Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet
(Okuma süresi: 3 - 6 dakika)
Daha önce okudunuz 0%

eskidencocuklarKim ebe kim sobe belli idi. Yağ satardık, bal satardık; ancak usta ölürse biz satardık.  “Elim sende” oynardık, kimin eli kimde belli idi ve o kadar âşikardı ki kimin kimi ebe seçtiği, sinsilik yoktu. Elinden geleni ardına koymamayı değil ardında tutmayı öğrendik; hainlik, hinlik, kötülük yoktu oyunlarımızda. “Yakar top” pek can yakardı ama herkes için aynı kurallar geçerliydi. Dikkatli ve çevik olmazsan “yanardın”. Sakındığımız “top”, göz önündeydi, ortadaydı; bizi “topa tutan”ı da gözümüz görürdü. Çabukluk, hız, isabet ve esneklik ama en önemlisi kurallara uymak şarttı. Ve her zaman “zor, oyunu bozar”dı. 

Sanal değildi oyun araçlarımız. Dokununca kuş sesleri çıkaran rengârenk tuşlar yoktu. Bir camın arkasına hapsedilmemiş bahçemizde sahici kuş sesleri arasında koşardık. Menüden seçilen sanal oyuncular yoktu. Biz varız meydanda kanlı canlı ve elimizde tuttuğumuz, sahici oyun araçları var: Top, ip, çelik, çomak, taş var. Ve hepsi kanaatkâr… Uyandığımızda başucumuzda bulmak ümidiyle bir çizgili topun rüyasına dalardık. File içindeki yeni topun kokusu hâlen sevincimizdir her hatırladığımızda. Tek tuşla değil, bileğimizin hakkıyla misketler “üttük”. Allı morlu mavili… İçindeki renklere, şekillere bakmaya doyamazdık. 

Dünyayı gurbet bilen bir medeniyetin evladıyız biz; değerler dünyamızın anahtar kelimeleri kalbimizin kapısını açtı oyunlarımızda. Dünya gurbet, biz garip, Hakk’a karip (yakın), bu göç kervanının yolcularıyız. Âşık Veysel’in de dediği gibi “İki kapılı bir handa” gidiyoruz gündüz gece. Göç kervanındayız hepimiz, dünyadan ahirete giden. Ve bir kapı eşiği kadar mesafe var arada. Bir kapı ardı kadar yakındır menzil. “Aç kapıyı bezirgân başı, bezirgân başı!” derdik hep bir ağızdan, var mı hatırlayan? Kervancısı, kapısı ve bezirgânlarıyla ne güzel oyundur bezirgânbaşı. Sırası gelen geçerdi kapıdan. Herkes sırasına, hakkına razı idi. Kapı hakkı ister bezirgânlar. Kapalı kapılar ardında değildir hiçbiri, yüzlerini saklamazlar ve “Arkamdaki yadigâr olsun.” derdik yüzlerine karşı. Yadigâr önemliydi. Arkamızda kalanlar önemliydi. Ne önemliyse hayatta ya da “ne önemli olsun” isteniyorsa onu bırakır çocuk kalbinin en derinlerine oyunlar.   

Şimdilerde çocuklarımız ne oynuyor, biliyor musunuz? Çocuk kalbinin en derinlerine ne bırakıyor oyunlar? Onların hayatında “ne önemli olsun” istiyor şimdiki oyunlar? Asıl siz, “ne önemli olsun” istiyorsunuz çocuklarınızın hayatında? Eminim, çoğunuz şu teknolojik oyunları aklınızdan geçiriyorsunuzdur şimdi. Çocukları yalnızlaştıran, bir ekrana kilitleyen ve hatta bağımlı yapan oyunlar geçiyor film şeridi gibi gözümüzün önünden. Okuma yazma öğrenmeden, son sürüm oyunlarda “level atlayan” çocuklarıyla övünen ana babalar görmüş de olabilirsiniz. Acaba o cicili bicili oyunlarda çocuklarımızın bilinçaltına nasıl bir dünya sunuluyor, hiç sorguladık mı? Bir de tabi bilinçaltı ile hiç uğraşmayıp doğrudan şiddeti özendiren, hatta gözümüze gözümüze sokan oyunların varlığı; dehşete düşürür insanı. Silahı ve katili seçip oyunu başlatıyorsunuz. Sonra şehrin caddelerinde ilerlerken yolunuza çıkan herkesi öldürüyorsunuz. Her öldürmede puan topluyorsunuz. Sanalı bile tüyler ürpertmeli. Oysa gözünü kırpmadan oynuyor çocuklar. İnternet ağıyla boğuyor insanlığımızı oyunlar. Gerçek katillerin yanında bu da ne ki, diyebilirsiniz. Ama biliyoruz ki hayatın provasıdır oyunlar. Öldürmeli-vurmalı-kırmalı oyunlarla başkasının hakkına saygı duymayı nasıl öğrenir çocuk? Paylaşmayı, yardımlaşmayı, uzlaşmayı nasıl öğrenir? Gördüğüne ateş ederek mi öğrenecek anlık karar vermeyi, kriz yönetimini? O sanal dünyada kendisine sunulan katil tiplerinden biriyle mi öğrenecek iş birliğini? Ki böylesi bir iş birliğine zaten “işbirlikçi”lik denir. Çocuğun kişiliği, zekâsı, bedeni ve ruhu üzerinde derin izler bırakır oyun. Bu kadar ciddi bir meselede maalesef oyuna geliyoruz. Yüksek insani değerlerle inşa edilmiş bir medeniyetin kapısını çocuk yüreğine açan geleneksel oyunlarımız; teknoloji hızıyla kalkıyor ortadan, siliniyor hafızalardan.

 “Allah’tan başlıyorum  / Şeytanı taşlıyorum.” diye başlardı sayışmacalarımız. İçinde “yalan” geçen tekerlememiz bile aslında bir doğruyu anlatır: 

“Portakalı soydum

Başucuma koydum 

Ben bir yalan uydurdum

Duma duma dum!”.  

Yalana şerbetli olan kişi hiç “uydurdum” der mi? Uyduramayız ki biz. İşte böyle hemen deyiveririz ardından: “Ben bir yalan uydurdum” diye. Yalanın biri de bini de birdir aslında. Ancak artık öyle bir oyun var ki yalanın bini bir para… Adı dilimize yabancı, içeriği de değerlerimize… Adı Batı’dan, içeriği bâtıldan… İnternetten herkes erişebilir bu casusluk-ajanlık oyununa. 5-6 çocuk bir araya geldi mi tamamdır, bir cep telefonu eksik… Hiç eksik olur mu! Bilmem kaç megabayt internet ile akıllar artık cepte… Oyuncu isimlerinin sisteme girilmesiyle başlar oyun. Cep telefonlarından her üyeye ajan olarak roller dağıtılır “otomatik”. Kimine “virüs”, kimine “servis” görevi atanır oyun yazılımı tarafından. Herkes takımını öğrenince “operasyon” başlar. “Virüs”ler birbirini tanır. Ama “servis”ler onları tanımaz. Ve oyun boyunca “virüs”ler “servis”leri kandırmaya çalışır. “Virüs değilim” der. Hatta masum “servis”lerden birinin “virüs” olduğuna inandırmaya çalışır herkesi. Algı operasyonu; kesintisiz sürer. Diğer “virüs” de ona yardımcı olur. Oyunun sonunda ise en iyi yalan söyleyen kazanır. Yalancı ve iftiracıların kazandığı bir oyundur bu. İnsanların gözünün içine baka baka yalan söyleyebilme başarısı(!) gösteren, galip gelir. Burada virüs olup kanımıza girmiş oyun. Ayak oyununa gelmişiz, ayağa düşmüş değerlerimiz, yalan olmuş. Yılan olmuş oyun. Neredeeeee “kapı-bezirgân-kervan”; nerede bunlar! Burada kapıyı “yalan-iftira” açıyor. Burada bezirgân da kervancı da kapalı kapılar ardında…  Burada yalan söylemesini beceremeyen “yanıyor”, yakar top “doğruluk” olmuş. Burada kıvrak zekâ; kandırmaya ayarlı ve çeviklik, hız “bir ayak üstünde kırk yalanın belini bükmektir”. Burada yalana göz “yuma yuma yum!”. Biz ancak “Körebe”de göz yumardık, üstelik etrafımızdakileri sesinden bile tanırdık. “Tavşan kaç” oyununda “tavşana kaç, tazıya tut” derken bile hem tavşan hem tazı aynı anda duyardı. Lafı ortaya derdik, iyi olan kazanırdı.  

 “Uykular ve güller arkasından / Oyunlar ki Allah’ın selameti” demiş şair Fazıl Hüsnü Dağlarca. Allah’ın selameti oyunlarımız vardı bizim. Masumiyetin zırhıydı onlar, çıkarıp attık bir bir. “Arkam önüm sağım solum sobe” dediğinde ebe; fırsatçılığı, uyanıklığı bertaraf edebiliyorduk. Ama şimdi, kural tanımayan oyunların ortasında yapayalnız kaldık. Oysa biz, çocukların el ele tutuşup döndüğü bir halkanın ortasında olmayı dilerdik. Ve o halkanın içinde hiç çıkmayalım isterdik çocukluğumuzdan, tıpkı rüyalarımızdaki gibi… 

Oyunlarıyla “çocukluğu”; silahlarıyla “çocukları” öldürdüler. Bir taraftan dijital savaş oyunlarıyla saldırıyorlar “çocukluğa”, diğer taraftan son teknoloji kimyasal bombalar yağdırıyorlar “çocuklar”ın başına. Tertemiz ellerinde top yok onların, küçücük kalplerinde büyük kurşunlar var. Gözlerindeki mendil, körebe oyunu için değil; sürü sürü İsrail askeri arasında karanlık bir oyunun ortasındadır Filistinli çocuk. “Beştaş” bulsalar esarete fırlatır hepsi. Saklambacı; işkence ve katliamdan kaçarak öğrendi Bosnalı çocuk. Ve şimdi Arakan’da “vahşi işkenceler”den saklanmaya çalışıyor masumiyet. Doğu Guta’da ise cansız küçük bedenler neylesin oyuncağı! Artık cennet bahçeleridir çocuğun oyun alanı. Açıldı cennetin kapıları ve arkalarında bıraktıkları “yadigâr”; insanlığın ayıbı oldu. 

Kural tanımayan oyunların ortasında yapayalnız kaldık. Oysa biz, çocukların el ele tutuşarak döndürdüğü bir dünyada olmayı dilerdik. Tıpkı rüyalarımızdaki gibi dünyayı çocuklara verelim. “Hiç değilse bir günlüğüne” demişti Nazım Hikmet, bizi aynı hayalde buluşturan şu dizelerde: 

“Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne

allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar

oynasınlar türküler söyleyerek yıldızların arasında

dünyayı çocuklara verelim”

Ve onların dünyasında hiç çıkmayalım çocukluğumuzdan. Kuralı olsun oyunların insanca. “Sağım solum sobe” dediğimizde arkadan iş çevirip “saklanmayanlar ebe” olsun. 

Feride TURAN

Not: Feride Turan'ın bu yazısı; aylık edebiyat dergisi olan "İstanbul Birnokta" dergisinin 209. sayısında, Haziran 2019'da yayımlanmıştır.

Yazar Hakkında

Feride Turan

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile