Çarşamba 21 Ağustos 2019
Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

Küçük dünyamın en gizemli aracıdır tren. Bazen oyuncağım olur oynadığım, bazen yaramaz bir çocuk olur oyunumu bozan. Ama hep vardır, hep olur hayatımda. Hatta o kadar olur ki benim trenlerimdir artık onlar. Kesip biçtiğim, binip gittiğim, cebimde ve gönlümde taşıdığım.

Haşır neşir olmuş bir insanım ben trenlerle, ama hayatımda trenlerle en somut, en sıkı ve en gerçekçi bağ kurduğum dönem üniversite yıllarıma denk gelir. Adapazarı Tren Garı’ndan bindiğimiz trenle Haydarpaşa’ya yaptığımız yolculuklar her defasında yeni yeni maceralara kapı aralayacak kadar renkli geçerdi. Tam tersi istikametteki seyahatler de öyle. Ama ben genelde kitap okumayı tercih ettiğim için dışında kalırdım o küçük kompartımanda, vagonda yaşananların. Nerden çıktı bu tren bahsi? Son yıllarda biraz da bilinçaltına ittiğim bu tren imgesinin yeniden ortaya çıkışının arkasındaki nedeni hemen söyleyeyim: Mostar-Saraybosna arasında yaptığım ve bana geçmişin tren yolculuklarını hatırlatan seyahat. Kompartıman, koltuklar, normal yolcular, biletsiz trene binip biletçiye kafa tutan gençler, biletçi ve en önemlisi sık sık durup ne zaman hareket edeceği belli olmayan trenin kendisi. Gel de geçmişe dönme…

Tren benim köyümün de, hayatımın da, ailemin de tam ortasından geçer. Bir trenden öncesi vardır benim kişisel trajik tarihimin, bir de trenden sonrası. Rüyalarıma girmiştir, hayallerime sinmiştir, yazılarıma şiirlerime düşmüştür silüeti, kaderime yön çizmiştir tren. Raylar, lokomotifler, vagonlar, vagon pencereleri, akıp giden tren pencereleri ve bu pencerelerden bakan belli belirsiz insan yüzleri, tren düdüğü-sireni hepsi birer metafordur benim hayatımda. Hangisini anlatmaya başlasam ince ince hatıra patikaları belirir gözümün önünde.

Ben doğmadan geçmiş ilk tren hayatımın tam ortasından, ezerek, biçerek. Girdiği memurluk sınavını kazanan babamı yolundan çevirmiş, ‘’hayır’’ demiş, ‘’sen İstanbul’a gitmeyeceksin, çoluk çocuğun da gitmeyecek, sana Karaçamlı bir kader çizdim.’’ Kazanın adresi Karaçam’ın hemen çıkışındaki demir köprü. Kıl payı kurtulunan kaza ve alt üst olan hayat, hayaller. Karadır trenin ilk yazgısı bende. Acıdır, zalimdir.

Çocukluğumun trenleri köyümün tam ortasından geçti sabah ve akşam durarak. Hasreti bıraktı yolcuları götürdü. Gurbete insan uğurladık, askere Mehmet, bu küçük köy istasyonundan, şimdi yerinde yeller esen. Buharlı trene binerdik sabahın altısında, diğer adı da ‘’çuf çuf’’ olan. Yanlış hatırlamıyorsam, Mekece ile Arifiye arasında çalışıyordu bu tren. Bizi sabahın bu saatinde kaldıran ve Vagon Fabrikası’nda çalışan işçilerle birlikte yola düşüren çocukça meraklarımızdı aslında. Duruşu, kalkışı, çıkardığı kara duman ve ses, hatta kale duvarını andıran kapıları…

Akşam beşe doğru bir yolcu treni dururdu köyümüzde. Çocukça bir merakla yanına gider incelerdik onu. Hele hele bazen yük vagonları da eklemlenen bu trende gördüğümüz arabalar ne kadar albenili gelirdi bize. En büyük hayallerimden biri, bu arabalardaki direksiyonlardan birini söküp kendi ellerimle yaptığım dört tekerlikli oyuncak tahta arabaya monte etmekti.

Şeytanın kulağına kurşun, her yıl birkaç ailenin ocağına ateş düşürürdü çocukluğumda trenler. Köyü ortadan bölen tren yolunda ezilme tehlikesi yaşamayan yoktur köyümüzde. Aslında felâket bahsinde asfalt ve Sakarya Nehri ile yarışırdı trenler. Birkaç yıl önceki Ankara-İstanbul arasındaki hızlı tren uygulamalarında yaşanan kazaları bu güzergâhta oturanlar kolay kolay unutamazlar. Ne canlar yaktı o şark işi hızlı tren, eski ve yıpranmış raylar üstünde…

Nasıl unuturum çocukluğumda babamla yaptığım Karaçam-Doğançay arasındaki tren yolu yolculuklarını. Dükkânımıza çay ve sigarayı komşu köy, ki o zaman nahiye idi, Doğançay’dan alıyorduk. Yürüyerek gidip geliyorduk elbette. Bu güzel nahiyeye ulaşmak için iki alternatifimiz vardı; asfalt yol, demir yolu. Daha kısa ve kestirmeydi demir yolu. Çocuk muhayyilesinde tarifsiz ve kışkırtıcı çağrışımlara yol açacak kadar gizemliydi bu yol. Dağıyla, ormanıyla, ağaçlarıyla, patikalarıyla, taşlarıyla, her an önünüze çıkabilecek yaban hayvanlarıyla, ve dahi hemen kenarından akan Sakarya’yla… Benim için Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Antalya’sındaki ‘’deniz’’den farksızdı bu yol ve yolculuk. Dardı da bu hıyabana benzeyen güzergâh, öyle olunca, her an karşımıza tren çıkabilir tedirginliği de hiç bırakmazdı peşimizi. Dururduk babamla zaman zaman yol kenarındaki ağaçlarla dertleşirdik. Cebinden çıkardığı küçük çakı ve yanında taşıdığı meyve ağacı filizleriyle yaban meyveleri aşılardı babam. ‘’Ne gerek var baba, kim görecek, kim yiyecek, kim bilecek’’ dediğimde, ‘’kurt yer, kuş yer, olur ya insan yer, ‘O’ bilsin yeter’’ der, gülerdi. Önceki yıllarda aşıladığı yemiş vermiş incir ağaçlarıyla tanıştırırdı beni. Demir yolu hayal doluydu-yoluydu benim için çocukluğumda biraz da.

Gençliğimde İstanbul demekti tren benim için biraz da. Pazar günleri 18.30’da Adapazarı’ndan kalkan trenin yarısından fazlası İstanbul’da üniversite okuyan öğrencilerle dolu olurdu. Aynı durum Cuma akşamı 17.00’den sonra Haydarpaşa’dan Adapazarına gelen trenler için de geçerliydi. Üniversite yıllarımda tren yolculukları benim için okuma macerasının doyasıya yaşandığı zaman dilimleriydi de. Çünkü normalde iki buçuk saat sürmesi gereken yol, üç saat, dört saat, beş saat sürebilirdi. Bu da benim için TCDD’nin kitap okumak için sunduğu trensel fırsattı. Şunu da söylemesem çatlarım, gözlüğümün en az iki numarasını bu tren yolculuklarına borçluyum. Elekte bulgur eler gibi sağa sola gidip gelerek yoluna devam eden trenler, beynimi aydınlatırken gözlerimin ışığını tükettiler. Âh bir gün bir duyuru yapsak ve desek ki ‘’İstanbul’a trenle gidip gelerek üniversite okuyanlar şu gün şurada toplansın!’’ acaba Gar Meydanı alır mı bu insanları?

Şimdi yıllar öncesine gidip bir resim çekelim bu yolcuklardan birinden, ne dersiniz? Katılır mısınız bilmem ama kısa mesafelerde trenle yolculuk yapmanın ayrı bir tadı vardır bende. Bir iki saat içinde aynı kompartımanda oturduğunuz insanlarla arkadaş olur hatta dertleşmeye bile başlarsınız. Yine böyle bir yolculukta iki çocuklu bir kadın düştü hemen yan tarafımdaki koltuğa. Çocuklardan biri küçük ve laftan anlamıyor. İnanır mısınız, Haydarpaşa’da ağlamaya bir başladı tâ İzmit’e kadar hiç susmadı. Kadın bize karşı mahcup bir edayla ne yaptıysa kâr etmedi. Sonunda imdadına İzmit’ten trene binen bir polis memuru yetişti. Bunu fırsat bilip polisi çocuğa gösteren kadın “ağlamaya devam edersen polis amca seni hemen tutuklayıp karakola götürecek” dedi. Çocuk sustu. Oh dedik içimizden, rahatlamıştık. Çocuk sustu susmasına da bu sefer polis amca başladı konuşmaya... “Siz anneler çocuklarınızı küçükken hep böyle polisle-askerle korkutuyorsunuz, sonra da çocuklar büyüyünce bize düşman oluyorlar, sizin bu yaptığınız çok ayıp, çok yanlış...” Bu sefer Adapazarı’na kadar polisi dinledik. Tren toplumsal hayatın aynasıydı aynı zamanda, siviliyle, memuruyla. Hele bir de yaşanan yer Türkiye ise…

Hâsılı, biz trene geç kalmış bir milletiz, bundandır bütün bu kompartımanlarda yaşananlar, bu yüzdendir biraz trenlerin istasyonlara zamanında gelememesi, son istasyona saatinde ulaşamaması, keyfinden taviz vermemesi. Eskişehir’den Ankara ve Konya’ya seyahat ettiğim hızlı treni gördükten sonra az sitem etmedim bugüne kadar trene yol açmayanlara, sadece marşlarda sesini yükseltenlere.

Hayatın ve dünyanın gerçeklerinden çok ideolojilerin öne çıktığı konularda hep yaşadık biz bu gecikmeleri. ‘’Kara tren gecikir belki hiç gelmez’’ türküsü yerine ‘’Tren gelir hoş gelir’’ türküsünün sesi yükselmeliydi bu topraklarda.

‘’Oğlum Mernus

Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun.’’ diyen Bedri Rahmi’ye sormak geliyor bazen içimden, ‘’ya tren Bedri Rahmi ya tren, ona yetiştik mi?"

Prf.Dr. Muharrem DAYANÇ

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile