Çarşamba 21 Ağustos 2019
Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

Merhamet, insan ve insanlık için belki de en önemli duygu, en yararlı haslet. Merhamet, sevginin, sadakatin, mahcubiyetin ve yararlılığın en güçlü kaynaklarından birisi, mümkündür ki en güçlüsü. O çevreden bir başka terim de “hoşgörü”. Yüce gönülleri, insana güveni, sevgiyi, saygıyı vurguluyor o da.

Bir gazete haberi okurken aklıma geldi bu duygular. Amerikalı yazar Katharine Branning Türkiye gezisinde Mahberi Sultan’ın türbesi ve külliyesinden, özellikle de külliyesinin girişinde yazan “Dönemin Meryem’i; Hatice’si” yazısından etkilenerek bir roman yazmış. Katherine Branning, romanını yazarken özellikle, “Meryem’i” ve “Hatice’si” sözü ile iki dine de yer verilmesindeki hoşgörünün Selçuklu Sarayında kadına ve gayrimüslim topluluğa verilen önemin ilham kaynağı olduğunu belirtiyor. 

Mahberi Hatun, Selçuklu Döneminde, Alanya Kalesinin fethinden sonra Aleaddin Keykubat ile evlendiriliyor. Anlatılanlar şöyle: Antalya kalesinin Rum tekfuru olan Kir Frad, kaleyi teslim etmek için koştuğu şartlar arasında kızı Prenses Destina’nın Sultan tarafından eş kabul etmesi de var. “Barış ve huzur için akrabalık bağlarını güçlendirmek gerekir” diyor Tekfur. Sultan da bu teklifi kabul ediyor, 1221 yılında Sultan ile Prenses Destina evleniyorlar.  Prenses Destina, Aleaddin Keykubat’ın saltanatının son dönemlerine kadar Hristiyan olarak kalmış, tam 21 yıl. Saray çevresi kendisine engin bir hoşgörü ile yaklaşmış, hatta rivayete göre ibadetlerini rahatlık içinde yapması için kendisine saray içinde ufak bir kilise inşa ettirilmiş.

Zaman içinde Destina’nın çalışkan, zeki ve hayırsever yönün farkedilmesi ile kendisine Farsçada bilge, büyük, seçilmiş manasına gelen Hurand (Hunat), eğitime olan desteği ve bilgisi için ise Ay parçası, etrafına nur ve güzellik saçan anlamına gelen Mahberi ismi ya da lakabı verilmiş. Türbesi ve birçok kitabede ismi bu şekilde geçmektedir. Aleaddin Keykubat zehirlenerek vefat ettikten sonra Mahberi Sultan’ın oğlu olan Gıyasettin Keyhüsrev saltanatı devralmıştır. Bu dönemde Mahberi Sultan Müslüman olmuş ve hayır işlerine yoğunlaşmıştır. Sultan Annesi sıfatından dolayı idari yönetimde de söz hakkı kazanmış olan Sultan sadece hükümdarlar için kullanılabilen Saffetü'd-dünya ve'd-Din (Din ve Dünyanın yüz akı) ünvanı ile de anılır olmuştur. Kayseri’de kendi ismine yaptırdığı ve içerisinde camii, medrese, hamam, türbe gibi yapılar bulunduran bir külliyesi dışında, yaşadığı şehir içerisinde ve dışarısında camiler, hamamlar kervansaraylar ve şifa haneler yaptırdığı bilinmektedir. Mevlana Celaleddin Rumi ve Muhyiddin Arabi gibi bir çok önemli alim zatın dönemine denk gelen hayatı, onun için kadınların ilmi ve dini konularda gelişmesine önemli ölçüde değer vermesine de sebep olmuş, katkıda bulunmuştur.

Rum tekfurun kızı, koyu hristiyan, muhtemeldir ki Aleaddin Keykubat ile kasıtlı evlendirilmiş bu hanımın, bunca yıl sarayda farklı dinden ama hanım sultan olarak yaşayabilmesi, sonra tercihen din değiştirebilmesi ve sonra bu millet için yaptığı büyük hizmetler, büyük hayırlar... Onu böylesine değiştiren ve böylesine gelin geldiği millete hizmet ettiren neydi ? Onun hiç tereddütsüz saraya kabulü, ardından devlet sırlarının ve hazinenin kullanımına açılmasını sağlayan güvenin kaynağı neydi? Neydi bu hoşgörü? Nedendi?

Türk tarihinde bu hoşgörünün ve hoşgörüye çok olumlu reaksiyonun – sonucun örnekleri çoktur.

Osmanlı döneminde de Hatice Tarhan Sultan önemli bir örnektir. Slav Asıllı ve asıl adı Nadya olan Hatice Tarhan Sultan, Kırımlı Tatar akıncıların Ukrayna’ya yaptıkları seferler sırasında esir alınıyor. Esir tüccarları tarafından Trabzon’a getiriliyor. Kör Hüseyin Paşa tarafından satın alınıyor, sonra İstanbul ve  Saraya götürülerek Kösem Sultan’a armağan ediliyor. Haremde uzun bir süre yüksek terbiye ve eğitim alan Hatice Tarhan Sultan, güzelliği, zekası ve saygısı ile dikkat çekmiş ve Dördüncü Murad’ın vefatından sonra saltanata geçen Sultan İbrahim’in eşi olmuştur. Bu dönemde, Sultan İbrahim’in bir erkek kardeşi ve oğlu olmadığı için Saray ve Osmanlı halkı veliaht konusunda endişeler yaşamıştır. Hatice Tarhan Sultan, Sultan İbrahim ile evliliğinden, henüz 14 yaşında iken bir erkek çocuk dünyaya getiriyor. 1642 yılında doğan Mehmet sayesinde Hatice Tarhan Sultan veliaht umudunu Saraya ve Halka tekrar kazandırmış, böylece etrafında kendiliğinden bir sevgi halkası doğmasını sağlamıştır. Hatice Tarhan Sultan bir yandan da etrafına gösterdiği saygı, sevgi ve hayırseverliği ile ün kazanmış ve geniş kitlelerce de sevilmiştir. O dönemde ve öncesinde uzun süre yönetimi elinde tutmaya çalışan Kösem Sultan, Hatice Tarhan Sultan’ın bu yükselişinden rahatsız olunca müthiş bir iktidar yarışı Saray’ın hanım sultanları arasında başlıyor; kıran kırana…  

Yönetime tekrar var gücüyle karışan Kösem Sultan’ı abisi Dördüncü Murad gibi, Sultan İbrahim de reddediyor. Kösem Sultan, saray dışında bir malikaneye taşınarak dönemin askeri gücü sayılan Yeniçeriler ve Şeyhülislam gibi bazı önemli memurları örgütlemiş ve Saraya bir darbe girişiminde bulunmuştur. Bu darbe girşimi 1648 yılında başarılı olmuş ve sonucunda Kösem Sultan’ın desteği ile Yeniçeriler Sultan İbrahim’i öldürmüşlerdir. Bu darbe sonrası 7 yaşında tahta mecburen geçen Sultan 4. Mehmet ve onun validesi Hatice Tahran Sultan’a yönetimi vermeyen Kösem Sultan, ayrıca Mehmet’i de öldürmeye teşebbüs etmiştir. Tüm bu yaşananların üzerine, Valide Hatice Tarhan Sultan Saray’daki adamları ile Kösem Sultan’ı odasında boğdurarak öldürmüş, Saray içindeki ikilik ve buhran dönemine son vermiştir. Daha sonrasında devlet yönetimi için başvezirliğe Köprülü Mehmet Paşa gibi yetenekli ve vatansever birini getirerek birçok isyanın bastırılmasını ve hatta kaybedilen birçok toprağın yeniden kazanılmasında rol oynayan bir Valide Sultan oluyor Hatice Tarhan Sultan. Oğlu 15 yaşına gelip karar yetisini kazandığı dönemde de kadınların siyasete karışmasını tamamen engelleyerek, İmparatorluk yönetimini Köprülü Mehmet Paşa gibi yetenekli devlet adamlarına bırakarak Edirne’ye yerleşme kararı alıyor. Bu dönemden sonra hayatını tamamen hayır işlerine veren Valide Sultan, Eminönü’ndeki Safiye Sultan döneminde yapımı başlanmış fakat uzun süre bitirilememiş olan Yeni Camii’nin bitirilmesini sağlıyor ve daha birçok hayır işi... Osmanlı’nın yaşadığı buhranlı dönemden çıkmasında vatanseverliği, inancı, dirayeti ve göstermiş olduğu yoğun çabaları ile çok katkısı olan Valide Tarhan Sultan, Osmanlı tarihinde önemli bir yere sahip olmuş hanım sultanlar arasındadır.

Mahberi Sultan ile neredeyse aynı hikaye. Ukraynalı küçük bir köylü kız, esir tüccarlarınca kaçırılıyor, köle oluyor, satılıyor, sonunda saraya hediye. O köle kızdan Osmanlı’ya bunca hizmet eden müthiş bir gönül çıkıyor. O gönülü oluşturan güven ve hoşgörü nedir ?

Mimar Sinan, bir başka örnek. Mimar Sinan, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman ve kısmen de 2. Selim’in saltanatını gören ve tüm tarihi kaynaklarda Osmanlı İmparatorluğuna mimari alanda altın çağ yaşatan isim olarak tarihe geçmiştir. Türk tarihinde bugün de dahil mimari zirvedir, daha uzun yıllar da öyle olmaya devam edecek gibi görünmektedir. Mimar Sinan, 1495 yılında Kayseri’nin Arigonoes (bugünkü Ağırnas) beldesinde köylü bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Etnik kökenin Rum veya Ermeni olabileceği söylenir. Yavuz Sultan Selim’in iktidarının ilk yıllarında, Mimar Sinan 17 yaşına geldiği zaman beldesinde zekası ve yetenekleri ile keşfedilip devşiriliyor ve İstanbula getiriliyor. Enderun mektebine yerleşen ve burada eğitimi başlayan Mimar Sinan, mimarlık kariyerinden önce yeniçeriliğin ilk evresi sayılan acemi ocağında bulunarak bazı fetihlere katılıyor. Yavuz Sultan Selim döneminde Çaldıran ve Mısır savaşlarına acemi birlik askeri olarak katılıyor. Yavuz Sultan Selim’in vefatından sonra, Kanuni Sultan Süleyman döneminde de yeniçeriliğe yükselerek bazı seferlere katılmaya devam ediyor. O’nun Kanuni ile katıldığı başlıca seferler Belgrad, Viyana Kuşatması, İran Seferi ve Karaboğdan (Moldova) seferidir.  Bu seferler esnasında, Karaboğdan fethinde, Prut Nehri üzerine yaptığı köprü ile İran seferinde Van Gölü’nü geçmek için yaptığı üç kadırga onu vezirlerin ve Sadrazamın gözüne girmesini sağlamıştır. Ayrıca bu fetihler doğudan batıya Mimar Sinan’ın bir çok kültüre ait mimari eserleri incelemesi bakımından da fırsatlar yaratmıştır. Tüm bu gelişmeler sonucunda Mimar Sinan 1539 yılında Lütfü Paşa’nın sadrazama önerisi ile mimarbaşı görevine getirilir. En görkemli eserlerini bu görevinde vermeye başlar. Yüzlerce cami, köprü, çeşme, konak, sarnıç… Kanuni Sultan Süleyman için Süleymaniye Camii, Hürrem ve Mihrimah Sultanlar için Haseki ve Mihrimah Sultan Kulliyeleri, Sultan 2. Selim için de Selimiye Camii’ ni yapar. Mimar Sinan 80’li yaşlar sonuna değin görevine devam etmiş, 9 Nisan 1588’de 93 yaşında vefat etmiştir. Kayseri’nin bir köyünden alınan başka dinden, başka milliyetten bir çocuk, tamamen değişiyor ve bugüne değin, bu millete örnekleri verilemeyen inanılmaz hizmetler başarıyor. Bir insan böyle adeta baştan nasıl oluşturulur ? Böylesi bir güven, o güvene böylesi bir sevgi, saygı, sadakat ve hizmet….

Acaba bu hoşgörü ve güvenin, tarihimizde, vicdan - din tarihimizde bir kaynağı olabilir mi diye düşündüm. Aklıma Yusuf Suresi, Hz. Yusuf kıssası geldi.

Hz. Yusuf, İsrailoğulları soyundan gelir, babası Hz. Yakup peygamberdir. Hz. Yusuf’un Kuran-ı Kerim’de geçen kıssasında, Hz. Yakup’un rüyasında çok sevdiği oğlu Yusuf’un peygamberliğinin ve devlet erkanında yüksek kademede olacağının müjdesi gelir. Fakat abileri bu sevgiden dolayı Yusuf’u babalarından kıskanırlar, bir gün küçük Yusuf’u alıp, şehirden uzak bir ovada kuyuya atarlar. Sonra da babalarına Yusuf’u kurt kaptı diye yalan söylerler. Yusuf’u günler sonra kuyunun yanından geçen kervancılar su alırken bulurlar, kurtarırlar, Mısır’a götürüp köle pazarında bir aileye satarlar. Bu aile, Yusuf’u yoğun bir ilim ve terbiye ile yetiştirir, ergenlik çağına kadar getirir. Evin hanımı olan kadın Yusuf’a kötü niyeti ile yaklaşmış ve ondan yararlanmaya çalışmıştır. Bu hanım, Yusuf’u istediğini yapmadığı ve onu suçlu duruma düşürdüğü için duyduğu hırs nedeniyle zindana attırır. Fakat zindan onun için bir dönüm noktası ve Rabbi ile yakınlaşması için bir yol olur; o zindanda Hz. Yusuf olur. Zindanda geçirdiği dönemde Rabbine bildiği ilmi yaymak ve iyilikler yapması için görevler almak üzere dua eder.  Zindanda tanıştığı iki kişi Hz. Yusuf’un rüya tabiri ve geleceği görme yetisi olduğunu fark ederler, etrafa duyururlar, bu durum Krala kadar gider. Kral Hz. Yusuf’a kötülük eden kadınların amaçlarını sorgulatır ve gerçekte Hz. Yusuf’un haklı olduğu kanısına varır. Bu kanaatle Kral’a güven gelir, Hz. Yusuf’u saraya alır. Hz. Yusuf, zekası, adaleti, dürüstlüğü ile Kral tarafından kendisine en yakın makamlardan birine getirilir. Zamanla Hz. Yusuf’un yaptıkları, idarenin ve halkın çevresinde onun güvenilirliği ve saygınlığını daha da arttırır, uzun süre çok hizmetler yapar.

Her ne kadar Hz. Yusuf bir peygamber olsa da bir peygamber çocuğu olsa da, onun hikayesi kuyudan çıkarılan bir kimsesiz çocuk olarak başlar, devletin en üst düzeyine ulaşıp ta çok büyük hizmetler veren biri olarak sonlanır. İşte bu süreç, işte bu kıssa, atalarımız tarafından bir ders olarak algılanmış olsa gerek. Hz. Yusuf kıssasının, Selçuklu ve Osmanlı’daki devlet adamlığına hoşgörü, eğitime olan inanç, güven, sevgi ve saygının ve bütün bunlardan çıkan “devşirme sisteminin kaynağı” olarak göründü bana. İşte Kur’an’a uyma, işte Tanrı sözüne güven ve iman bu olsa gerek. 

Melike METİNTAŞ

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile