Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

huseyinyurdabakAnadolu’nun saf ve temiz rüzgârlarıyla uyanıp filiz veren tohumlar gibi, daha genç yaşında şiir yazmaya ve yazdıklarını o zamanın Yedigün, Ev-İş, Aile, Nilüfer, Erciyes ve Türk Sanatı gibi seçkin dergilerinde yayınlamaya başlayan Hüseyin “Çolak” Yurdabak’ın “Hüzün Durağı” isimli son şiir kitabından bahsedeceğiz.

Ancak, onunla tanışmamıza vesile olan ve daha önce birkaç dergide yayınlanan hatıralarımızı, burada da tekrarlamak istiyorum:

Hüseyin Çolak... Bu ismi, ben de memleketin belli-başlı san’at dergilerinde görür ve şiirlerini zevkle takip ederdim.

1952 yılında, İstanbul Gazetecilik Okulu’na başladığımızın ilk günü, masada beraber oturduğumuz kısa boylu, sarı saçlı, mavi gözlü arkadaşımın not defteri üzerinde “Hüseyin Çolak” ibaresini taşıyan etiketi görünce, “Acaba?” dedim, kendi kendime... Bu arkadaş, o dergilerde şiirlerini okuduğum şair olmasın...

Fakat o olgun mısraların ve güzel şiirlerin, böyle genç bir kalemden sâdır olacağına pek ihtimal vermediğim için, bir isim benzerliği olacağını düşündüm, yine de sormadan edemedim:

-Siz şiir yazıyorsunuz değil mi?

-Evet yazarım. Ben Hüseyin Çolak...

Artık, büyük bir ümitle başladığım Gazetecilik Okulu’nda, san’at bakımından da aradığım muhiti bulacağımı anlamış olmanın sevinci içindeydim.

Gün geçtikçe Hüseyin’le daha çok anlaşıyor ve arkadaş oluyorduk. Bu arkadaşlık, bizi bir kader birliğine doğru götürmeye başlıyordu. Bir müddet sonra, Fatih semtindeki Karadeniz caddesinde kiraladığımız evde beraber kalıyor Hakkı Tarık Us, Halil Lütfi Dördüncü gibi otoritelerden edindiğimiz meslekî bilgilerin yanında, Fehmi Yahya Tuna, Burhan Toprak, Murat Uraz ve Ziya Somar gibi ediplerden de sanat kültürümüzü birlikte genişletme imkânını buluyorduk.

İki yıl aynı masada ve aynı evde geçen gençlik hayatımızın büyük bir kısmını edebiyata hasrediyor, sanat dergilerini ve edebiyat matinalarını hiç kaçırmıyorduk. Hüseyin benden eskiydi ve o sıralarda, şair Halil Soyuer’in şiirlerini “Liman” adlı bir kitapta topladıktan başka, “Dört Kardeştik” adlı bir de hikaye kitabı çıkmıştı. Hüseyin Çolak, başlangıçtan beri yazdığı şiirlerini, ilk olarak 1962’de “Altın Kumlar” adlı nefis bir kitapta toplamıştır.

1931 yılında Ankara-Beypazarı ilçesinin Yoğun pelit köyünde doğan ve 1950’li yıllann sanat çevrelerinde “Hüseyin Çolak” olarak bilinen şair, daha sonraları “Yurdabak” soyadını almıştır. Bu soyadını öyle gelişi güzel veya laf olsun diye almadığını ve nasıl benimsediğini, onun şu mısralarından anlıyoruz:

Tüm arzum, bayrağımı en yüksek burca çakmak

Mevcut şarta uyarak görevim: “Yurda bak”mak!

Cumhurbaşkanından bürokratına, Başbakanından parlamenterlerine kadar, bir devrin seçkin devlet adamı ve elit zümresini Yassıada’ya tıkan zihniyet, “Han Duvarlan”nın meşhur şairi Faruk Nafız’e nasıl “Zindan Duvarlarını yazdırmışsa, bizim “Altın Kumlar” şairimiz Hüseyin Yurdabak da, kaderin cilvesi karşısında, son şiir kitabına “Hüzün Durağı” adını vermek durumunda kalmıştır.

O, her ne kadar:

Her yanımı sardı ızdırap seli Bırakmasın bizi Allah ’ın eli Hüzün durağına geldim geleli Sevgiler kesildi hız ile Anne!

dese de, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî’nin; “Hamdım, piştim, yandım” dediği gibi, “Hüzün Durağı” da Hüseyin Yurdabak’ın her yönden daha da olgunlaşmasına vesile olmuştur. Hatta “Tanrı Sevgisi” isimli

Güneşin ışıkları nurunla fikir bahçem Seni sevdikten sonra Sırat'tan artık düşmem Sevmek sevilmek demek bir kanunsa dünyada Rabbim, senin aşkını ben Cennet ’e değişmem.

dörtlüğünde görüldüğü gibi, biraz da tasavvufa yöneltmiştir. Son şiirlerinde bunun örneklerine daha sık rastlamaktayız:

Seni görmek içindi başımda iki gözüm Kaybolup gitmek değil, bence ebedî çözüm Deyneksiz bir âmâyım, hayalinin peşinde Çek al beni dünyadan, benim de gülsün yüzüm.

Riya ve tabasbustan asla hoşlanmadığını yakından bildiğim şair, Allah’ın rahmet ve mağfiretine o derece bağlanmıştır ki, bazı çevrelerce yanlış anlamaya müsait olsa bile, inanç konusundaki duygu ve düşüncelerini açıkça ifadeden asla çekinmez. İşte “yalvarış” şiirinden parçalar:

â

Estikçe rüzgârlar benim titreyen Ümitsiz sevdalar kalkan son tren Bir çiçek olsaydın ellerimde sen Koklasaydım seni solana kadar.

Şenle doğdum yine şenle koybolsam Yeter üzme beni madem kulunsam. Sana doğru yağan yağmurlar olsam Çoban çeşmeleri dolana kadar.

Özgür köy hayatına alışkın olan ve bir şiirinde:

Gün boyu huuu çekmekten Alfabe “u ”suz kaldı Su istedim bir bardak Denizler susuz kaldı.

Bu beton sokaklarda Gönül duygusuz kaldı.

dediği gibi, Yurdabak’ı, gençlik yıllarında Ankara’nın taş ve beton yapıları sıkmış, gürültülü dostluk ve vefadan uzak şehir hayatı onun rûhunda fırtınalar yaratmış, kendisini duygusal bir şair yapmıştır. Evet, vefasızlık.... Hele hele günümüzde, kuzuyu koyundan ayıracak kadar, aile içinde vefasızlık, cemiyette vefasızlık hattâ devlette vefasızlık... Nasıl yakınmaz Yurdabak:

Düşünce gönlümüz derin sevdaya Dualar söylenir Ulu Mevlâ ’ya Yeni bir eş bulsa küser anaya Koyunun ardında kuzu vefasız...

Tabiat manzaralarını, köy heyecanıyla dokuduğu ve hayalden çok duyarak yazdığı şiirlerinde, kendine has bir kıvraklık ve akıcılık vardır:

Meyva aldım sonbaharda dallardan Ömür içtim kadeh kadeh yıllardan Geçip gitsem mor fidanlı yollardan Kül kaynaşır, duman gider, iz kalır.

Nerden düştüm dünya adlı kafese Kaldı bana keder denen tek hisse Bahar gidip, hazan vakti yel esse Dal oynaşır, yaprak düşer, öz kalır.

Gurbet ilde yola çıkıp dağ aşsa Döner gelir kuş yuvaya alışsa, tki âşık tenha yerde buluşsa Dil söyleşir, sedâ gider, söz kalır.

Yolum meçhul, şaşıp kaldım son izde Senelerdir kan kalmadı benizde Derin derin inildeyen denizde Sel eyleşir, buhar uçar, tuz kalır.

Şairimiz, bilhassa aşk konusunu kudretli ve ahenkli bir tarzda terennüm etmiştir.

“Hüzün Durağı”nın önsözünde, değerli Edebiyat Tarihçimiz H. Fetih Gözler’in de belirttiği gibi: “Aşk şiirlerinde başarı elde etmek zordur. Çünkü lirik atmosferden, birdenbire gerçekle karşılaşmak aşkın kudsiyetini yok edebilir. O takdirde aşktan çok, onun gölgesi yer alır ki, bu da aşkı çirkinleştirir. Aşk şiiri yazan binlerce şair, bu ulvi duygunun psikolojisini bilmedikleri için, onu yalnızca alelade bir duygu olarak ele almışlardır.

Yurdabak, her şiirinde derece derece aşk temasını işlediği halde, şiirinin iptizale düşmediği görülür. Bunun sebebi, şairin aşkı tabiatın süzgecinden geçirmesini başarabilmesidir.

Yalvarıp yakarmak etmiyor fayda Sensiz hatıralar gelmiyor yâda Madem ki hiç beni sevmiyorsun da Asıldığım ipi çözmekte ne var?

mısralarında görüldüğü gibi, Hüseyin Yurdabak’ın; “âşık tarzı şiiri, fikrî bir lirizmle birleştirmek yolunda, ilerleyen bir ifade özelliği, şiirlerinin güzelleşmesine hizmet etmiştir."

Yurdabak; romantiktir. “Yıldızlan seyretmeyi sever. Sevdiğinde samimîdir. Yazdıklarında çok defa romantizmin yükselen buharları görülür. Sevgililer, komşu kızları, arzular kucak kucaktır Hüseyin de... ” Birçok sanat dergilerinin düzenlediği yarışmalarda birincilik alan şairin, her geçen yıl hafızalarımızın derinliklerine inen şiirlerinde, fikir ve felsefe doludur:

Henüz 19 yaşında iken terennüm ettiği ve yıllarla birlikte akıp giden insan hayatını tasvire çalıştığı “Kervan”daki şu enginliğe bakınız:

Her sene içimden bir kervan kalkar Üçyüz altmış beştir yolcusu bunun.

On dokuz senedir bir tek haber yok Habersiz geliyor elçisi bunun.

Çağıldayıp gider şurda bir dere Sağma soluna kol vere vere Nice teller çektim o meçhul yere Cevap vermiyor telcisi bunun.

Göz yaşı dökerken boynum eğridir Söylediğim şeyler hayat seyridir Her ömrün sayısı ayrı ayrıdır Neden belli değil ölçüsü bunun?

Hece ile yazdığı ve birçoğu bestelenmiş bulunan şiirlerinde, içli bir lirizm ve samimî bir sadelik vardır.

1992’de, Abdullah Satoğlu ve Erdoğan Ünver’le birlikte “Bahçe Şairleri Antolojisi”™ hazırlayan Yurdabak’ın, “Hüzün Durağfndan kısa bir süre önce yayınladığı “Ateşe Esen Rüzgâr” isimli şiirsel fikirlerini ihtiva eden eseri, İsveç Hümanist Enternasyonal tarafından 1992 yılı Jüri Özel Ödülü’ne layık görülmüştür.

Yurdabak, son zamanlarda, Türk Kooperatifçilik Kurumu-nun yayın organı “Karınca” ile, Feyzi Halıcı nın Çağrı dergisinde yayınlanan araştırma ve inceleme yazılarıyla da, edebî çalışmalarını renklendirmektedir.

Hüseyin’in, “İstanbul” için yazdığı nefis şiirinden aldığımız mısralarla yazımızı bitirmek istiyoruz.

Huzur dolu her deminde Herkes kendi âleminde Şairlerin kaleminde İncelen duygu İstanbul

Doyum olmaz şafaklara Nurlar inen sokaklara İftar vakti dudaklara Dökülen bir su İstanbul.

* Karınca Dergisi: Ağustos 1994.

Abdullah SATOĞLU

Yazar Hakkında

Abdullah SATOĞLU

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile