Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

q muharremdayancŞehirler medeniyetlerin açık hava müzeleridir. Ne zaman yeni bir şehir görsem körleşmiş muhayyilem birden keskinleşir. Binalar, yollar, caddeler, mağazalar, istasyonlar dile gelir ve benimle sohbet etmeye başlar. İnsan türünü, coğrafyayı, tabiatı yeni tanıyormuşum gibi dikkatim sivrilir.

Hırvatistan, Slovenya ve Avusturya’da daha çok karanlıkta yol alan otobüsümüz Almanya sınırını geçtikten sonra belli belirsiz bir gün ışığıyla karşılaşmaya başlıyoruz. Dünya gözüyle gördüğümüz ilk Alman şehri burada yaşayanların ifadesiyle München (Keşişlerin yeri) bizim telaffuzumuzla Münih oluyor. Bir metropol Münih (Gross Stadt). Sadece şehir merkezinde bir buçuk milyon insanı misafir ediyor. Teknik Üniversitesi sayesinde teknolojiye başkentlik yapıyor. Üniversite; BMW, MAN ve Siemens’in genel merkezlerinin burada olmasının ana nedeni.

Avrupa’da hemen hemen her şehrin bir nehri var. İsar Nehri kenarına kurulan Münih, İkinci Dünya Savaşında altı ayda yetmiş bir hava saldırısına maruz kalıp adeta yerle bir oluyor.



Münih’e sabah saat beş buçukta giriyoruz. Bir süre tarihi binalar arasında ilerledikten sonra, şeffaf, camdan bir müze gibi tasarlanmış Mercedes-Benz binasıyla göz göze geliyoruz. Burada Mercedes’in bütün modelleri cam odacıklarda teşhir ediliyor. İlgimizi çeken bu binadan sonra, iri bir yapının altında kapalı bir alana sıkıştırılmış otobüs terminalinde duruyoruz. İnecek yolcuları indirip fazla zaman kaybetmeden tekrar yola koyuluyoruz. Bir süre tramvayla yan yana gidiyoruz. Ağaçların henüz yeşermemesinden, baharın buraya tam olarak gelmediğini anlıyoruz (Tarih, 17 Nisan).

Otobanda Nürnberg’e doğru yol alırken Bayern Münih Futbol Takımının dünyaca ünlü ‘’Allianz Arena’’sı gözümüze çarpıyor. Stadın mimarisinde, rüzgârda tüyleri savrulan havalanmaya hazır kül rengi bir kuş tavrı seziyoruz.

Bir ara sağ tarafımızdan hızla bir tren akıyor, ama görmemizle yok olması bir oluyor. Hem güneşin doğuşunu, hem de otobanda adeta ralli yapan arabaları seyrederken derin bir düşünceye dalıyoruz. Volkswagen, Almanca ‘’halk arabası’’ demek. Halkın her kesiminin rahatlıkla binebileceği araba yani. Bunun Almanya için doğru isimlendirme olduğunu somut olarak yaşıyoruz, çünkü yol, Mercedes, Porsche, BMW ve Audi’den geçilmiyor. Bu arabaların yanında diğer Alman arabaları Volkswagen, Opel, Ford biraz sönük (hakikaten halk arabası) kalıyor. Ne demişler; ‘’Taş olduğu yerde ağır.’’



Bir Bosna şehri olan Zenica’dan bindiğimiz otobüsten Nürnberg’de indik ve bu ülkedeki ilk şaşkınlığımızı burada yaşadık. İki taraflı, ama sadece ikişer otobüsün ancak sığabileceği büyüklükte olan ve yüksek binalar arasına sıkışan -ve üstü açık olup herhangi bir sokaktaki sıradan bir belediye otobüs durağını andırıyor- ‘’Nürnberg Ana Otobüs Terminali’’ Türkiyedekileri düşününce bize çok küçük ve komik geldi. Aslında komik olan ve küçük düşünen bizmişiz, çünkü Almanya’da otobüslerin saltanatı çoktan bitmiş ve onların yerini uçak, tren ve hızlı trenler almış. Bunu, şehir merkezlerinde karşımıza çıkan ‘’Hauptbahnhof’’lar (Şehir merkezlerindeki ana tren istasyonları) ile daha çok şehirlerin dışına yerleştirilmiş havaalanlarını gördükten sonra anladık.


Yüzde onu Türk olan yarım milyonluk bu şehir, geçmişte, Roma Germen İmparatorluğu’na merkezlik yapmış. İkinci Dünya Savaşı öncesi burada kalabalık Nazi mitingleri düzenlenmiş. Adolf Hitler’in Almanya’da en çok sevdiği yerlerin başında gelen bu tarihi şehirde, daha sonra bu insanı yargılayan Nürnberg Mahkemeleri’nin kurulması bize hayatın bir ironisi gibi göründü.

Nürnberg de içinden nehir geçen şehirlerden. Pegnitz Nehri, adeta bir çizgi gibi şehri ortadan ikiye bölüyor.

Nürnberg, İkinci Dünya Savaşı’ndan ağır hasarla çıkıyor. 1945’te, İngiliz ve Amerikan Hava Kuvvetleri bir saat süreyle şehri bombalıyorlar ve tabiri caizse şehirde taş üstünde taş kalmıyor.

Dostlarla gezerken geniş bir meydanında ‘’Nürnberg Kocakarı Pazarı’’ ile karşılaştık. Bu pazarın bizdeki halk çarşılarından/pazarlarından hiç farkı yok. Burada Almanların kuru ete olan merakına tanıklık ettik. Sucuk ve sosis çeşitleri görülmeye değerdi. Pazarda çanak-çömlek satanlardan tutun ‘’yok yok’’ diye tabir edilen yerlere kadar her türlü alışverişin rahatlıkla yapabileceği dükkâncıklar vardı.

Kaleye çıkmadan olmaz diyor ve ‘’Kaiserburg İmperial Castle’’a, yani Nürnberg Kalesi’ne tırmanıyoruz. Buradan bakınca şehir ayaklarımızın altında kalıyor. Kale çok yüksek değil, bu yüzden insanda şehrin ortasında kalmış izlenimi uyandırmıyor da değil. Dikkatle bakınca tarihi yapılar dikkatinizi çekiyor. Kentin tam ortasında Galata Kulesi’ni andıran bir bina var. Silüet, diğer Alman şehirlerinde olduğu gibi yine dini yapılar tarafından oluşturuluyor.

Seracılıkla birlikte bahçıvanlığın da ekonomik hayata önemli katkılarda bulunduğu bu şehirde sebze halini görme fırsatı da yakaladık. Haldeki dükkânların bir sırası yabancılara (İspanyol, İtalyan, Türk), bir sırası da Alman köylülerine ayrılmış. Sarmısağıyla meşhur bu kentin köylülerinin ekonomik durumlarının iyi olduğunu öğreniyoruz bu arada.

Sırada, diğerlerine benzemeyen farklı bir Alman şehri var, Frankfurt. Yedi yüz binden fazla nüfusuyla Almanya’nın ilk beşinde. İçinden nehir geçen ve İkinci Dünya Savaşında (1945’te) İngiliz uçaklarının bombaladığı bir şehir daha. Main Nehri buradan ayrıldıktan sonra Rhein ile buluşuyor.

Hemen söyleyelim Frankfurt bir işçi kenti değil. İkinci Dünya Savaşından önce Yahudi nüfusunun ağırlığının çokça hissedildiği bu şehir savaştan sonra da paranın merkezi olma niteliğini kaybetmiyor. Sadece Almanya’nın değil Avrupa’nın en önemli finans merkezleri burada. Dolayısıyla burası, bankalar, borsalar, ticari ve kültürel anlamda fuarlar şehri. Bal tutan parmağını yalar misali, Frankfurt, kişi başına düşen satın alma gücü bakımından da Avrupa’da ilk sırada. Alım gücü binaların kat sayısına da yansımış, Avrupa’nın en büyük gökdelenleri de bu şehirde yükselmiş.

Bir şehrin özellikle ticaret ve finansta bu kadar zirve yapmasının arkasında sağlıklı ulaşım imkânlarına sahip olmasının önemli bir payının olduğunu tahmin etmek hiç de zor değil. Hem karayolu, hem nehir yolu, hem demiryolu, hem de havayolu bakımından rakipsiz Frankfurt. İki tane havaalanı ve içinde yirmi üç peronun bulunduğu devasa tren garı var ki gerçekten görülmeye değer.

Frankfurt hal'ini de görüyoruz. Burası da alanında rakipsiz. Bahçesine arabamızı park ettikten sonra hal’e doğru yürürken duyduğumuz ilk sesli ifade Türkçe oluyor: Ne oldu lan … ! Kabzımalların yarısı Türk ve hal lokantasının bizdekilerden farkı yok. Daha önce görmediğimiz salata ve çorbası yapılan ‘’spargel’’ ile daha çok pasta yapımında kullanılan ‘’barbara’’ sebzeleri ile tanışıyoruz burada. Tıpkı yolda seyrine doyamadığımız, sos (senf), ilaç ve bio-dizel yapımında kullanılan, sarı yangınını andıran hardal bitkisiyle (tarlalarıyla) tanıştığımız gibi.

Hal’de dünyanın her yerinden ürün var; sivribiber, nar, beyaz kabak, portakal Türkiye’den; domates, havuç Belçika’dan; patlıcan Hollanda’dan; iri karpuz İran’dan; beyaz lahana İspanya’dan; elma Fransa’dan; küçük karpuz Panama’dan gelmiş.



Frankfurt’un merkezindeki ana tren istasyonunun hemen karşısındaki caddede gördüğümüz Türk marketleri ve yine bu caddede bulunan diyanet camisi elbette gözümüzden kaçmadı.

Bu kadarla bitmez Frankfurt, ama para/borsa bizi bozmadan bir de Türk şehri Köln’ü görelim dedik, yola koyulduk. Kim tutar bizi.

Bazı insanlar gibi bazı şehirleri kendinize daha yakın bulursunuz. Somut olarak açıklayamadığınız bir içtenlik gizlidir onların sokaklarında, caddelerinde. Bir anda o şehrin kalabalıklarına karışır kendinizi yıllardır orada yaşıyormuş gibi hissedersiniz. Bende böylesine içten bir duygunun oluşmasında, lise yıllarından dostum Ertan Gökmen ile çocukluk arkadaşım Osman Mısır’la uzun bir aradan sonra bu şehirde buluşacak olmamın önemli bir rolü var.



Bir milyondan fazla nüfusuyla Almanya’nın dördüncü büyük kenti olan Köln’den bahsediyorum. Başka uluslardan en fazla insanı misafir eden; kültür, sanat, ticaret ve eğlencede zirve yapan; aynı zamanda yine nehirli şehirlerden biri burası. Üzerindeki onlarca köprüyle Rhein, kente estetik bir tılsım katıyor. İkinci Dünya Savaşında (1942’de) Almanya sınırları içinde ilk bombalanan yer burası. Şehrin yüzde doksanı yerle bir oluyor bu saldırıda.

12. yüzyılda Kudüs, İstanbul ve Roma’dan sonra dördüncü kutsal şehir ilan edilen Köln’de hemen Kölner Dom’un (Dom Katedrali) yapımına başlanır. Yapımı altı yüz yıldan fazla süren bu yapı daha sonra bu şehirle ve şehrin silüeti ile özdeşleşir.



Dostlarla bu katedrale doğru yürüyoruz. Yolumuzun üzerinde bulunan Köln Centrum’da bir anons kulağımıza çarpıyor. Anonsun içeriğini merak ediyoruz. Çarşıdan geçip katedrale giden insanlar/misafirler son günlerde artan kap-kaç olaylarına karşı uyarılıyor. Bir yaşıma daha giriyorum. Daha sonra bu anonsun nedenini -çok emin olmamakla birlikte- öğreniyorum: Bulgaristan’dan gelen göçmenler. Bu şehirde yaşayan herkes, son birkaç yılda, Bulgaristan’dan bu kente (hatta bu ülkeye) gelen kişilerden adeta yaka silkiyor.

Üniversitesi ve spor okulu ile birlikte festival, karnaval, fuar, tiyatro ve müzeleri de meşhur olan bu şehrin, şöhreti ülke dışına taşmış bir de ‘’Türk Sokağı’’ var. Kendisine ‘’Küçük İstanbul’’ da (Keupstrasse-Mülheim) denen bu sokak, gerçekten İstanbul’u/Türkiye’yi aratmıyor. Sokaktaki mağaza/dükkân/ticarethane isimlerine bakmak bile ne demek istediğimizi anlatmaya yeter: Asmalı Konak, Kilim, Kervansaray Restaurant(ları), Akkuş Etli Pide ve Lahmacun Salonu, Büyük Harran Doy Doy, Nimet Grill, Hasret Baklava ve Yaş Pasta Salonu, Hanımeli Kahvaltı, Çiğköftem, Dürümcü Baba; Derya, Uğur Kuyumcu(ları), 1001 Alyans; Ayyıldız Telefon; Mis Halı Yıkama; Hürrem Boujiterie, Öz Moda, Özlem Gelinlik, Başak Çeyiz; Sağdıç İmport-Export; Kestir Gitsin Ber Ber, Hairstyle Nurten Abla, Bizim Berber, Tıraschcı vb. Dört yüz bine yakın Türk’ün yaşadığı (söylenen) yerde bu duruma şaşmamak lazım. Bu sayı içinde Sivas, Yozgat ve Trabzonluların ağırlıkta olduğunu söylemeyi unutmayalım.

Köln’e giden hemen herkesin, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yaptırdığı Köln Merkez Camisi DİTİB’e yolu mutlaka düşer. Bittiğinde dünyanın en büyük ve en güzel camileri arasına girmesi beklenen bu yapı, şimdiden göz kamaştırıyor. Külliye olarak tasarlanan DİTİB’de sosyal/bilimsel/kültürel/dini panel ve konferanslar düzenlenmeye başlanmış bile.



Dostlar, caminin yapımına destek veren zamanın belediye başkanı Fritz Scramma’dan bahsettiler. Hikâyesi içimizi burktu. Bu şahıs belediye başkanlığı sırasında Köln’e cami yapılmasına hem maddi hem de manevi anlamda büyük destek veriyor. İnşaat devam ederken -ki hâlâ devam ediyor- iki Türk genci, kazaen (trafik kazasında), bu insanın oğlunu eziyor ve ölümüne sebep oluyorlar. Kente cami yapılmasına karşı olup bu üzücü hadiseyi kendi lehlerine bir koz olarak kullanmak isteyenler başkanın yolunu tutuyorlar. Scramma, bu yüreği henüz soğumamış ve yarası/acısı taze baba, kapısına gelenlere iltifat etmiyor, ‘’o iş ayrı, bu iş ayrı’’ diyor. Bir süre sonra, Schramma’nın ölen oğlunun kız arkadaşının bir Türk ailesinin kızı olduğu ortaya çıkıyor. Hangi dinden, ırktan, meşrepten olursa olsun, insan olana, insan kalana şapka çıkarmak boynumuzun borcu olsun. Buna bütün ülkeler gibi Almanya da dâhil.

Gün zevale erince ver elini Leverkusen diyor ve dostumuz Osman Mısır’ın evine doğru yola çıkıyoruz. Köln’e on dakikalık mesafede bu işçi kenti. Maraş ‘’Pazarcık’’lılar damgalarını vurmuşlar buraya. İkinci Dünya Savaşından kısmen de olsa etkilenmiş Leverkusen. Rhein Nehri’nin geçtiği bu şehir Dhünn Vadisi’nde kurulmuş. Sanatsal faaliyetler için kullanılan Morsbroich Şatosu ile ünlü.

Üç yüz bine yakın nüfusu olan bu şehir modern bir görünüm arz ediyor ve yeni, gösterişli yapılarıyla dikkati çekiyor. Biz Pazarcık dedik, ama Kırşehir, Nevşehir ve Kayserililer de burada hatırı sayılır miktarda.

Şehrin oluşmasında, oluştuktan sonra ayakta kalıp varlığını sürdürmesinde etkili olmuş ana işletme Bayer AG. Uluslararası piyasaya sağlık ürünleri ve kimyasalları üreten bu firmanın bizde en fazla tanınan ve bilinen yüzü; ‘’aspirin’’. (Aspirin Bosna’da da beni yalnız bırakmadı.) Sağlık ürünleri üreten ve pazarlayan bu kuruluşta çalışan işçi sayısı geçmişte kırk bine kadar çıksa da bugün otuz binlere kadar gerilemiş. Bu gerilemede, pazar daralmasının yanı sıra, teknolojik gelişmelerin insan gücüne olan ihtiyacı azaltmasının da etkili olduğu düşünülebilir. Şehrin kaderi bu kuruluşun elinde, sanat faaliyetlerinden spor etkinliklerine kadar hemen her alana el atmış firma. Hatta, şehrin önemli bir bölümü, kendi işçileri için yaptırdığı oturma alanlarından (evciklerden) oluşuyor Bayer’in. Evler küçük, kiralar yüksek.

Yarın sabah Paris’e yolculuk var deyip erkenden yatıyoruz ve sabah kalktığımızda ilk işimiz Köln ‘’Türk Sokağı’’nda çorbalarımızı içip yola koyulmak oluyor.

Birkaç saatlik yolculuktan sonra, otobanın ortasındaki aydınlatma direkleri dikkatimizi çekiyor; yoldan görünen köy evlerinin hem yapıları hem çatıları değişik gelmeye başlıyor. Neden sonra anlıyoruz ki Belçika sınırını geçmişiz ve artık yeni/farklı bir ülkede yol alıyoruz. Avrupa birliğinin ne demek olduğunu şimdi daha iyi anladım diyorum içimden.

Almanya’da görmeye alıştığımız hardal tarlaları burada da bize sarı sarı gülümsemeye devam ediyor. Girişlerindeki levhalara şehir merkezlerinin nüfusunu yazmama âdeti, Almanya’da olduğu gibi, burada da devam ediyor. Oysa biz, her şehrin girişinde, pek güncellenmese de, o kentte yaşayan insanların sayısını gösteren levhaları görmeye alışık bir milletiz. Bu durum garip geliyor bize.

Yol kenarında üzerinde ‘’France’’ yazan tabelayı gördükten sonra Fransa’ya girdiğimizi anlıyoruz, onun dışında ülke değiştirdiğimizi belirten bir emare, iz, gösterge yok; otoban, olduğu gibi şekil ve çizgi değiştirmeden devam ediyor.

Fransa’ya gelene kadar herhangi bir yol ücreti ödemiyoruz. İlk defa, bu ülkeye girdikten sonra otobanda gişelerle tanışıyoruz. Kartımızı aldıktan ve yaklaşık iki saat yolculuk yaptıktan sonra ücret ödemek için durduğumuzda, yol ücreti olarak tam on dört euro (yaklaşık 45 ytl) ödüyoruz. Gözlerimiz fal taşı gibi açılıyor. Türkiye’de birkaç euro’luk otoban ücretleri için savurduğumuz kötü sözlerden dolayı yüzümüz kızarıyor. Nerden bilebiliriz bunun daha mukaddime olduğunu. Dönüşte yine aynı mesafedeki bir başka otobana yirmi üç euro daha ödüyoruz. İki farklı kısa kısa otobanımsı yolda ödediklerimizi de katarsak Fransa’da bir günde otobanlara ödediğimiz para kırk euro’yu geçiyor.

Bu pahalı Fransız misafirperverliğini konuşmaya ve Paris’in içine doğru yol almaya haftaya kaldığımız yerden devam edelim mi?

Paris bizi yazmadı ama biz Paris’i yazmaya ve anlatmaya kararlıyız, bilesiniz.

Beş saatlik yolculuktan sonra, Paris’e yetmiş kilometre kala, yorulmuş dimağlarımızı biraz canlandırmak/dinlendirmek için küçük bir mola verdik. Bu küçük molada o ana kadar yaşadıklarımızı, gözlemlediklerimizi konuştuk, tartıştık. Paris’in bende ova imajı bırakmaya başladığını söyledim hemen, çünkü sürekli geniş, bakımlı, yeşil ve sarı başakların uç verdiği bir düzlükte yol almıştık. Almanya’dan beri hardal tarlaları bize refakat etmekten vazgeçmemişti.



Bu kısa mola ve konuşmadan sonra geniş bir Paris tefekkürüne daldım. Paris’in şehir olarak zihnimde, gönlümde, fikrimde, irfanımda, hatta hocalık hayatımda nerede durduğunu düşünmeye başladım.



Paris, modernleşme tarihimizin hiç kuşkusuz ‘’ütopik’’ ve ‘’romantik’’ başkentidir. Victor Hugo, Balzac, Flaubert, Emile Zola, Baudelaire Paris’i direkt olarak hayatımıza soktular.



Baudelaire, röntgenini çektikten sonra dayanamaz ve ‘’Seviyorum seni rezil başkent.’’ der, Paris için. Çünkü Paris’in tüketilen, harcanan, israf edilen bir ‘’burjuva sermayesi’’ olduğunu bilir. Balzac’a da ayrı bir satır açmadan olmaz, zira ‘’Rus edebiyatı nasıl Gogol’un paltosundan çıktıysa, Fransız edebiyatı da Balzac’ın pansiyonundan (Vaguer pansiyonu) çıkmıştır.’’ sözü bir edebiyat tarihçisi palavrası değildir, önemli bir gerçeği imler. ‘’Goriot Baba’’sız da olmaz Paris…



Paris’in kültür tarihimizdeki macerasının kökleri 18. yüzyıla kadar iner. Bu şehir, Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi’nin 1721’deki seyahatiyle birlikte yazılı kültür tarihimizdeki yerini almaya başlar. Bu süreç, 1838’de, Paris’te sefaret kâtipliği yapan Mustafa Sami Efendi’yle devam eder. Buraya gitmek, burayı görmek, zamanla, Abdülhak Hamit’in hocası Hoca Tahsin Efendi’nin;



Paris’e git bir gün evvel akl u fikrin var ise



Âleme gelmiş sayılmaz gitmeyenler Paris’e, şeklindeki yaklaşımıyla birey olmanın/medeni olmanın olmazsa olmaz koşulu haline gelir. İkinci Meşrutiyete kadar neredeyse her aydın aynı türküyü çağırmaya devam eder. Ta ki, düşünce ve medeniyet tarihimizde Paris’le ilgili zihinsel kırılma yaşanana, Mehmet Akif, Asım’ı, romantik bir macera ve arayışın şehri Paris yerine kendince bilimin ve sağduyunun merkezi Berlin’e gönderene kadar… (Bu gönderişte siyasi, askeri ve bilimsel nedenlerin olduğu bilinen bir gerçektir. 1810’da Wilhelm von Humboldt tarafından kurulan Berlin Üniversitesi, modern üniversitenin dünyada ilk örneği olarak kabul edilir. Fichte, Hegel, Schopenhauer, Einstein, Bismarck, Marx ve Engels gibi birçok önemli insanın adı bu üniversite ile birlikte anılır.) Durum böyle de olsa Paris hep hayatımızda kalır.



Evveliyatı olmakla birlikte Osmanlı devletindeki örgütlü ilk aydın hareketi 1867 yılında Paris’te ete kemiğe bürünür. Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa, Mizancı Murat, Ali Suavi, Samipaşazade Sezai, Abdülhak Hamit hep bu kaynaktan beslenirler. Devrinin en önemli romancısı Ahmet Mithat Efendi birçok romanında pek de bilmediği bu şehri anlatır. (Paris’te Bir Türk, Cellât, Diplomalı Kız, Altın Âşıkları vb.) Modernleşme devri Türk roman ve şiirinin bir tarafı İstanbul’a bakarsa diğer tarafı hep Paris’e (b)akar.



(Aklımıza gelmişken soralım, Gaspıralı İsmail’in dört sene (1871-1874) Paris’te kalıp, devrin önemli romancısı Turgenyev’e sekreterlik yaptığını biliyor muydunuz?)



Modern Türk şiirinin kurucu şairlerinden Yahya Kemal’in, yaşadığı büyük kriz ve savruluştan sonra, özünü, ait olduğu dünyayı (evini) bulduğu şehirdir Paris. Tanzimat sonrası aydınlarımızın/münevverlerimizin/sanatçılarımızın yolu bir şekilde buradan geçer. Kimi ressam Osman Hamdi Bey ve Bedri Rahmi gibi resim atölyelerinde zaman eskitir, kimi Nurettin Topçu ve Cevdet Perin gibi üniversitelerinde diz çürütür, kimi Abdülhak Hamit ve Necip Fazıl gibi arka sokaklarında iz sürer. Ama hepsi stajlarını burada tamamlar. Ahmet Hamdi Tanpınar, Abdülhak Şinasi Hisar, Attila İlhan, Enis Batur, Nedim Gürsel, Demir Özlü yaza yaza bitiremezler bu şehri.



Kuşkusuz en trajik Paris Cemil Meriç’inkiydi. Onu ışığa ulaştıracak umut tünelinin ucuydu. Son çareydi denenmesi gereken. Bir kere daha aldı, vermedi Paris. Üstat çocukluğuna, Reyhaniye’ye kendi aydınlığına sığındı.’Ben görmedim Paris’i. Paris evde yoktu. Promete Kafdağı’na zincirlenmiş, ben hastaneye zincirliydim. Paris’de hastaneye zincirlenmek; hastaneye ve karanlığa. Kenzven geceleri… Kenzven’de her gün gecedir. Paris okuduğum romanların en tatsızı, en namussuzu, en kahpesi.” derken Kenzven’deki ‘’Quinze-Vingts’’göz hastanesinden ışıksız dönmesini anlatır.







Modern edebiyatla uğraşan bir insan olarak Paris’i görmek, kısa süreliğine de olsa sokaklarında dolaşmak, ışıltısı gözümüzü kamaştıran aydınlığının arkasına dolanmak, hem heyecan verici hem kışkırtıcıydı benim için. Düşünün bir kere, hayatlarını ezbere bildiğiniz, yazdıkları üzerinde yıllarca kafa yorduğunuz birçok sanatçının/bilim insanının yürüdüğü yollarda yürüyor, baktığı binalara bakıyor, anlata anlata bitiremedikleri yerleri görüyor, gözlemliyorsunuz. Daha ne istersiniz ki talihten?



Moda, lüks ve şatafatın başkenti Paris. Avrupa’da gözümüzün iyice alıştığı nehirli şehirlerden. Seine Nehri ortasından akıyor. Üzerinde sayamadığımız kadar köprü. Hatta bu köprüler içinde dünyada korkuluklara kilit takıp dilek tutma âdetini başlatan Pont Des Arts (Sanatlar Köprüsü) şimdiki adıyla ‘’Âşıklar Köprüsü’’ de var.



Elbette ilginçtir, denizi olmayan bu şehrin armasının ‘’gemi’’ olması. Ben bunu duyar duymaz ‘’deniz özlemi’’ diye yorumladım, ne kadar doğrudur bilemem. Hatta Paris adının ‘’par’’ (gemi) kelimesinden geldiğini iddia edenler de var. Çoğu şehir efsanesi olabilir ama burada gemiyle ilgili söylenenler öyle az-buz şeyler değil. Paris için ‘’sallanır ama batmaz’’ sözünün kullanılması da yine denizle ilgili. (Dünya deniz Paris gemi, diye mi düşünmüşler bilmem ki…) Neyse geçelim.



Paris’te -öyle veya böyle- kendisinden söz edilmeyi hak etmeyecek neredeyse tek bina yok, ama bazıları sanki biraz öne çıkmış gibi, ‘’Notre Dame de Paris’’(Notre Dame Katedrali) bunlardan biri. Meryem Ana’ya adanmış bu gotik yapı 19. yüzyılda yıkılmak istenmiş. Victor Hogo, ‘’Notre Dame’ın Kamburu’’ adlı romanını bu duruma dikkat çekmek için yazmış. Bir edebi eser, bir tarihi esere kalkan olmuş ve katedral yıkılmaktan kurtulmuş. (Hemen aklımıza Emile Zola’nın ‘’Dreyfus Olayı’’ geliyor.) Yine ‘’Louvre Müzesi’’ ilk devlet müzesi olarak kendisine mutlaka zaman ayrılması gereken yerlerden.



Adını Yunan mitolojisindeki ‘’Elysion’’ ovalarından alan ‘’Champs-Elysees’’(Şanzelize) Paris’in şatafatını ve gösterişini temsil ediyor. Hem sayfiye yeri, hem alışveriş merkezlerinin yan yana sıralandığı teşhir salonu, hem de kafelerin insanlara nefes alma imkânı sunduğu dinlenme alanı/ortamı. Fransız romanının ana mekânlarından biri olan bu cadde Zafer Takı’ndan hafif meyilli bir yolla Concorde Meydanı’na (Place de la Concorde)kadar iniyor. Tersinden bakarsınız ince bir yokuş. Uzunluğu iki kilometreyi biraz geçen bu cadde Türk romancı ve şairlerinin her zaman ve her devirde gözdesi. Gerard de Nerval, Beyoğlu’ndaki kahveleri Şanzelizedekilere benzetir ki tersinden yapılan bu benzetme de ilginç.



Paris biraz da ‘’Eyfel Kulesi’’ demek. Herhalde Paris’e gidip Eyfel’i görmeyen ve önünde fotoğraf çektirmeyen yoktur. Fransız Devriminin yüzüncü yılı kutlamaları için düzenlenecek fuarın giriş kapısı olarak tasarlanan ve sadece yirmi yıllığına yapılan bu kulenin (ki 1887-1889 yılları arasında yapılmıştır) hâlâ ayakta durması öngörülemeyen bazı durumlar (yararlar) sonucunda olmuş. Bunlardan biri Atlantik ötesi haberleşmeye imkân tanıması.



Gustave Eiffel’in sahibi olduğu firmanın yaptırdığı kulenin mimarı Stephan Sauvestre. Fakat kuleye, hem Fransız halkı hem de sanatçı ve yazarları uzun süre ısınamamış, kaldırılması yönünde değişik kampanyalar düzenlemişler. Kule, ‘’sokak lambası’’ veya ‘’fabrika bacası’’nı andırması bahanesiyle Paris’te yaşayanlarca pek sempatik bulunmamış. Ne yalan söyleyeyim, bu durum bana gereksiz Paris kibri gibi göründü.



Yaşananların aksine kule, her yıl milyonlarca insan tarafından ziyaret edilmiş, Londra ve Tokyo’da da taklidî benzerleri yapılmış. Paradokstur Paris biraz da.



Parisle ilgili birkaç gözlem daha.



*Paris her şeyden önce bir dünya şehri. Burada her milletten insanla karşılaştık. Gördüğümüz polislerin önemli bir bölümü zenciydi.



*Burada daha çok Fransız yapımı arabalara rastladık: Renault, Citroen, Peugeot.



*Kentte, Cezayir, Fas ve Tunus’tan gelen Arap nüfusun toplumdaki ağırlığı hemen hissediliyor.



*Fransızlar, Almanları hâlâ affedememişler, bu yüzden Almanca sorulan soruları cevaplamak istemiyorlar.



*Paris’te her şey ateş pahası. Otobüsle iki saatlik şehir turu kişi başına 29 euro.



*Paris kendisinden yani bir şehirden fazlası. Eyfel Kulesi’nin arkasındaki parkın sonunda Bangladeşlilerin bir festivaline denk geldik ki çok ilginçti. Paris demek, küçük dünya demek biraz da.



*Paris alabildiğine yeşil; yollar, caddeler ve meydanlar çok geniş.



*Şehirde ciddi bir park sorunu var.







Bir Paris anısı:



Eyfel Kulesi’nin tam altında çember oluşturmuş büyük bir kalabalık arasından dalgın dalgın geçerken, önümden yürüyen dostum Hüseyin Başkaya’nın arkasına şakacı bir palyaço takıldı. Önce ne olduğunu tam anlayamadım. Sonra fark ettim ki Hüseyin ne yapıyorsa palyaço da aynısını yapıyor ve bunu gören kalabalık Hüseyin’e gülüyor. Hem de ne gülüş. Hüseyin’in dünyadan haberi yok. Palyaçoyu ‘’sen ne yaptığını sanıyorsun arkadaş’’ edasıyla arkadan dokunarak ve hafifçe iterek uyardım, ama hiç tınmadı. Durum bu minval üzere devam ederken palyaçonun anlayacağı dilden cevap vermeye karar verdim ve ben de onun yaptıklarını aynen taklit etmeye başladım. Anlayacağınız, onu kendi silahıyla vurdum. Bu sefer, ava çıkarken avlanan palyaçoya gülmeye başlamıştı herkes. Palyaço anında toz oldu ve kalabalık içinde kendisini kaybettirdi.







Hava kararmaya yakınken yola koyulduk. Burada doğru dürüst yiyecek bir şey bulamadığımız için bir an önce Mannheim’e varmak zorundaydık. Rhein Nehri’nin ortasından ikiye böldüğü şehri gündüz gözüyle göremedik. Ama şehir karanlıkta da bizde olumlu izlenimler, duygular uyandırdı.



İkinci Dünya Savaşında bombalanan şehirlerden biri olan Mannheim’de Amerikan birlikleri konuşlandırılmış.



Burası mucitler kenti. Carl Benzilk benzinliotomobiliHeinrich Lanz ilk traktörü,Julius Hatryilkroketuçağını burada bulup geliştirmiş.



Gece yarısı vardığımız Mannheim’deki ‘’Türk Sokağı’’ cıvıl cıvıldı. H2/G2 numaralı sokakta (şifre gibi) yemeğimizi yedik. Bu sokakta cağ kebabına kadar bütün yemek ve kebap çeşitlerini bulmak mümkündü.







Gördüğüm ona yakın şehir ve tanık olduğum birçok hadiseden sonra, özelde Almanya ve Fransa genelde Avrupa’nın bende uyandırdığı temel izlenim şu oldu:



‘’Her bina (veya her insan) domino taşı gibi birbirini tamamlıyor burada ve bu binalar (veya bu insanlar) organik bir yapı içinde birbirine eklemleniyor ve yükseliyor. Bunlardan birine bile bu düzeni/bu organik yapıyı bozacak şekilde dokunamıyorsunuz. Dokunursanız bütün şehir (bütün insanlar) bundan rahatsız olacak ve ahenk bozulacak hissi uyanıyor zihninizde. Üç kelimeyle ifade etmek gerekirse ben Avrupa’da; ‘’bütünlüğü, sürekliliği ve tamamlanmışlık’’ı gördüm.’’



Gördüğüm şehirler, ‘’biz binlerce yıllık bir medeniyetin devamıyız, geçmişin bugündeki temsilcisiyiz’’ diyorlar kendi dillerince. Hem de birçok siyasi, ekonomik, askeri çalkantı ve savaşa rağmen.



İkinci Dünya Savaşının Avrupa ulusları üzerindeki tahribatını, bu tahribatın, hemen her alandaki sarsılışın küllerinden neşet bulan yeniden uyanış ve diriliş rönesansını anlamadan yirminci yüzyıl düşünce tarihini anlamak zordur, düşüncesi belirdi beynimizde. (Almanya örneğinde görüldüğü üzere.)



Devrimler doğuran, devrimler ihraç eden, yüzyıllardır dünyanın her yerinden ve hemen her ulustan insanlar devşirip onları değiştiren-dönüştüren (medenileştiren!) Paris’i anlamak, anlatmak o kadar kolay değil, ama ilk görüşteki ve ilk izlenimlerdeki samimiyete hep inandım. Cesaretim biraz da bundan, hoş görüle.

Muharrem DAYANÇ

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile