Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

q muharremdayancNasrettin Hoca bir yolculuk sırasında havanın aniden kötüleşmesi yüzünden, köhne bir handa konaklamak zorunda kalır. Gece büyük bir fırtına çıkar ve Hocanın kaldığı odanın her yanından ayrı ayrı garip sesler ve gıcırtılar gelmeye başlar. Rüzgârın şiddeti arttıkça gıcırtılar ve sesler daha da çoğalır. Hoca korkar ve sonunda hancıya giderek durumu anlatır. Hancı çok pişkindir:

-Bir de Hoca olacaksın, der, bilmez misin her yaratık kendi diliyle Allah’ı zikreder.
-Biliyorum, der, Hoca, biliyorum, asıl bundan korkuyorum, ya zikrede ede coşar, cezbelenir de secdeye kapanıverirse!

Nasrettin Hoca’nın yukarıdaki fıkrasıyla başladı ders. Uzun uğraşılardan sonra bazı kelime ve kavramları öğrencilerle birlikte küflenmiş bir çiviyi duvardan çıkarır gibi söktük. Geriye izaha muhtaç birkaç ibare kaldı. Bunlardan biri “köhne bir han” ifadesiydi. Bir müddet bu kelime grubunu kafamda ölçtüm, biçtim, tarttım ve özellikle “han” kelimesinin günümüzdeki karşılığının ne olabileceği noktasında yoğunlaştım.

Bugünden geçmişe yolculuk yapmak daha kolay gibi geldi bahsin başında, bu yüzden tahtaya önce büyük ve kocaman harflerle “OTEL” ve “MOTEL” kelimelerini yazdım. Sonrası güzel bir senaryo kurgulamakla ilgiliydi. Bu iki kelimeyi ana hatlarıyla izah ettikten sonra öğrencilerimle birlikte hayali bir yolculuğa çıktık. Kimimiz kendi arabamızla, kimimiz otobüslerle seyahat ediyorduk. Uzunca bir yolculuktan sonra uygun bir yerde mola verdik. Arabalarımızı otoparka bıraktık ve odalarımıza çekildik. Herkes kalacağı süreyi göz önünde bulundurarak eşyalarını dolaplara yerleştirdi, duşunu aldı ve lobiye indi. Yemekler yendi, çaylar/kahveler içildi, sohbetler edildi. Kurgunun, herkesin bir şekilde tanık olduğu/bildiği, tecrübe ettiği yönünü anlamak da kolaydı anlatmak da, ama artık gizemli bir âleme yolculuk yapmanın zamanı gelmişti.

Bu sefer tahtaya yine büyük ve kocaman harflerle “HANLAR”, “KERVANSARAYLAR” yazıldı. Yolculuk geçmişeydi ve geçmişteydi. Uçsuz bucaksız çöllerde, kırlarda, ovalarda, tepelerde, kaleyi andıran dağ geçitlerineydi/geçitlerindeydi. Kâh yaya kâh atlı sürekli yol alıyorduk. İstediğimiz yerlerde değil, denk geldiğimiz hanlarda, kervansaraylarda konaklayabiliyorduk. “Mola verdik çocuklar.” dedim ve ekledim, “Atları nereye bağlayacağız?” Afrika’dan gelen bir öğrencim daha cümlem bitmeden lafı gediğini koydu, “Atpark’a Hocam!” Türkçesi iyi olan öğrencilerim için güzel bir gülme bahanesiydi bu cevap. Sınıfa bir tebessüm dalgası yayıldı. Sözlükteki “a” harfi bir kelime daha zenginleşmişti.

Atlarımızı “köhne han”ın zemin katına bağladık. Han sahipleri hem atları hem bizi doyurduktan sonra odalarımıza çekildik. Nereden bilebilirdik bir han odasında, içimizdeki gurbete yeni yeni gurbetler ekleyecek birçok sürprizin bizi beklediğini? Yolu buraya düşen her yolcu yanık bir şiirle içini dökmüştü han duvarlarına ve öyle devam etmişti serhaddi belli olmayan bu yolculuğa. Misafirler içinde yolunu kaybeden de vardı, sevdiğini arayan da. İlim tahsil etmeye giden de vardı, yangın evini andıran vatanının bitmez tükenmez dertlerine çare olurum ümidiyle cepheden cepheye koşan da. Hepsi insandı bunların, hepsi gurbet kuşuydu. Onları yükselten ve uçuran kanatları değil, umutlarıydı. Ne mektuplarını gönderebilecekleri posta katarları vardı, ne de onlara sevdiklerini duyuracak iletişim araçları. Geriye sadece biraz gece, biraz rüya, biraz da han duvarları kalmıştı. Duvara derdini yanmak, duvardan derman ummaktı bu çaresizliğin diğer adı. Birer mektuptu her duvar, arzuhaldi, hasret yüklü feryattı. Şair bir milletin taşın soğuk yüzüne kelimelerle çizdiği içli birer resimdi her mısra, her dörtlük.

Sevdiğinize mısralarla örülmüş bir mektup mu göndereceksiniz, bunu uyumadan sabaha kadar duvara nakşetmek zorundaydınız. Bir gün, bir hemşehriniz, bir köylünüz mahlasınızdan sizi tanıyacak, olur ya yolu köye düşerse sevdiğinize bu şiir aracılığıyla sizden haber götürecekti… Hâlâ sağ olduğunuzu, onu unutmadığınızı yavuklunuza anlatacaktı. İçindeki umutlar bir kere daha meyveye duracaktı bekleyenlerin. Bu ne çaresizliktir Allah’ım!

Veya, annenizin bir daha öpemeyeceğiniz, koklayamayacağınız elini işleyecektiniz duvarlara kelime kelime. Bir hemşehriniz, bir köylünüz onu okuyacak, annenize selam götürecekti kuş kanadıyla. “Oğluna rastladım ana”, diyecekti “bir han duvarında, elini öpüyor, dua istiyor.”

Kelimelerin sihirli dünyalarına tutunarak yüzlerce yıl geriye gitmiştik öğrencilerimle, tuttum kuyudan çıkardım bütün Yusufları. Işık oldum gözlerine yağdım bütün Yakupların. Tahtaya iki şiir, iki de şair adı yazdım sonra. “Hancı” ve “Han Duvarları”ydı ilk iki ibare, şairler “Bekir Sıtkı Erdoğan” ve “Faruk Nafiz Çamlıbel”di.

Faruk Nafiz’in İstanbul’dan Kayseri’ye giderken han duvarında rastladığı “bir şair arkadaş”tan bahsettim önce. Acı bir tat bıraktı hikâye bütün zihinlerde. Adı, Maraşlı Şeyhoğlu’ydu duvardaki şair arkadaşın. On yıldır ailesinden ve sevdiğinden ayrıydı. Kader onu kuru bir yaprak misali cepheden cepheye savurmaktaydı. Kim bilir belki de sevdiği bir başkasına yâr olmuştu. Hastaydı, adı veremdi hastalığının. Ölüm kapısını çalıyordu hiç durmadan:

On yıl var ayrıyım Kınadağı’ndan
Baba ocağından, yâr kucağından
Bir çiçek dermeden sevgi bağından
Huduttan hududa atılmışım ben

Gönlümü çekse de yârin hayâli
Aşmaya kudretim yetmez cibâli
Yolcuyum bir kuru yaprak misâli
Rüzgârın önüne katılmışım ben

Garîbim nâmıma Kerem diyorlar
Aslı’mı el almış harem diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar 
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben

Öteyi ne siz sorun ne ben söyleyim, diyerek Bekir Sıtkı’ya gönderme yaptım dersin devamında. Bakalım kaç kişi ziyaret edecek yolu hanlara, gönlü duvarlara düşen şairleri, diye de ekledim sonra.

Samiha Ayverdi’nin Hancı’sı başka derse kalsındı artık.

Unutur muyum seni üstad!

Peykeler, duvara mıhlı peykeler;
Duvarda, başlardan, yağlı lekeler,
Gömülmüş duvara, baş baş gölgeler...

Duvar, katil duvar, yolumu biçtin!
Kanla dolu sünger... Beynimi içtin! mısralarının içimdeki sızısı hiç dinmedi be üstad kırk yıldır!

İki kapılı bir handa yaşayan ve nabzı duvarlarda atan bir milletiz biz. Nazım’dan Fuzuli’ye, Attila İlhan’dan Berlin’e kadar ne duvarlar bilirim ben. Ama aklım da gönlüm de yüzlerce yıl öncesinde, han duvarlarında mıhlı kalmış. Ben bir duvarım hiç güneş görmedim, diyen han duvarlarında.

Prof.Dr.Muharrem DAYANÇ

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile