Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet
   futbolfelsefesiHer çağın kendine ait bir dili vardır. Bu dille konuşur insanlar, bu dile hakimiyetleri oranında ses verirler dünyaya. Devrinin dilini konuşur Mevlana. Şiir yazar, derdini şiir diliyle hikâyeleştirir. Ya bugün yaşasaydı Hazret? Roman yazardı bence, postmodern dünyanın kahrını ancak roman çekebilir. Şiir incelik ister, sezgi ister, aşk ister, çile ister, rafine bir dil ister. Günümüzün geveze ve yapay dünyasında miadını doldurmuştur şiir. Mekanikleşmiş bazı Avrupa ülkelerinde artık şiirin yazılmıyor olmasına hiç mi hiç şaşırmıyorum bu yüzden.
Her çağın kendi dili var dedik, peki bu çağın dili, dilleri ne ola ki? Gelin hep birlikte düşünelim. Dünyanın neresine giderseniz gidin, aynı terim ve kavramlarla anlaşabileceğiniz kaç ortak alan var? Şöyle inceden inceye düşündükten sonra sinema geliyor aklıma, müzik geliyor, ekonomi geliyor. Daha geniş ifadeyle bazı bilim ve sanat dalları geliyor… Bütün bunlarla birlikte spor geliyor ama özellikle de futbol geliyor.
Kabul edin veya etmeyin çağımızın ortak dillerinden biri futbol. Yoksa, dünyanın en ücra köşesinde oynanan bir futbol maçını, oturduğumuz koltukta bu kadar coşku ve heyecanla nasıl izlerdik? Sokaktan mahalleye, köyden kasabaya, şehirden metropole dünyanın her yerinde anlaşılan bir ‘’futbol dili’’nden bahsediyorsak, bu fenomeni ciddiye almak zorundayız.

Futbol terimleri sosyal hayatımıza da sızmış durumda. Umudu kestiğimiz bir hasta iyileştiğinde ‘’direkten döndü’’ diyoruz. Her şey olabilir anlamında kullanmıyor muyuz ‘’top yuvarlaktır’’ deyimini. Biraz argo da olsa, ‘’pas vermek’’ iltifat etmek, ummadığımız birinin yüzümüze gülmesi demek değil mi? ‘’Topu taca atmak’’ konunun dışına çıkmayı imlemez mi? ‘’Trübinlere oynamak’’, popülizm yapmak anlamına gelmez mi? ‘’Jübile yapmak’’ ve ‘’ofsayta düşmek’’ hepimizin diline pelesenk olmadı mı?
Futbolu tartışmaya devam edelim: Milli takımlar bağlamında düşündüğümüzde uluslararası yarıştır, rekabettir futbol. Yerelde sokağın dilidir. Modern hayatın bir köşeye sıkıştırdıklarının egemenlere dil çıkarmasıdır. İsyandır haddizâtında. Kutsalı elinden alınmış insanın, denizi arayan damla gibi, ruhunu arındıracak bir topluluk arayışıdır. Aidiyet isteğidir. Baki ve uhrevi olana yan bakıştır, günün ve ‘’an’’ın kutsallaştırılmasıdır. Hâsılı çağdaş bir şizofrenidir futbol.
Böyledir böyle olmasına ama, ben futbol takımlarını milletlere benzetirim hep. Bu bağlamda ilginç bir metafordur futbol. Devam edelim, her milletin bir asli unsuru vardır, futbolda sahaya çıkan on bir kişiye benzeyen. Defansı vardır, gol yememeye çalışan ve savunan. Bu hat, bugünü, geçmişin değerleriyle harmanlamaya çabalayanlara teşbih edilebilir. Orta saha, orta yolcularla; forvet, sürekli yenilik peşinde koşanlarla tevil edilebilir. Bir de yedekler vardır, onlar ihtiyaç duyulduğunda hatırlanırlar. Kendilerine ihtiyaç olmadığı sürece yedek kulübesine mahkumdurlar. Neyse, futbol takımı ile millet arasında, genel anlamda bu kadar paralellik kurmak yeter de artar bile, benim asıl vurgulamak istediğim bu değil. Bir futbol takımında (bir millette), o takımı (o milleti) taşıyan as futbolcular (kahramanlar, dahiler, bilgeler) vardır. Onları çıkardığınızda takım birden sıradanlaşır. Messi, Xavi ve İniesta olmadan Barcelona neyse; Ronaldo, Bale ve Ramos olmadan Real Madrid neyse tam da öyle. Hatta biraz abartalım, sadece Messi ve Ronaldo’yu çıkarın bu iki takımdan, ne demek istediğimi yine anlarsınız. Bu insanlar fark yaratan insanlardır. Futbol takımlarında olduğu gibi, milletlerde de fark yaratan insanlar sanatçılardır, devlet adamlarıdır, bilim insanlarıdır, bilge insanlardır, hasbi insanlardır. Bu insanlar milletlerini iyiye, güzele, doğruya hatta geleceğe uçuran kanattırlar. Bunlar, bunların topluma kattığı değerler yoksa, milletler bütün ışıltılarını kaybeder, sıradanlaşırlar. İçinde yaşadıkları dünyaya katkı sağlayamaz hâle gelirler. Varlıkları ile yoklukları arasında fark kalmaz. Hâsılı aslar sahaya çıkmayınca, devreye girmeyince milletler bayağıya, basite, aktüele ve yapay sorunlara teslim oluyorlar.

Futbol sevgisi bende çok derinlere iner.
1980’li yıllar. Sokağın her iki tarafına kale niyetine ikişer taş konur, takım kuracak çoğunluk sağlanamazsa arkadaşlar evlerinden tek tek toplanır, gazozuna maçlar yapılırdı. Gece yarılarına kadar uzardı maçlar. Zifiri karanlıkta, topu gözden kaçırmayan cin-gözlerimize yarasalar bile özenirdi.
Sonra bir gün eğlence olmaktan çıktı futbol. Bacasız endüstriye dönüştü. Futbolcular alınan, satılan, pazarlanan birer üründü artık. Futbol kanonları oluştu sonra. Mustafa Denizli’ler, Fatih Terim’ler, Yılmaz Vural’lar; Ali Şen’ler, Süleyman Seba’lar, İlhan Cavcav’lar türedi.
Çocuk aklım futbolun sadece top peşinde koşmaktan ibaret bir eğlence olmadığını anladığında iç dünyamın da evrim geçirdiğini hatırlıyorum.
Tam da bir örnek vermenin zamanı. Sakaryaspor ligin tozunu attırıyor. (1980’li yılların sonu) Kalede Engin, defansta Turan, orta sahada Oğuz, Serdar, ilerde Aykut Kocaman. Bu futbolculara Nezihi’leri, Sinan’ları, Tuna’ları, Kemal Yıldırım’ları, Özcan’ları eklediğinizde ortaya güçlü ve göze hoş gelen bir futbol oynayan takım çıkıyor. Kıl payı kaçan şampiyonluktan sonra Fenerbahçe parayı bastırıyor ve Sakaryaspor’un kolunu kanadını kırıyor. Turan, Oğuz, Serdar ve Aykut Kocaman, dördü bir arada Fener’e transfer oluyorlar. Bunlara Rıdvan ve Hasan Vezir gibi futbolcular da eklenince bir sonraki yıl Fenerbahçe gol rekoru kırarak açık ara şampiyon oluyor. Para güce, güç şampiyonluğa evriliyor.
İşte o zaman anladım ki nehirleri durdurmak, dondurmak mümkün değil, onlar akmak için varlar. Denizler onların suyuyla beslenmek ve onları emmek için var. Yani daha büyük ve güçlü olana akıyor her şey bu dünyada.



Sözü uzattık, farkındayım. Ne diyorduk her çağ kendi diliyle konuşur. Bu çağın ortak dillerinden biri futbol. Bu asla bir abartı değil, dünyada en çok tanınan, hatta kendilerine en çok öykünülen insanlar futbolcular. Haritada yeri bilinmeyen ülkeler futbolcuları sayesinde bütün dünyaya caka satıyorlar. İşin bireysel eğlence boyutuna, ekonomik, sosyal, kültürel ve medyatik boyut da ekleniyor zamanla. Bazı sporcular ülkelerinin milli kahramanı oluyorlar. (Pele’ler, Maradona’lar, Platini’ler, Müller’ler…) Formaları insandan insana, bedenden bedene geçiyor. Çocukların, genç kız ve erkeklerin hayallerini süslüyorlar. İdol oluyorlar. Özenilen bu etiketin altında çağın ruhu yatıyor: Daha çok para, daha çok şöhret, daha ışıltılı hayat.



Çocukluğumun o masum futbol aşkını arıyorum. Futbol oynamak ve seyretmek için can attığım günleri özlüyorum. Dikkat ettiniz mi bilmem, artık senenin 365 günü ekranlarda futbol maçı var. Hemen her gün lotolarla, totolarla, bahislerle, alınan ve satılan maçlarla kumara da bulaştı futbol. Aklanan paralarla kirlendi futbol. Top dünyaya benzedi, dünya toplaştı.

Bir gün futbolun felsefesini yapacaklara ve dahi yazacaklara şimdilik bu kadar ilham yeter.
Porf.Dr. Muharrem DAYANÇ

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile