Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

salihamalhun01Münekkid Çelebi’ye göre suskun bir kızım ben. Çok suskun... Yazdıklarım bir şey verebiliyor mu okura, bilmem… Zâten gerçek olan kabullenmek değil mi her şeyi?

Ben suskun değilim. Sâdece susup bekliyorum. Oysa yazar olmak susup beklemeyi değil, daha fazla hırsı, bütün kapıları zorlamayı, önemli köşecilere adından söz ettirmeyi gerektiriyor.

Şimdilik yazar olmaktansa yazıyor olmakla iktifa ediyorum. Çünkü edebiyat dünyasına bir keşif konusu olmaktan ölesiye korkuyorum. Yoğun bir şekilde okunan, tanınan ve bilinen bir yazar olmaktansa, tıp akademisine bağışlanmış bir kadavra olmayı tercih ederim.

Kaldı ki, bu kadar edebiyat münekkidi dahî senelerdir onlarca yazı yazdıkları yazarları lâyıkıyla anlayabilmiş ve onlarda ne bulduklarını bile bilmişler mi?

Evet, ele aldıkları pek çok yazar hakkında pek çok bilgileri var ve sorsanız bunları bir çırpıda sayabilirler. Ancak bilginin daha geniş bir “anlamaya” dönüşecekken kitâbi ve soğuk bilgiler olarak kalması neden? Sanki anlattıkları o yazarlar bilmiyorlar mıydı kendilerindeki eksikliklerin ve fazlalıkların neler olduğunu? Bana sorsanız, tenkidinize gerek kalmadan hepsini size tek tek sayarım. Zaten gerçek anlamda okuyabilseniz sık sık bu eksiklikleri dile getirdiğimi de rahatlıkla fark edebilirsiniz. Oysa yazarın bilmediğini bulmak değil midir gerçekte ve gerçek münekkidin görevi…

Lütfen! Gerçekten! Yeni ve hazîn bir hikâye olmak istemiyorum ellerinizde. Bumburuşuk bir nine olduğumda zamanında anlaşılmamış yazarlara yapıldığı gibi yaşarken ölmüş bir anma etkinliği törenlerinde bulunmak da istemiyorum!

Bu kaba saba psikanalizle bir yere varamayacağını artık anlamalı Münekkid Çelebi. Çünkü burası bir dünya… Burda sevmekten ziyâde korkuyor insanlar… Sevmekten ve bir sevgileri olduğunu göstermekten korkuyorlar. Kötü olmaktan değil, kötü bilinmekten korkuyorlar.

Kahramanımın sesiyle kendi sesim arasındaki ayarı bozarak ara sıra kızdırıyor olabilirim seni. Üstelik kahramanı konuşturmayı unutup kendimiz konuşuyor olmak yeni bir hikâyeci hastalığı değil ki… Biz ne söylesek, ne yapsak zâten kahramanımızın da onu söyleyip yapacağı işgüzarlığı bize büyüklerimizden geçti. Bulaşıcı ve müzmin bir dert yani! Çocuğuna aldığı oyuncak sazla kendisi oynayan bir baba gibi, sazı kahramanın elinden alıp kendi çığıran bir hücre moleküllerimizde mevcut!

Benim ve bizim bu acemi romancı ya da aceleci hikâyeci taraflarımız hakkında çokça şeyler yazabileceğine inanıyorum. Ancak sen de itiraf et, bütün o yoksulluk ve gözyaşı dolu romanların, film kahramanlarının hayâtından daha berbat değil mi bizim hayâtımız?

Bu sebeple sen de sabitleşmiş hikâyeme ikna olmuş olarak okuyorsun beni. Sen aslında benim bir cümlemi okumadan dahî o cümleyi tamamlayacak kelimeleri zaten çoktan biliyorsun. Böylelikle beni okumayı, anlamayı ve saf ruhumla karşı karşıya gelme büyüsünü kaçırmış oluyorsun.

Neden beni “derin” ve “sonsuz” bir “yalnız” olarak görüyorsun ki? Senin görevin bendeki soruların cevâbını bulmak değil, bendeki cevapları erteleyerek sonsuz bir soru olmamı sağlamak değil mi?…

Ben ne acıların çocuğu ne de kavramların ve sembollerin kadınıyım. Hikâyelerdeki Sude de ben değilim. Edebiyâtı tekrar hayatın içine iade eden bir koca aptal mıyım? Yazmak eylemi karşıdan sana nasıl görünüyor bilmiyorum ama benim için başlı başına bir “tecrübe”.

Aslında yeryüzündeki bütün hikâyeler bir ertelenmişlikten kaynaklanıyor. Bu sebeple ne geçip gidene şâhit olabilecek kadar görebiliyorum ne de yaklaşmakta olanı kavrayabilecek kadar zamânım var. Ben sadece acıyla anladıklarımı aktarıyorum okura, acıyarak sayıkladıklarımı değil.

İşte sana bir sır;

“Beni okumayı yazdıklarımdan değil, benim başkalarını nasıl okuyor olmamdan öğrenebilirsin…”

Saliha MALHUN

Yazar Hakkında

Saliha MALHUN

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile