Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

canakkalesavasiÇanakkale, Türk milletinin tâlihsiz bir şekilde dahil olduğu büyük harp içinde, tâlihinin döndüğü yerdir. 253 bin şehit vermek ve onlarla birlikte bir dârü’l-fünûn gömmek pahasına dönen, döndürülen bir tâlih...

Orada, Avrupa, Asya, Amerika, Afrika, Okyanusya bir araya gelmiş; dilleri, derileri, çehreleri farklı, fakat vahşette tamamıyla ortak bütün kavimlerin kaynadığı bir mahşer yaşanmıştır. Her büyük olay, kendi psikolojisi, kendi mantığı, kendi felsefî zemîni ve kendi tarihiyle beraber kendi edebiyatını da yaratır. Çanakkale Muharebeleri de kendi edebiyatını yaratmıştır ve bu edebiyat mahşerin şâhidi olmak gibi bir ayrıcalığa sahiptir.

Bu harbin çok büyük destanları yazılabilirdi. Bu harp, baştan aşağıya büüyük romanların, tiyatro eserlerinin, sayısız hikâyenin konusu olabilirdi. Fakat destan yaratmak için kahraman olmak yeter de destan yazmak için durup kendini dinleme şansına sahip olmak şarttır. Çanakkale cephesinin kapandığı 1916 yılı başından itibaren 1922 yılı sonuna kadar, daha yedi yıl savaştık biz. Oturup kendimizi dinlemeye vaktimiz de olmadı, fırsatımız da... Çünkü düşmemek için koşmak zorundaydık. Bir yazarımız, kurtlukta düşeni yemek vardır diyor. Kurtlar sofrasında sağ kalabilmek için yıllarca koştuk biz. Yıllarca ayakta durmak için didindik. Eğer bundan sonra Çanakkale’nin tam bir destanı yazılırsa, bu destan yıllarca süren bir büyük koşunun destanı olacaktır.

Böylesine kanlı, böylesine korkunç bir muharebenin edebiyatımızı etkilememesi elbette mümkün değildi. Harbin sosyal, siyasî, ekonomik sonuçlarından millet olarak etkilendiğimiz gibi, içine ateş düşen sayısız evlerde yaşanan trajedi de fert plânında her insanı etkileyecek boyuttaydı. Sanatkârlar ortak vicdanın sesidirler; bu kadar değişik ve çok yönlü tesirleri olan bir harpten, elbette, çok zengin ilhamlar alacaklardı.

Evet, Çanakkale’nin bütün bir destanı yoktur; fakat parça parça edebî metinleri vardır. Onların her birinde, cephenin ve cephe gerisinin hayallerini, hüsranlarını, ümitlerini, öfkelerini, nefretlerini, aşklarını, hasretlerini bulmak mümkündür.

Burada, çok fazla örnek vermemiz mümkün olmadığı için, Çanakkale Muharebelerinin edebiyatında rastladığımız duygu-düşünce-hayallere, işlenen temalara kısa dokunmalarla yetineceğim. Kullanacağım örneklerin tamamını manzum eserlerden ve hemen hepsini de 1915 yılına ait olanlardan seçeceğim.

Türk sanatkârı, Çanakkale Muharebelerini Türk milletinin diriliş mücadelesi olarak görmüştür:

Bu harb ile gövdemize yeni baştan can geldi;

Müslümanın yüzü güldü, Türk’ün alnı yükseldi;

Âlem gördü, Osmanlının hakikati bilindi,

Sahifeden haksız leke, kara damga silindi..

(Ispartalı Hakkı, 1915) mısralarında bu dirilişin haklı gururu ifade edilmiştir.

Fakat Türk şairi gururlanmakla kalmaz; harbin yıkıcı tesirlerini de büyük bir gerçekçilikle ve soğukkanlılıkla ortaya koyar; saldırıya uğrayan kendisi olduğu halde, neredeyse, insanlığa sıkıntı çektirdiği düşüncesiyle, üzgündür:

Kim bilmez ki bugün her muharebe

Mağlub kadar ziyan verir galibe

Niçin kanla mülemmâdır yer yüzü?

Niçin insanlığın yaslıdır yüzü?

(Fuad Hulûsî, 1915)

Bu şiirlerin birçoğunda, şanlı maziye dönüş ve millî-mânevî değerlere kuvvetle bağlanma tavrı vardır. Bu tavır, yoğun bir millet, vatan ve bayrak sevgisi hâlinde -ve iç içe girmiş olarak- tecellî eder:

Bu toprakta yatan demle babam

(Vatan)Ölürüm kabrine ayak bastırmam

Beni bugün için doğurdu anam

Kahbedir çekmeyen vata sevdası

(Ahmed Nedim, 1915)

Ey Oğuz oğlunun şanlı bayrağı

(Bayrak Gümüş ay yıldızlı anlı bayrağı

Gazâ günlerinin kanlı bayrağı

Yalçın kayaların zafer damgası

(Ahmed Nedim, 1915)

Çanakkale bir yangın yeridir. Düşmanın aylarca süren hücumları, yüz binlerce can almış, nice yüreklere ateş düşürmüştür. Maddî-mânevî bir yıkım.. Türk sanatkârı -tabiî olarak- bu fecî manzaranın müsebbiplerine öfke, kin ve nefret duymuş; bunu da bazan çok sertleşen bir üslûpla ortaya koymuştur:

Böylece ikisi olmuş söz birlik

El ele vermişler kurmuşlar dirlik

Birleşmiş nihayet apaşlık, itlik

Bakmış buna şaşmış hiss-i insanî

(M.Halit Bayrı: Âşık Çileli, 1915)

Kanalı doldurdu çürük molozlar

Geberdi hesapsız hayli domuzlar

...

Ey dinsiz Moskofkitapsız lâin

Habis vücudunun kalkması yakın

...

(Eyüplü Mustafa Şükrü, 1915)

Çanakkale’de savaşan Türk askerinin birinci ve ayrılmaz vasfı -hiç şüphesiz- kahramanlıktır. Gayet tabiî olarak, bu şiirlerin de en köklü tema’sı kahramanlıktır. Kahramanlık, inançla, fedakârlıkla, tevekkülle iç içe olduğu zaman yakıp yıkan kaba kuvvet icrası olmaktan çıkar. Türk şairi, kendi askerinde bu vasıfların tamamını görmüştür:

Türk, askerî esvâbını giyince kükrer

Allah Allah! Diye sarsılır gökler

İngiliz,Rus, Fransız sayılmaz hiç er

(Boyabatlı Mustafa, 1915)

Vatanının öz kuludur

Fedakârlık ona vergi

Kahramandır, er oğludur..

Düğün yeri sayar cengi.

(Ahmed Nedim, 1915)

Ne semâda ifrit gibi vızıldayan tayyare..

Ne dünyalık bir düşünce, ne bir korku, ne keder

(Ahmed Nedim, 1915)

Türk askeri, millî kültürünün ve dinî inancının tabiî bir unsuru olarak, şehitliği ister. Asker bilmektedir ki, şehit olmayı göze alamayan gazi olamaz. Bu yüzden, şehitlik bir hedef, bir emeldir:

Gazilik bir şandır şehitlik nimet

Zaten bu can da bize emanet

Verirsek bu yolda verilir cennet

Şehidin şüphesiz cennet mekânı

(İbrahimoğlu Ömer)

Türk askeri, elbette, sadece bir kahraman değil -bir savaş makinası hiç değil- rûhuyla, duygularıyla, günlük hayatıyla bir insandır. Onun da hasretleri, hüsranları, garipliği, mahzunluğu olur:

Şimdi henüz uzaklarda şafak söküyor!..

Yıldızlara baktım da hep yâd ettim sizi;

(Gariplik) Neden anne düşündükçe hayâlinizi

Tâ kalbime bir gariplik çöküyor?

(Hakkı Sühâ, 1918)

Sen ey yıldız, sen ey benim uğurlu can yoldaşım

(Hasret) Beni anan sevgilime selâm söyle, haber ver:

Varacağım çevresini kınalayıp yanına,

Batırarak İngiliz’in Fransızın kanına..

İşte o gün bize düğün bayramdır.

(Ispartalı Hakkı, 1915)

Bu temaları, duygu-düşünce-hayal temelinde, çok daha fazla örnekte görmek mümkündür. Fakat bütün bu duygu-düşünce-hayal varlığının bünyesinde toplayan Çanakkale Şehitlerine şiiri, bir bakıma, Çanakkale Muharebelerinin madde ve ruh çerçevesi olarak kabul edilebilir. O muharebelerdeki rûhun kökü, bu büyük şiirde asıl gıdasını bulmuştur. Bu sebeple onu daha genişçe gözden geçirmek istiyorum:

Şiir, Çanakkale Deniz Zaferi üzerine değil, düşmanın Çanakkale cephesini tamamen boşaltması üzerine, 1916’da yazılmaya başlanmış ve -büyük ihtimalle- aynı yıl tamamlanmıştır. Şiire başladığı zaman Âkif, resmî bir görevle, Arabistan’dadır. Çanakkale Muharebelerinin zaferle sona erdiği müjdesini Eşref Sencer Bey’den -ki ona da Enver Paşa telgrafla müjdelemiştir- alır almaz büyük bir heyecana kapılmış; bu harbin destanını yazmadan canını almaması için Allah’a yalvararak, hıçkırıklara boğularak ilk mısraları söylemiştir.

Şiir,

  1. Genel tablonun çizildiği giriş kısmı 16 mısra

  2. Düşmanın ana karakterinin tasviri 8 mısra

  3. Savaşın dehşetini tasvir 15 mısra

  4. Mehmetçik’in kahramanlığı 9 mısra

  5. Şehitleri tebcil ve gökkubbeden türbe 26 mısra

  6. Şehidin tarihteki yeri ve âhiretteki mekânı 10 mısra

olmak üzere 6 kısım (74 mısra)dan meydana gelmektedir. İlk 16 mısrada, muharebenin genel tablosu veriliyor. Bu tablo gerçek anlamıyla bir dehşet ve vahşet tablosudur.

Saadettin YILDIZ

1Buradaki “Moskof”la Rusların değil, Çanakkale’ye saldıran bütün düşmanların kastedildiğini ve hakaret için kullanıldığını belirtelim.

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile