­lerde çiçekler, bağlarda üzümler özgürlük ve barış havası içinde yetişeceklerdi;

ve onacaktı yaralar, gülecekti yüz­ler; gülen yüzler arasından birini seçip evlenecekti bizim Savaşçı ve uzun yılların sonunda o da mutlu ihtiyarlığına erişecekti, ve ballı çamların kokusunu içine çeke çeke, ih­tiyar meşenin gölgesinde çayını yudumlaya yudumlaya.”

İhtiyar Savaşçı, II. Dünya Savaşının başarılı bir askeri olarak vatanı Kırım’a dönmektedir. Dönüş yolundan köyüne kadar, dehşet görüntülere şahit olur:

“Dut ağacından gelen kokunun kuşku uyandırıcı bir ko­ku olduğunu gizleyemezdi artık kendinden. Ağaca beş adım kala tekrar durdu. Şimdi iyice görüyordu; ve gör­dükleri, az önce sandığı gibi, hafızasının garip bir oyunu değildi: ağacın dibinde kurşunla vurulmuş üç ceset yatı­yordu; bir ceset de dut ağacının kalın dalına asılıydı.” Cestlerin birinin yanındaki kalpağı aldı. Şaşkınlık ve korku ile yürüyordu. Köyüne doğru yaklaştıkça  öldürülmüş insanların arttığını görüyordu.“Önce, ölülerin nasıl öldüklerini merak etti, ce­setlere yaklaştı. Beşi de kurşunla öldürülmüştü. Vuranlar kurşunlarını yakından ve kafataslarına sıkışmışlardı - kan içindeydi yüzleri; kimin genç, kimin ihtiyar olduğu belli değildi: kimin kara saçlı, kimin san saçlı olduğu da belli değildi; alınlarına, şakaklarına yapışık saçları ışıltılı ama renksiz bir renge girmişlerdi ay ışığında. Cesetlere bakarken hayal ve gerçekler, korku ve umut­lar birbirine karıştı. Artık ne düşüneceğini bilmiyordu bi­zim yorgun Savaşçı. İçi patates dolu ve yere rastgele atıl­mış, çuvallar gibi yatıyorlardı cesetler duvar dibinde.”

“Köyünden kurtuluş beklemiyordu gayrı. Üstelik kork­muyordu ve korkusuzluğunun sebebini düşünmüyordu. Köyüne ulaşmadan önce aklını ve tüm duygularını emip kurutmuştu onun korku.

Bayırı bir gölge gibi tırmandı.

Köyün kenar evleri bomboştu.”

Köyüne vardığında hayretler içinde etrafı seyrederken eline bir el dokunur:

“İnce ve uzun boylu, kara etekli, ak süeterli, alnının ya­rımını ve sol gözünü örten düz ve kumral saçları sol omu­zu üzerine dökülü, genç bir kadın... Yoksa gerçekten bir melek miydi?

«Sen kimsin?» diye sordu Savaşçı şaşkın.

«Ben senin meleğinim», dedi genç kadın, savaşçının avuçlarını hüzünlü yüzünden ayırarak. Savaşçı başını kaldırdı, alabildiğine açık gözleriyle genç kadının yüzüne baktı gene; uzunca bir süre ne diyeceğini bilemedi. Ne­den sonra:

«Sen ölmedin mi?» diye sordu.

«Dedim ya», dedi genç kadın, «ben bir meleğim; me­lekler ölmezler.»

«Ama... bu köyde hiç kimse kalmadı.» «Kaldı», dedi genç kadın. «Kim: » diye sordu Savaşçı-

«Ben kaldım. Ve sen... ve de...» ve sözünü tamamlama­dan:

«Korkuyor musun?» diye sordu genç kadın. «Evet», dedi bizim yorgun ve umutsuz Savaşçı; «Kor­kuyorum.»

«Ölümden mi?»

Yok yerine başını salladı.

«Neden korkuyorsun?»

«Geceden.»

«Geceden mi?»

«Bu gece sonsuz.»

«Gece sonsuz değil. Her gecenin bir sabahı var. Bu ge­cenin de sabahı olacak.» «Ne zaman?»

«Bilmiyorum ne zaman. Ama mutlaka olacak.» dedi genç kadın, ve yorgun savaşçının yanına taşa oturdu, ba­şını onun omuzuna yasladı, bir süre ses etmedi; sonra onun elini aldı, okşadı okşadı, yüzüne kaldırdı, elinin içi­ni öptü, ve başını kaldırıp, Savaşçı'nın kulağına fısıldadı: «Bana Melek hanım derler. Ama ben melek değilim. Etli, canlı, kanlı bir kadınım. Ve ben bu köyün kadınıyım. Sen tanıyorsun beni. Ne olursun iyice bak yüzüme! Seni bek­ledim bunca yıl. Buldum seni. Korkma artık. Karanlıkta nur olacağım senin yürüdüğün yollarda; ateş olacağım kışın soğuğunda; gölgeli söğüt olacağım yazın sıcağında. Ama seninle... Sensiz hiçbir şey olamam, hiçbir şey yapa­mam. Geceyi değiştiremem sensiz; günü değiştiremem; yolumuzu, yükümüzü hafifletemem; sensiz seni seve­mem, çocuklarımızı güldüremem.»

«Çocuklarımızı mı?» dedi, yorgun Savaşçı, şaşkın,

«Çocuklarımızı», dedi genç kadın. «Evet çocuklarımı­zı! Etimizden, kanımızdan, soluğumuzdan doğmuş ve do­ğacak çocuklarımız bekliyor bizi!»

Gözleri faltaşı gibi açıldı bizim Savaşçı'nın:

«Alay mı ediyorsun benimle Melek hanım?» «Yok, alay etmiyorum» dedi Melek hanım. Ve tekrar Savaşçı'nın ku­lağına fısıldadı: «Ölüme mahkûm edildi ulusumuz.» dedi ve   ihtiyar savaşçıyı elinden tutdu ve bir meşe ağacının altına götürdü.

“Meşe ağacının dibinde ve çevresinde, kuş yavruları gi­bi, küme küme çocuklar oturuyorlardı.

«O çocuklar...O çocuklar bizim çocuklarımız mı?» diye sordu Savaşçı.

«Bizim çocuklarımız,» dedi Melek hanım.”

Bu yavrularla dipçikler altında bir kamyona sonra tren vagonuna bindirildiler. Günlerce yol alırlar, bir aya yakın. Kimi çocuklar, yaşlılar, güçsüzler sürgün şehitleri olurlar. Yollarda şehitlerini vagonlardan aşağıya bırakırlar. İhtiyar savaşçı, şehitlerini tren durduğunda bir çalılık altına gömer.

Vagonda ruhunu teslim etmeden yaşlı bir dede kaval çalmış, torunu ona eşlik ederek şu ezgileri mırıldanmıştır:

 “Hani menim tırmandığım tepeler?

 Hani menim yıkandığım dereler?

İnle kaval, kalbim gibi inle dur!

 İnle kaval, dertlerimi sen sustur...”,

 Trenden indiklerinde; “Melek hanım, bohçadan bir ceket ve Savaşçı'nın kalpağını çıkardı

«Kalk!,» dedi.

Savaşçı kalktı.

Melek hanım ceketi üç kez silkti, havalandırdı; ve Sa­vaşçı'nın sırtına geçirdi. Aynı şekilde temizlediği kalpağı Savaşçı'nın başına geçireceği anda Savaşçı Melek hanımın elini tuttu:

«Biliyor musun,» dedi, «ben bu kalpağı...»

Ama sözünü tamamlamadı - dut ağacının dalına asılı ölü gelip durmuştu gözlerinin önüne.

«Eee?» dedi Melek hanım.

«Hiç,» dedi Savaşçı.

Kalpağı Savaşçı'nın başına geçirdi:

«Gururla taşıyacaksın bu kalpağı başında,» dedi Melek hanım.

«Bu kadar mı?» diye sordu Savaşçı.

«Yok, bu kadar değil,» dedi Melek hanım, ve bohçanın dibindeki cüzdanda saklı madalyaları çıkardı. Altı madal­yası vardı Savaşçı'nın: ikisi Kızıl Yıldız, üçü Kızıl Bayrak, biri de Vatan Kahramanı madalyası.”

 Sonra Sürgün yerine dağıtılır aileleler, bu yerler meskûn bölgelerden en az 200 km uzaklıktadır. Kırım Türklerini, yıllarca yerli Özbek Türklerinden kopuk yaşamaya mahkum ederler.

Aradan yıllar geçer. Sürgünde; gelen evlatlıklardan dördü daha ölür, bayıra bir mezarlık açarlar. Romanda sürgün yerindeki mezarlık ve Kırım Türkleri şöyle anlatılır: “Burası zamanla büyüdü, genişledi, eni konu bayırı kap­layıp, kendi köyündeki mezarlık kadar, büyük bir me­zarlık oldu. Çocuklar da büyüyüp evlendiler; çocuklar çocuk doğurdular, ve ölen çocukların yerlerini başka çocuklar aldılar. Melek hanım da dört çocuk doğurdu tümü tümü­ne; ve tümü oğlan; ve bizim Savaşçı'nın çok sevdiği Alim adını koydular her birine: Alim, Alimcan, Alimgir, Alimseyit.”

Yıllar yılları kovalar Stalin’nin ölümü ile gelen serbestlik ile çocuklar okumuş iş güç sahibi olmuşlardır.

Kısıtlı olsa da Kırım’a dönüş izni de verirler. Artık, sürgün yerinde sevinç vardır.

İhtiyar Savaşçı ve Melek Hanımın büyüyüp çoluk çocuğa kavuşmuş evlatlıklarından Kırım’a dönenler olur.

Bir ara Prof. Dr. olan oğlu Alimcan babasını Kırıma götürmek ister. Sevinçle üç uçak bileti alarak gelir.

Fakat Alimcan, babası ihtiyar savaşçı’dan umulmadık bir cevap alır:

“Ben uçakla gitmeyeceğim", dedi.

"Babacığım, biletleri aldık", dedi Alimcan.

"Aldın, görüyorum. Aldığın yere geri götür", dedi Sa­vaşçı.

"Ama olur mu, babacığım?.."

"Aması yok. Ben trenle gitmek istiyorum. Ya trenle gi­derim, Kırım'a, ya da hiç gitmem.”

Alimcan çaresiz biletleri değiştirir ve trenle Kırım’a yola çıkarlar.

“Bodur söğütler ve çalılar arasından geçiyordu tren.

Derken, beklenmedik bir şey oldu kompartımanda: Savaşçı sıraya çıktı, ve... elini başının üzerine kaldırmasıyle trenin alarm kolunu tutup çekmesi bir oldu. Vago­nun tekerleklerinden kıvılcımlı vahşî bir gıcırtı koptu; va­gonlar tokuşup kakışarak sarsıldılar; küçük masa üzerin­de duran vazo devrildi, içersinde su ve güller dört bir ya­na saçıldı, ve tren, yaralı bir ejderha gibi soluyarak durdu.”

Savaşçı, açılan kapıdan indi. Yıllar önce sürgün yerine götürülürken vagonda şehit düşenleri gömdüğü çalılıklara yürüdü. “Az sonra Savaşçı çalılar arasındaydı. Başı göğsüne dü­şük, uzunca bir süre kımıldanmaksın durdu. Sonra eğile­rek, üç gülü çalıların dibine bıraktı, dizleri üstüne çöktü, eliyle Haziran yeşili otları okşadı. Otları okşarken fısıltılı bir sesle:

"Sizler bu milletin yaşaması için öldünüz... unutulma­yacaksınız", dedi, ve doğrularak, başı hâlâ göğsüne dü­şük, ağır adımlarla vagona doğru yürüdü.

Vagonun kapısında Melek hanım bekliyordu Savaşçı'yı.”

Oğulları Alimcan yolcuların bakışından tedirgin olmuştu. Babasına, “Ayıp, baba! Bu kadar insanın karşısında utandırdın bizi. Rezil ettin bizi el âleme. Vallahi ayıp..." dedi.

Annesi Melek Hanım oğlunu tersliyerek sert bir sesle:

Biz mi utanalım?" dedi. "Onlar, bizi haksız yere suçlayanlar... dedelerimizin na­sırlı elleriyle dikilmiş bağ ve bahçelerimizi elimizden alanlar, babalarımızın alın teriyle kurulmuş evlerimizde oturanlar, bizleri çoluk çocuğumuzla yurdumuzdan sürenler utansınlar!.. Sen bunu bilmiyor musun? Bunu bilmiyorsan senin profesörlüğün de, doktorluğun da on para etmez! Onlar utansınlar!.. Özür dile babandan! Kalk, özür dile!"

"Özür dilerim", dedi Alimcan.

Ama Melek hanımın öfkesi dağılmış değildi.

"Bunu senin ağzından duymak çok acı!.. Özür dile!"

Alimcan sessizce ayağa kalktı, gidip Savaşçı'nın elini öptü.”

Kırım’a vardıkları onları evlatlıkları ve onların torunları karşılar, Melek hanımı, ihtiyar savaşçıyı gezdirirler. Fakat savaşçı çok hastadır. Köyü Kızıltaş’ta yetim ve öksüzleri gördüğü sürgün gecesindeki meşe ağacının altına uzandığı bir gün sessizce ruhunu Hak’ka teslim eder. İhtiyar savaşçının ölüm anını Cengiz Dağcı şöyle tasvir eder: “Buldozer bastı göğsü üstüne, gözleri daha da açıldı, gözleri açıldıkça isler dağıldı, dört bir yanını çevi­ren camlar şangır-şıngır kırılıp döküldüler, şimşekler çak­tı, gökyüzü allak-bullak oldu, ve aniden kudurmuş gibi, köpüklü .dalgalarıyle Soğuksu kıyılarına saldıran -özlem­lerinin. Bir ejderha çıktı denizin dibinden, ve ejderha Ayı Dağı'nın kalayı katılmış tunçtan kılıcını ve kalkanını başı üzerine kaldırdı, ve dağları titreten, deni­zin dev dalgalarını kıyıdaki kayalara çarpıp-parçalayıp bin bir kürelerle Soğuksu bağlarının yüzüne serpen bir sesle haykırdı:

Gelir günüüüü!..  

Yer yarılır gürler ateeeeş!

Gelir günüüüüü!..

Bizlere de güler güneeeeş!”

 Yakınları O’nu Kızıltaşa defnetmek isterler fakat Ukraynalı yetkililer zorluklar çıkarsalar da sonunda doğduğu topraklara ölürken de olsa kavuşur.

Melek Hanım, Alimcan’la Özbekistan’a dönerler. Melek hanım sürgün yerindeki mezarlığı biriktirdiği paralarla onartır. Annesinin sağlık durumunu beğenmeyen Alimcan O’nu da Kırım’a tekrar götürür. Kısa süre sonra yetimlerin, öksüzlerin kimsesizlerin annesi, o güçlü kadın Melek ana da vefat eder. Kızıltaş’ta ebedi eşi ihtiyar savaşçının yanında toprağa verilir.

Kızıltaş derin bir sessizliğe gömülmüştü yine. Ama sessizlik yorucu değildi artık; bir çağrım ötedeki derenin dibinden akan suyun şırıltısı geliyordu Çora'nın kulağına, meşe ağacının dallan arasında serçeler başlamışlardı cı­vıldaşmaya, ve -ölümün ne olduğunu bilmedikleri içindi belki-Melek hanımın sandukasını süsleyen çiçekler eski canlılıklarını ve güzelliklerini bulmuşlardı çocukların yüzlerinde.

Çora otobüsten kocaman gitarını aldı, çocukları meşe ağacının gölgesine götürdü, orda yere oturmalarını em­retti, ve kendisi ayaküstü durarak, daha o gün, Kızıltaş'ın eski Posta ve Telgraf binası önündeki meşe ağacının altın­da acelece bestelediği yeni şarkıyı okudu çocuklara:

 Geldi yaz, açıldı güller 
Kondu kuşlar dut dalına. 
Kızıltaş'ın toprağı güler, 
Melek hanımın çocuklarına.

Ağlama kız. Ağlama oğlan. 
Ağrısız olmaz vatan 
Biz vatanın ağrısıyız. 
Uçtu gitti meleğimiz.

Biz burada yalnız kaldık. 
Hey melekler, unutmayın! 
Yeni bir ödeviniz var artık.

Ağlama kız.
Ağlama oğlan.
Ağrısız olamaz vatan
Biz vatanın ağrısıyız.

Şaşılacak bir şeydi! Kırkbeş yıl süresince soluksuz ve karanlıkta kalmış Kızıltaş Çora'nın çocukların şarkılarını, kuşların cıvıltılarını, derenin dibinden akan suyun şırıl­tısını dinliyordu eskide gibi. Yalnız kuzuların melemesi, Yayla'da çobanın kaval sesimezarlıklar­da çiçek fidelerini diken kızlar eksikti. Ama... Ama Kı­zıltaş canlıydı. Öyle kıpır kıpır. Ağustos akşamlarında meşelerin yaprakları arasından çıkan hışırtı gibi soluyor­du Kızıltaş, ve, Kızıltaş'ın dirileceğine aklım ermiyor di­yenler kimbilir neler ve neler düşünüyorlardı. Şarkıdan sonra Çora gitarını meşenin gövdesine da­yadı, gidip çocukların arasına oturdu, el ve kol işaretleriy­le çocukların daha da kendisine yaklaşıp sıklaşmalarını emretti, ve, kimbilir kaçıncı kez eliyle karşıki bayırın öte­sini göstererek:

 "Orda bir köy vardı, ismi Kızıltaş'tı; anladınız mı?" de­di.

"Anladık!" diye bağrıştılar çocuklar.

"Köyün ismini bir kere daha söyleyin bakayım."

"Kızıltaş!" diye bağrıştılar çocuklar bir ağızdan.

"Hiç unutmayın! Benim elimin işaret ettiği yere bakın! Orda... şu ayıya benzer dağ yok mu? İşte orda, o dağa Ayı Dağı derler. Denizin içindeki o iki yüce kayaya Adalar denir. Adalar'ın önündeki kıyının ismi Soğuksu' dur. Kıyıyla Adalar arasında, buradan görünmeyen, Eğer-kaya ve Yaymankaya var. O iki kaya çok büyük değil, kü­çükler; ama onların da isimleri var. Aslında -kimse bilmi­yor, yani bizim insanlarımızdan başka çok kimse bilmiyor belki- bu topraklar üstünde her kayanın, her derenin, her bayırın, her tepenin bir ismi var. Bakın, elimin işaret etti­ği yerde bir tepe var. O tepenin gerisinde, ve. Soğuksu'yun az uzağında ise Gurzuf kasabası var. Gurzuf kasa­basını bizim dedelerimiz kurdular herşeyiyle... İskelesiyle, sokaklarıyla, kaldırımlarıyla, Ceneviz kalesiyle... dede­lerimiz kendi elleriyle kurdular. Gurzuf'un ve Kızıltaş'ın toprakları bizimdi... Bizimdir. Bunu unutmayın. Hiçbir zaman unutmayın. Unutmayacaksınız değil mi?"

"Unutmayacağız!" diye bağrıştılar çocuklar.

"Şimdi de asıl öykümüze geçiyorum: çok eski bir za­manda bir Savaşçı yaşıyordu Kızıltaş'ta. Günün birinde cenk çıktı ve Savaşçı hasta babasını ve hasta annesini Kı­zıltaş'ta bırakıp cenge gitti. Dört yıl savaştı bizim Savaşçı. Üç kez mi, dört kez mi yaralandı; bir keresinde düşmanın kurşunu göğsünden geçip arkada belkemiğinin bir santim kenarından çıktı. Yaralıysa da Savaşçı savaştı durmadan; bu topraklar uğruna kanını döktü; madalyalar kazandı; Sovyetler Birliği'nin kahramanı oldu; korkmaz bir yiğit, eşsiz bir savaşçı dediler ona. Sonra düşman yenildi, ve bi­zim Savaşçı köyüne döndü. Döndü amma... Karanlık bir geceydi; insan namına kimseyi bulamadı Savaşçı Kızıl­taş'ta. Evler talan edilmişti; evlerin önünde başıboş hay­vanlar böğrüşüyorlardı. Bulabildiği insanlar da ya kurşun­lanıp duvar diplerine bırakılmışlardı, ya da ağaçların dal­larına asılmışlardı."

"Dinliyor musunuz?"

"Dinliyoruz!" diye bağrıştılar çocuklar; ve Çora Savaşçı'nın ve Kızıltaş'ın öyküsünü anlatmasını sürdürdü.

Gerçekten dirilmiş miydi Kızıltaş? Dirilecek miydi?

Bu öykünün yazarı bunu bilmiyordu. Bilemezdi ki! Yalnız bir şeyden kuşkulanmıyordu: dirilirse bile, eski Kızıltaş olmayacaktı. Başka bir Kızıltaş olacaktı. Bu öykü­yü yazan yazarın Kızıltaş'ı değil, Çora'nın ve Çora'nın öğ­rencilerinin Kızıltaş'ı olacaktı.” (1)

Cengiz Dağcı, bu eserindeki “İhtiyar Savaşçı” gibi kendi köyü “Kızıltaş’ta” toprağa verildi. Mezarı,Ayı dağının eteklerinde. Öldüğü günü, defin edileceği toprağı, köyünü özledi mi? yoksa bugünleri gördü de mi böyle yazdı. Bilinmez. Bildiğimiz bir şey varsa, 18.Mayıs.1944 gecesi, top yekün Kırım’dan sürgün edilen Türklerdeki Vatan sevgisidir. İkinci Dünya savaşını takiben batı’ya iltica etmek zorunda kalan yazarımız, sürgün yerine gitmedi ama onların acılarını, soluklarını her nefes kendinde duyarak yaşadı. Yaşamasa, hissetmese bunları yazamazdı. Dördüncü bölümü (yazanı şimdilik bilinmiyor) hariç üç bölümü Fatma Halilova tarafından 1966 yılında yazılan “Ey Güzel Kırım” Türküsünün sözleri ile “Sürgünde Yeşeren Vatan Kırım’a” selâmlar gönderelim:

“Aluştadan esken yelçik (yeller) yüzüme urdu
Balalığım keçken evge (yerde) köz yaşım tüşti
Men bu yerde yaşalmadım
Yaşlığıma toyalmadım
Vatanıma asret oldum,
Ey, güzel Kırım (2)
Keze-keze toyalmadım
Çoq yerlerni koralmadım
Nasıl güzel vatanımsıñ
Ey, güzel Kırım.

Bağçalarnıñ meyvaları bal ile şerbet
Suvlarıñnı içe-içe toyalmadım men,
Yeşil dağlar kuldi maña
Tatar kaytıp keldi saña
Quçağıñnı aç sen maña
Men bu yerde yaşalmadım
Yaşlığıma toyalmadım
Vatanıma asret oldum,
Ey, güzel Kırım

Yürdim seniñ yollarında seve-seve men,
Vatanımda yaşamağa pek isterim men,
Alıp keldim selam saña
Saña asret milletiñden
Quçağıñnı aç sen maña
Men bu yerde yaşalmadım
Yaşlığıma toyalmadım
Vatanıma asret oldum,
Ey, güzel Kırım

Bala-çağa Vatanım dep,
Közyaşın töke
Kartlarımız elini cayıp,
Duvalar ete.
Men bu yerde yaşalmadım
Yaşlığıma toyalmadım
Vatanıma asret oldum,
Ey, güzel Kırım”

Sevgili dostlarım unutmayalım ki; Cengiz Dağcı’nın aşağıdaki  külliyatını evlatlarımıza okutmak Millî bir vazifedir, satırlarımızı bu eserlerin isimlerini zikretmekle noktalayalım: 

Korkunç Yıllar(1956),  Yurdunu Kaybeden Adam (1957),Onlar da İnsandı (1958), O Topraklar Bizimdi (1966), Dönüş (1968),  Genç Temuçin (1969), Ölüm ve Korku Günleri, (1962),  Badem Dalına Asılı Bebekler (1970),  Üşüyen Sokak (1972),  Anneme Mektuplar, (1988),  Yoldaşlar (1992),  Biz Beraber Geçtik Bu Yolu (1996),  Bay Markus Burton`un Köpeği (1998),  Bay John Marple`ın Son Yolculuğu (1998),  Hatıraları: Yansılar (4 cilt, 1990-1993),  Ben ve İçimdeki Ben (1994), Üşüyen Sokak ( 1997),  Hatıralarda Cengiz Dağcı (1998), Regina Hatıra Defteri’nden (2000), Oy Markus Oy (2000), Rüyalarda: Ana ve Küçük Alimcan (2001), İhtiyar Savaşçı (2005), Benim Gibi Biri (2005).

 Kaynaklar:

(*)
 Sürgün Haritası;  Rahmetli Necip Abdülhamitoğlu (Hablemitoğlu) 'nun "Yüzbinlerin Sürgünü" (Boğaziçi Yayınları) eserinden alınmıştır

1-Cengiz Dağcı.: İhtiyar Savaşçı. Ötüken Yayınevi. İstanbul. 2005.

2-M. Niyazi sezgin.: Ey Güzel Kırım.Sürgünde Yeşeren Vatan. İstanbul.1998.

Hilmi Özden

Yazar Hakkında

Prof.DR.Hilmi ÖZDEN

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile