Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

toprakveinsanİnsanın macerası toprakta başladı ve toprakta son bulacak. Bütün bir yaşanmışlığı alacak kadar geniş bir sinesi var toprağın. İnsanı, insan kaldığı sürece olduğu gibi kabul eden, arındıran bir anne yüreğidir toprak… (Modern hayata uyarlarsak, ben buzdolabı diyeyim siz derin dondurucu anlayın toprağın soğuk sinesini.)

Elbette anlamaz bugünün insanı bizim toprakla olan maceramızı. Hatta abartılı bulur ondan yana söylediklerimizi ve dahi yazdıklarımızı. Ama ne yapabiliriz ki.. İlk annemiz oldu toprak, ilk beşiğimiz. İlk oyuncağımız oldu, ilk sırdaşımız. Bazen halı oldu altımıza serildi, bazen dam oldu üstümüze örtüldü. Gül sundu renk renk, koku koku sevgiliye giden yol oldu, yaramaz suya uydu bizi yutan sel oldu. Bazen aldığını bile vermedi cimri oldu, çorak oldu; bazen bire bin verdi, ambarlara sığmadı, doldu taştı.

Vatan oldu, ekmek gibi aziz oldu, öptük başımızın üstüne koyduk. Tam da bu yüzden ‘’toprağım’’ diye seslendik memleketlilerimize. Bir çakıl taşından bile vaz geçmedik onun, bir karışını dahi düşmana yar etmedik.

Nasıl anlatılır toprak? Bazen ‘’ana’’ olur Aytmatov dilinde romana hayat verir, bazen şiirdir Veyselce ‘’sadık dost’’ kavlince. Mevlana’da tevazunun ipek kanatlarını takar, Fuzulî’de Peygambere uhrevi kollarını açar, ilhamın ana kaynağı olur Yunus’ta, zira yüzü her daim toprağa dönüktür Yunus’un.

Arzın bağrında donmuş ve katılaşmış halidir o denizin. Denizin başını taştan taşa vurarak dalga dalga ulaşmak istediği menzildir toprak. Bulutların sırdaşı, yağmurun dostudur.

Ya benim hayatımda?

Umut serptiğim ovaydı. Çocukluğum, gençliğim üzerinde geçti. Bazen çamur çaldı alnıma belki ama derman da oldu yaralarıma, hakkını yiyemem. Gün oldu kirlendim arındırdı beni.

Genç bir adam. On dönümlük tarlayı iki öküzün çektiği sabanıyla tek başına sürüyor. Bir yandan yanık yanık türküler söylüyor, bir yandan toprağın sinesini açmaya devam ediyor. Günlerce sürüyor bu telaş, toprağın gönlüne yapılan yolculuk. Sakarya onu dinliyor uzaktan uzağa, ondan yanık sesler götürüyor Karadeniz’e. Bir gurbetten öbür gurbete çizgi gibi uzayan yollar onun hayallerini taşıyor İstanbul’a, Bursa’ya. Hele hele akşama doğru, hava karardıkça, daha belirgin hâle gelen şehir ve şehrin ışıkları içindeki yarayı daha bir kanatıyor. ‘’Bir gün’’ diyor, ‘’ben de’’ diyor, ‘’orada’’ diyor, ‘’büyük okullarda’’ diyor, ‘’okumak’’ diyor… Diyor demesine de, kendi de inanmıyor bu hayallere, inanamıyor. ‘’Sen’’ diyor, ‘’toprağa’’ diyor, ‘’dön’’ diyor… Ama ‘’hayal senin neyine’’ diyemiyor. Onunla yaşıyor çünkü, onunla nefes alıyor. Umuda giden yolun hayallerden geçtiğini hiç unutmuyor.

Hiç durmuyor içindeki ses; ‘’öyle uzak hayallere dalma’’ diyor, ‘’dur hele’’ diyor. Başı öne eğiliyor dağların, dizlerinin bağı çözülüyor yıldızların, yetim soluğu gibi sesi çıkmıyor rüzgârın.

Elindeki tohumla konuşuyor, mısır tohumuyla. En yakından tanıdığı o çünkü burada toprağın. ‘’Sen nasıl bir cevhersin arkadaş’’ diyor, ‘’küçücük bağrında dünyalar saklı’’. ‘’Toprağın sinesine döküyorsun içini ve yeşil yeşil gülümsüyorsun bir müddet sonra gökyüzüne. Sen mi toprağa hayat veriyorsun, toprak mı sana can veriyor? Yoksa ikiniz bir araya gelince mi sırrı çözülüyor kurumuş rüyaların?’’

Genç adam şöyle düşünüyor: ‘’Bir usta bulsak. Her şeyiyle ona benzeyen ve hammaddesi plastik olan mısırlar yaptırsak. O kadar benzese ki bunlar birbirine bakanlar, görenler, tutanlar, ekenler fark etmeseler birinin gerçek diğerinin sahte olduğunu. Sonra o plastik mısırlar serpilse toprağın sinesine. Yine, yeşil yeşil mısırlar, bereket yüklü mısır koçanları yükselir mi toprak ananın bağrından?’’

Düşünüyor ve diyor ki; ‘’Kış güneşine kanan erik çiçeği gibi, hayatta da birçok şeyi kandırmak mümkün, insanı bile, ama toprak aldanmaz’’. Evet toprağı kandıramazsınız. Sırrını nankör varlıklara, sahte yaratıklara açmaz toprak, sırdaş olmayı hak edene, özünü kaybetmeyene meyleder.

Neden sonra karar veriyor, kabul ediyor ve inanıyor genç, toprağın da can taşıdığına. Onun da bir bir toprağa tutunuyor hayalleri. Büyük büyük şehirlerde koca koca okullara gidiyor, kalın kalın kitaplar okuyor, romantizm denen bir akıma rastlıyor oralarda. Bu düşünceye inananlar toprağın da bir ruhunun olduğunu iddia ediyorlar. Evet onun da can veren, yeşerten, yaşatan, arındıran, sır tutan bir ruhu var, diyorlar. Toprak da canlıdır, hem de hayat verecek kadar canlıdır.

Devam ediyor düşünmeye genç. Aslında yediklerimiz, içtiklerimiz, hatta yaktıklarımız da biraz toprak diyor. Güneşi içmiş, suya doymuş toprak. Elmadaki toprak, kirazdaki, erikteki toprak, sütteki ve sudaki toprak.

Hiç bitmiyor gencin toprağa olan yakınlığı, hasreti. İnsana benzetiyor onu hep. İnsanlığın nüvesi olan anneye, hayatı yaşanılır kılan dosta ve bütün hayallerin kendisine çıktığı sevgiliye.

Ya toprağı nadasa bırakmak. Dinlendirmek. Bir dahaki sefere daha gür çıksın sesi diye. Oruç tutturmak belki ona, perhiz yaptırmak. Demlendirmek ruhunu.

Kendi diliyle hep nasihat etti toprak. Bereket yalnızlıktan geçer dedi, sessizlikten geçer, özlemek ve özlenmekten geçer. İnsanlığın kurtuluşunu fısıldadı sonra, büyük gürültüde geri döndü sahipsiz ses. Toprakta kendini nadasa bıraktı.

Prof.Dr. Muharrem DAYANÇ

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile