Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet
(Okuma süresi: 4 - 8 dakika)
Daha önce okudunuz 0%

yavuzsultanselim“Aşk ikliminde Selim kimdir, dedin. Kim olacak! Bir biçare, bir hakîr, bir bela-keş.”

Demiştim gerçekten de, onun Farsça divanını elime alır almaz. Yani tam olarak bu kelimelerle olmasa da, aynı anlama gelecek bir soruydu benimkisi. Ve kitaba göz gezdirirken göz göze geldik bu satırlarla. 

Şairse, hele bir de sultansa ciltler dolusu bilgi bulabilirsiniz onun hakkında. Ama hepsi üçüncü şahıs ağzındandır. “O” der hepsi. O; Anadolu’da Türk birliğini kurdu. O; Osmanlı topraklarını üç misli genişletti. O; “Hâdimü’l Haremeyn”… Yani fethettiği Mekke ve Medine’nin efendisi değil, hizmetkârı… O; şair, düşünür ve mutasavvıf… 

Bütün kitaplar “o” der. Ama şiirler öyle mi! “Selimî” mahlasıyla, yani takma adıyla yazdığı ve “Âleme benden yadigâr” dediği şiirleriyle muhatabınız oluverir bir sultan. O başka zamanda, siz başka zamanda; buluşursunuz aşk ikliminde bir anda. Şiirin memleketinde herkes aynı makamda... Gönüller aşk makamında… 

Parlak inciye benzettiği güzel şiirlerini en kalbi hislerle dizmiştir nazım ipliğine Selimî. Yüreğini açar bütün samimiyetiyle ve bize şöyle der: “Bana haset eden, gıyabımda yüz tane yalan söylesin zararı yok; ben onun gibi kötü sözlü ile bahse tenezzül etmeyeceğim.” Bugün de var sultanım, gıyabınızda yüz tane yalan söyleyenler. Ve kötü sözlüler ile biz de bahse tenezzül etmeyeceğiz şüphesiz. Biliriz ki “Yavuz”luğunuz hainlere, “Selim”liğiniz sadıklara. Hem “selim”diniz hem “yavuz”… Ve illa ki korkusuz… Öyle ki “Cihan benim başıma bela yağdırsın, eğer kıl kadar korkarsam Selimî değilim.” diyecek kadar. “Düşman askeri Kaf’tan Kaf’a kadar olsa Allah hakkı için o savaştan yüz döndürmem.” diyecek kadar. Şiir bu, mübalağa ediyor, diyen var mı aranızda? Eğer varsa keşke onu Çaldıran’da görseydi,  ordunun kalbine fitne ekenleri yıldıranda görseydi, bâtılın önünü kesmek için kılıcını kaldıranda görseydi, düşmanlarının benzini korkudan solduranda görseydi!

Ona haset edenler ile kendisinin durumu hakkında bakın ne demiş Selimî: “Selim bir bela dağıdır, hasut ise onun karşısında bir hırs şişesidir. Dağ ile çarpışan bir cam parçasının âkıbeti bellidir.”  Âkıbet kırılır elbet. Çünkü habis düşman anlayamamıştır bu fetihlerin niçin olduğunu. Anlayamamış ki Selimî şöyle demiş: “Ey Selimî, habis düşman, askerimizin fütûhatının İlahi bir tecelli olduğunu nasıl anlayabilir!” Nasıl anlayabilir, kısa süren dünya saltanatında aslında Yavuz Sultan’ın şu gayesini: “Yaptığımız bu seferler, çektiğimiz bu mahrumiyetler, bu perişanlığımız; gönüller huzur ve rahat içinde bulunsun diyedir.”

Düşmanlarına “bela dağı” olan Selimî’nin “Kalu beladan” beri “kırık kalbi, daima O’nun aşkıyla çarpar.” Bela, demişti ezelde. “Elestu bi Rabbi-küm?” sorusuna… “Bela” demiştik ezelde. Hani Rabbimiz bütün âdemoğlunu topladığı “bezm-i elest”te bizi bize şahit tutarak “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sormuştu.  “Bela (evet), şahit olduk (ki Rabbimizsin)” demiştik biz de. Araf Sûresi’nde hatırlatır sözümüzü Yaradan. Kaç zaman geçmiştir aradan… Niye sormuştu, ne zaman söz vermiştik, unuttuk mu yoksa ahdimizi? Hatırlamak için ayırır mıyız vaktimizi? Akıl unutur, kalp unutmaz. Derininde, en derinde kalbimizin… Hani vicdan dediğimiz yer var ya, -eğer kaybetmediysek- işte onun içindedir ahdimiz. Ahde vefa, sözüne sadık olmak; “kalu beladan” başlar bu yüzden. Bela’ya sadık olmayandan hiç beklenir mi vefa! Bir sözü tutmak içindir bir ömür. Bu ömür, Yavuz gibi bir sultana ait ise “Kılıcımın sabahını kınından çıkardığım zaman güneş gibi doğar ve cihandan küfür karanlığını gideririm.” diyecek ve söylemekle kalmayıp sözünü yerine getirecektir.

“Hadiselerin dalgaları bizi yerimizden kımıldatamaz. Dağ bizim aşk gemimizin demiridir.” diyen Selimî’nin yine -kendi ifadesiyle-  gönül binası içinde aşk şahı için yapılmış yüzlerce gam dağı vardır.  “Bizi melamet diyarında aşk kılavuzu gezdiriyor” dediği şiirlerinde birinci ağızdan onun kılavuzunu öğreniyoruz. Ve aşk yolunda kendini şöyle tanımlar Selimî:  “Aşk yolunda Selimî kimdir hiç biliyor musun? Bir dertli, bela diyarında bir abdal”  Mutasavvıf bir şair olan Yavuz Sultan Selim’in en çok tepki gösterdiği kişiler ise “riyakâr sufiler”dir. Onun “Riyakârca sûfilik ne zamana kadar sürüp gidecek.” sözü de bu bakımdan asla bir soru değildir. Zira dalkavuklara, söylediğinin aksini yapanlara, alınan karardan sonra yan çizenlere, kalleşlere, bozgunculara “sıfır tolerans”la “Yavuz” olmadan; dünyaya aşk sofrası diyen ve bütün halkı kendi sofrasında ağırlayan bir “Selim” olmak asla mümkün değildir. 

Selimî, felek ve cihan aşk sofrasıdır. Keşke bütün halk bizim soframıza misafir olsa.” diyerek gönlünü halk’a açan bir sultan vardır karşımızda. Selimî’nin gönül zenginliğini cömertçe sunan şiirlerini okudukça onun gönlüne misafir oluyor ve bambaşka bir Yavuz Sultan’la muhatap oluyoruz. Nitekim o bir şiirinde kendi tabiatının “son derece selîm” olduğunu söyler. Liyakata önem veren, becerikli devlet adamlarını etrafında toplayan Sultan; özel meclislerinde, sohbetlerinde güler yüzlü, hoşgörülü ve “son derece Selim”dir çünkü. Esasında biz de “halim selim” bir insan ve içli, hassas bir âşıktan başka bir şey görmedik onun aşk sofrasında. “Hassas” dediğimiz kişi Yavuz Selim Han ise, aşka dair bütün hünerli sözleri elbette savaş unsurlarıyla dolu olacaktır şiirin meydanında. Aşk, onun şiirlerinde âdeta savaş alanıdır. Gam ve ayrılık, kılıca benzetilir mesela. Aşk acısından çektiği âhlar ise “bayrak”tır ki bu bayrak Selimî’nin “altın sancağı”dır. Bir şiirinde o “gam askerinin padişahı”dır. “Âh” ise “nefîr” adı verilen ve Osmanlı ordusunda kullanılan nefesli çalgıya benzetilir. İşte şair, bu aşk meydanında güzel gözlü sevdiğini uyarır: “Sakın” der. “Gam askeri hücum ettiği zaman bizim nefirimiz âh ve naledir. Ey güzel gözlü, bizim âhımızdan sakın!” Onun şiir meydanında âşıklar cenk eder ve aşk kazanır. Nitekim Selimî der ki “Âşıkların harbi, sulh etmek içindir.” 

Ömrü savaş meydanlarında geçmiş ve kitap okuma sevdası ile nam salmış bir sultan; şiir meydanında âşıklık kaftanını giyince onu öldürmek isteyen sevgilinin elbette kılıç kaldırmaya ihtiyacı yoktur. “Benim ay yüzlü güzelim” dediği sevdiğinin “bir serzenişli bakışı kâfidir” onu öldürmeye. Sevgi sözcüklerinin sahibi bir Sultan olunca hâliyle sevdiğine “güzeller padişahı” diyecektir. “Ay yüzlülerin şahı, bütün güzellerin emîri” diyecektir. “Güzellerin sultanı, gönül mülkünün padişahı” diyecektir. “Güzellik defteri senin zülfünün namına yazılmıştır.” diyecektir. Ancak neyleyelim ki o güzeller padişahı, Selimî’ye kıl kadar acımaz: “Ey Selimî, aşkına dair yüz tane efsane söylesen o zalim dilber sana kıl kadar acımaz.” sözleriyle hâlini arz eder. O yine de hoşnuttur her âşık gibi. Aşkın kanununa uyarak bunu sevgilinin lütfu, keremi olarak görür Selimî. Sevilenden gelen cefa da olsa, zulüm de olsa kabulümdür, der âşık. Yeter ki sevgiliden gelsin. Selimî de âşıklığın gereğini layıkıyla yerine getirir ve şöyle seslenir sevdiğine: “Bana gâh cefa gâh zulmediyorsun. Ey ay yüzlü güzelim, ne diyeyim kerem ediyorsun.” Ya da orijinali ile söyleyecek olursak 

Be-men geh cefâ, geh sitem mî-konî 

Çe gûyem meh-i men, kerem mî-konî”.

Sadece ana diline değil, başka dillere de -en güzel aşk şiirleri yazacak kadar- hâkim olan bir ecdadın torunlarının kendi ana dili ile özel günler, bayramlar, kandiller için en kısa mesajları bile yazmayıp “hazır mesaj” kullanması ne acıdır! Oysa ecdad sadece topraklara, milletlere değil, hükmettiği milletlerin dillerine de hükmediyordu. Yabancı bir dili konuşabilmek başka, o dilden eserler çevirebilmek bambaşkadır. Hele o dilde edebî eser verebilmek büyük güç ister. İşte o güce ziyadesiyle sahip olan Selimî’nin, bildiği her dilde “dilimizin kılıcı” dediği şiirleri keskindir. Ve bildiği her dilde sevgilinin cefasından bahseder. Ana diliyle, ana sütü kadar tertemiz Türkçeyle sevgiliye şöyle sorar:

“Bu Selimî kuluna cevri revân eylediğin

Bunca sıdkın reh-i aşkında yalan eylediğin

Yüzünü gösterip yine nihân eylediğin

Neyi ki, şive mi ki, cevr mi ki, naz mı ki?”

Selimî’ye cevri revan eden, yani cefayı su gibi akıtan sevgili, reh-i aşkındaki, yani aşkının yolundaki bunca doğruluğunu yalan etmiştir. Yüzünü gösterip sonra da gizlemiştir. Sevgilinin bütün bu tavırları yüzünden Selimî’nin aklı soru yağmuruna tutulur. Acaba niye ki? Bu işve midir? Yoksa cevr midir? Ya da naz mıdır? Sanki işve, âşığa cevr değilmiş gibi… Sanki cevr,  âşığa naz değilmiş gibi… Sanki naz, âşığa işve değilmiş gibi… Sanki yüzünü bir gösterip bir göstermemek âşığa hem naz, hem işve hem de cevr değilmiş gibi sorar Selimî. Niye ki? Bir cevap almak ümidi mi ki? 

Er meydanında olduğu gibi aşk meydanında da “Ferhad ve Mecnun’u çok geride bırakmış adamım” diyecek kadar iddialıdır Yavuz Sultan Selim. Onu bu denli iddialı kılan ve Farsça divanında en çok vurguladığı yönü “vefa”sıdır. O “sadıkâne yâr”dır. “Sabah rüzgârları senelerce dünyayı dolaştı durdu; hiçbir yerde Selim gibi bir sadık, vefakâr âşık görmedi.” der Selim Sultan. Hatta “Mecnun eğer Selimî’nin şiirlerini işitseydi vefakârlık dersi öğrenirdi” kesinlikle. Öyle ki o, öldükten sonra bile vefa dersi vermeye devam edeceğini söyler. Onun mezar taşında vefa okur, vefa yazar âşıklar. Kimileri vefa okur, kimileri hariçten gazel okur aşk vadisinde. 

“Sanma şahım herkesi sen sadıkane yâr olur. 

Herkesi sen dost mu sandın belki o ağyâr olur.” 

Riyanın kol gezdiği dünyada “sadıkâne yâr” olan Selimî, asıl padişahın kim olduğunu bir an bile hatırından düşürmemiştir. Hakikatte “Selimî,  aşk padişahının askeridir. Ne bir han’a tabi ne de hakana muhtaçtır”. Onu sultan yapan kulluğudur ve kulluğu ile sultan olmuştur gönüllere. Şiir yazmadaki maksadının bile fetih olduğunu ifade buyuran Selimî’nin dönemi Osmanlı’nın dönüm noktasıydı. Gönülleri fethederken kuşandığı kılıcı ise dili, yani şiirleridir. “Ey Selimî, aşktan başka kimsenin himayesini dileme; cihanı feth için dilimizin kılıcı (şiirlerimiz) bize kâfidir.” diye buyurdu Sultanımız. Bize de Selimî’nin şu nasihati kâfidir ve küpedir kulaklarımıza: “Sevda dağlarında insanı cefadan kurtaran madde değil manadır.”

Dil kılıcımızı Selimî gibi kuşanmak ümidiyle…

Not: Feride Turan’ın bu yazısı Edebiyat Ortamı dergisinin Mayıs-Haziran 2019 sayısında yayımlanmıştır.

Yazar Hakkında

Feride Turan

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile