Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

salihamalhun copyBir çok zaman ben de düşünmedim değil zamanın şu kesitinde kalemimin niçin bir gölge gibi görünür olmadığını... Konulmak istenen kaplardan ve kalıplardan buharlaşıp, vitrinlerden kendini aşağı attığını…

Daha ilk kitabı çıkan bir ergen dahî artık çok büyük ve derin bir edip edasıyla pekâlâ kitabı, yazarlığı, san'at ve edebiyat dünyasına dair usturuplu ve kişilikli mülâkatlar verebiliyor.

Oysa bana gönderilen ilk mülakatın, ilk sualinde tökezleyiverdiğimi hatırlıyorum.

“ İlk ne zaman, kaç yaşında yazmaya başladınız?”

Buna verecek cevabım kocaman bir suskunluktan başka bir şey değildi. Çünkü ben “yazarak” başlamamıştım ki anlatarak başlamıştım. Konuşmaya başlamadan evvel kelime üstü sözlerle, konuşmaya başladığımda ise hikâyeler, masallar anlatmaya başlamıştım. Çünkü baktığım ve gördüğüm her şey, çocuk gözlerimde bin bir gece masalları gibi bir hikâyeye dönüşüveriyordu. Bu sebeple bazen kendi kendime, bazen de evde, okulda hikâyeler anlatırdım. Bir çiçeğin böcekle ve bulutla arkadaşlığını, toprağın altındaki altın sarayları anlatırdım.

Milliyet Çocuk Dergisi’nin açtığı masal yarışmasında birinci olmamla önüme yepyeni bir kapı açmıştı Yalvaç Ural. İlk Upanişadlar’ı okutmuştu bana, sonra dünya edebiyatına dair klasikleri. Diyebilirim ki sol cenâhın pınarında yeşillendim ilkin. İyi mi oldu bu? Yıllar sonra İslâmi içerikli bazı çocuk dergilerini gördüğümde, bu dergilerle tanışmış olsaydım dimağımın asla gelişemeyeceğini hatta sersem gibi bir şey olacağıma kanaat getirince anladım.

Biz ağabeylerimiz gibi “sağ-sol” ideolojisi ile büyümedik. Fakat içinde bulunduğumuz muhitte de artık ideoloji haysiyeti ile yazan ne bir sağcı ne de bir solcu kalmıştı. Târihini bilmeyenlerden devrik cümleyi ve “imgelemi” bir ilericilik iksiri olarak devraldık. Başımıza bu koca imgelemler kadar metaforlar düştü sonra.

İslâmi hidâyet romanlarıyla tanıştık. Kafamıza metafor düşmese de bir gecede, bir anda içine düştüğümüz hidâyet bulutunun içinde ayağımız yerden kesildi, ertesi gün örtünüp büründük, beş vakit yetmeyince üzerine beş vakit daha koyduk…

Derken kader rüzgârları bizi oradan oraya savurdu. Biz bu rüzgârda savrulurken ilkesiz ve ülküsüz garip bir edebiyat ortamının içinde bulduk kendimizi. Şimdi sağcılık yoktu ama “sağ(ı)cılık meşhur ve mecburdu. İktidârın mecburi nimetlerinden faydalanmak üzere yirmi kilo ağırlığında, hatta ağırlığınca para eden bol eskitme fotoğraflı kütleler imâl eden sınıf çıktı ortaya. Böylece “sağmacılar” da bir semt olmaktan kurtularak ismini bu edebiyat ve şıracı, bozacı, boyacı veznindeki sanatçı güruhuna bıraktı.

Ölüp gitmiş yazar ve şairler zaten artık para etmediği içün selâmun kavlen gelmeden evvel yaşayanlar hakkında anma ve baygınlık geçirme etkinlikleri icâd edildi. Gerçi bunları göreceğine adamlar ölse daha iyiydi. İşin en ilginç tarafı da işin içinde “iktidar nimetleri” olunca “solcular ve sağcılar” birbirlerini bu salonlarda ağırlayıp koyun kuzuya karışan manzaralar oluştu.

Bu akıma fazla dayanamayarak cezbeye gelen ekran şairleri de adına “fon” denilen ciyaklama türü bir mûsiki eşliğinde şiirler, mensureler icra etmeye başladılar. Biz artık bir Yahya Kemâl şiirini bile bu en baba, en arabesk şartlarda dinleme, aşk etme şansına sahip idik.

Ağzıyla şiir, gözleriyle de velfecri ve yakın felekleri okuyan ve yakasını hatun hayranlardan bin bir zorlukla kurtaran Yusûfların kahramanlıklarına, gerdan kırıp, göz süzerek en kalbi ve derin şiirleri okuyan dilberlerin zamânına yetişebildiğim için yine de kendimi çok şanslı addediyorum.

Öyle ya.. Şimdi san'at ve edebiyat demek, şiir demek, bu san'ata aşk derecesinde bağlı hatta aşk derecesinde çıldırmış bu kabil meczup ve meczubeler tarafından okunuyor olmakla mümkün.

Artık zaman ve şartlar bunu gerektiriyor...

Zaten meczûb ve meczûbe dışında san'atçı, şiir ve mensûre dışında da edebiyatta pek fazla bir edebî tür kalmamıştı.

Müslüman Türk Medeniyeti hiçbir devirde kendini; yani Türklüğünü, töresini, dilini, edebiyatını bu denli inkâr ve imha etmemişti…

Bu yüzden ne cevap verebilirdim ki daha ilk sualde mülâkata ben?

Sustum.

Ve kendimi Sâmiha Anne’nin, Yahya Kemal’in kıyılarına vurdum…

Yazar Hakkında

Saliha MALHUN

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile