Edebiyat Dünyamız

Edebî Medeniyet:Ebedî Medeniyet (ISSN 2587-2435)

  
  

Osmanlı ve erken Türkiye döneminde ilk Türk toplum bilimcisi olarak anılan Ziya Gökalp, Osmanlı İmparatorluğunun parçalanma döneminde geçen hayatı boyunca milletini buhrandan kurtarmak ve yüceltmek adına büyük çaplı çalışmalar yapmış bir isimdir. Osmanlı’nın en gergin döneminde yaşaması ve fikir sahnesine bu dönemde çıkması Gökalp’in eserlerinde gerek çözüm arayışları gerekse de sosyolojik analizler bakımından açıkça görülür. Osmanlı’nın son dönemlerinde farklı alanlarda yaşanan büyük çaplı problemleri analiz etmiş ve çözüm önerilerinde bulunmuştur. Gerek batı ve doğu alanını kapsayan eğitimi gerekse de halka yakınlığı ve milli kültüre verdiği değer ile o dönemde bir çok aydının radikal düşüncelerine karşı Gökalp objektif ve rasyonel çözümler sunmayı başarmış bir isimdir. Gökalp’in üzerinde çalıştığı başlıklardan bazıları, hars ve medeniyet konusundaki tanımlamaları, Güzidelerin (aydınlar) dönemdeki durumu üzerine sosyolojik analizleri ve dönemde popüler olmuş Batılılaşma fikrine yaklaşımlarıdır. Özellikle Gökalp bu siyasi meseleleri kapsayan başlıklar içinde, Güzideler ve halk arasındaki ilişki üzerine kurduğu ideali ve Batı’yı nasıl kabul etmemiz gerektiğini açıklayan yazıları ile kendi döneminde ve günümüzde bir fikir rehberi haline gelmiştir.

Gökalp’in üzerinde durduğu ve toplumdaki güzidelerin de rehberi olması gerektiğini savunduğu konu, Hars ve Medeniyet arasındaki ilişkidir. Gökalp bu iki kavramı ayrıştıkları ve birleştikleri noktalar bakımından ikiye ayırarak tanımlamalarını yapmıştır. Prof. Dr. Erol Güngör’e göre, Ziya Gökalp, kültür-medeniyet ayrımını bir pratik endişe yaşadığı için kurgulamıştır (1). Birleştikleri noktayı, her ikisininde toplumsal hayatı (kültür, din, ahlak, hukuk, akıl, estetik, dil) ve dinamikleri kapsamaları olarak belirtirken ayrıştıkları noktaya daha kapsamlı değinmiştir. Gökalp’e göre Hars ve Medeniyetin ayrıştığı noktalar şu şekildedir, Hars yani kültür milli bir kavramdır ve millet içinden gelen öz değerleri kapsar, ancak medeniyet milletlerarası yani beynelmineldir. Yani, hars ulusal bir kimliği temsil ederken, medeniyet tüm insanlığa hitap eden ve bir ulustan diğerine geçebilen bir kavram olarak nitelendirilir (2). Bunu şu şekilde örnekleyebiliriz, Almanya harsı, Fransa harsı, İngiltere harsı ve bu harsların ortak olarak içinde yer aldıkları Batı medeniyeti. Gökalp’in belirttiği bir diğer ayrışma noktası ise, harsın duygulardan türemiş, halktan geleni içinde barındıran soyut olmayan bir olgu olarak sayarken, medeniyeti daha kapsamlı, içerisinde tekniği ve bilimi barındırması olarak belirtir. Bir diğer deyişle, hars ilham ile ortaya çıkarılırken, medeniyet akıl ve mantık yolu ile yapılır (2). Yine Gökalp’in bir başka bakış açısına göre, kavimler öncelikle bir harsa sahip olur, daha sonra geliştikleri, imparatorlaşma ve kozmopolit yapıya dönüşme süreçlerinde medeniyet halini alırlar (3). Ayrıca, Gökalp’e göre Batı medeniyeti Hristiyan medeniyeti olmadığı gibi Doğu medeniyeti de İslam medeniyeti olarak anılmamalıdır. Yani medeniyetler din ile bağdaşmamalıdır. Buna bir destekleme olarak, Doğu medeniyeti içinde yer almış olan Bizans’ı örnek verebiliriz.

Hars ve Medeniyet başlıklarının birleşme ve ayrışma noktalarından yola çıkrak, Gökalp’in Güzideler yani o dönemin aydınları üzerine olan analizleri ve düşüncelerini değerlendirmek gerekirse, Ziya Gökalp öncelikle aydın – halk ilişkisinin sosyoloji ve felsefe bilimlerini kullanarak analizini yapmıştır (2). Bu analizler ile aydın ve halkın tanımlamasını, aralarındaki farkları ve birbirleri ile nasıl bir ilişki içinde olmaları gerektiğini açıklamıştır. Ayrıca, Ziya Gökalp, güzidelerin toplumdaki rolünü analiz  etmek için öncelikle hars ve medeniyet kavramı arasındaki ayrım noktasını tam olarak anlamamız gerektiğini söyler. Yani Güzidenin halka ne götürmesi ve halktan ne alması gerektiğini Gökalp hars ve medeniyetin ayrımları üzerinden açıklamıştır. Ziya Gökalp idealinde Güzideleri gerek almış oldukları eğitim gerekse yetişmiş oldukları çevreden dolayı millettin ‘seçkinleri’ olarak nitelendirir (2). Güzideler halk mekteplerinde okumamış ve halk içerisinde yetişmemiş ‘eğitimli’ gruptur. Yani ,halka ait olan kültüre tam olarak hakim olamamışlardır. Bu nedenle, Gökalp, Türk milletinin güzidelerinin ruhu tamamıyla Türk harsıyla meşbu olduktan sonra millileşmek imkanına sahip olabilir diyerek açıklamıştır (4). Ziya Gökalp’in bu sözüne göre, ‘seçkin’ diye nitelendirdiği bu grup aldığı gayri milli eğitimin oluşturduğu milli kültür alanındaki eksiklikleri halk içinde uzun süreler geçirip, halka ait değerleri benimsemek ile gidermelidir (2).  Sağlam milletlerde güzidelerin vazifesi halkın ruhi mahsullerini anlamak sonrasında da nizam ve iltizama sokmaktan ibarettir (5). Gökalp’in bu sözü ile de anlaşılacağı üzere, sağlam milletlerde aydın ve halk arasında karşıklı bir ilişki olduğunu,  güzidelerin yani aydınların temel görevinin yaşadıkları milletin medeniyetini kurmaları gerektiğini, medeniyeti kurmak için de öncelikle harsa yani kültüre ulaşmak ve onu geliştirmek gerektiğini söyler. Yani,  Güzideler bu temel görevlerine kültüre ulaşmak ile başlamalılardır. Kültüre de ancak halka giderek ulaşırlar. Daha sonrasında kurmuş oldukları medeniyet çerçevesini halka benimsetmek ve onlara iletmeleri gerekir. Bu nedenle de halka tekrar gitmeleri gerekir. Diğer bir deyiş ile Gökalp, Güzidelerin halka neden gitmeleri gerektiğini iki maddede savunur: Birincisi Milli kültürü onlardan alabilmek ve sonrasında bu kültürü temel alarak kurdukları medeniyeti halka iletmek.

Gökalp Güzideleri ideal olarak tanımlası dışında ayrıca, Osmanlı içindeki durumlarını da sosyolojik bir perspektif ile değerlendirmeye almıştır. Gökalp’in yapmış olduğu değerlendirmelere göre Osmanlı’da idealinden çok farklı bir durum mevcuttur. Osmanlı’da aydın kavramı batılılaşma düşünceleri ile birlikte ortaya çıkmıştır. (2) Ve Osmanlı aydını diye adlandırılan grup devlet içinde yer almış olduğu için halk ile bir iletişim halinde olma kaygısına sahip olamamıştır (2). Bunun sonucunda,  halka ait değerleri bayağı olarak görmüş ve kültürü onlardan alınması gerektiği olgusunu önemsememiştir. Bu durum Osmanlıda bir çok önemli konuda ikilikler oluşmasına neden olmuştur. Örneğin, milletin içinde iki dillilik (osmanlıca ve halk içindeki türkçe), din, ahlak ve iktisata karşı iki farklı yaklaşım, iki farklı musiki, vezin ve edebiyat gibi (2).  Osmanlı aydınları arasında çıkan bu sorunlar nedeni ile Ziya Gökalp  güzide ve seçkin kavramının tanımlamalarını ve işlevlerini ayırarak yeniden nitelendirme ihtiyacı duymuştur. Gökalp’e göre seçkin denilen grup, gayri müslim okullarda gayri milli eğitim almış  ve milli kültürden çok farklı bir kültürde yer alarak yetişmiş bu nedenle de öz halkının kültürel değerlerini önemsemeyen sınıftır. Bundan farklı olarak  güzideler ise halka çok yakın, halkın değerlerini benimseyebilen, ayırt edildikleri noktanın sadece aldıkları pozitif eğitim olan, yani Gökalp’in idealindeki aydın kavramına uygun olan gruptur.

Sonuç olarak, Ziya Gökalp, Türkiye’de sosyolojinin kurucusu kabul edilir. Ancak, Ziya Gökalp aynı zamanda bir teorisyendir, fikri etkisi sadece sosyal bilimlerde bir bilim insanı olmaktan ötedir, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin oluşumunda, Gökalp’in düşünceleri uygulama alanı bulmuştur. Bu yeni Devletin siyasi, ekonomik, sosyo-kültürel yapılanmasında Gökalp’in ciddi yönlendirici etkileri vardır.

Gökalp’e göre; bir ulusun medeniyeti halka rağmen, halkın milli kültürünü hiç dikkate almadan değil, tam aksine halkın sahip olduğu milli kültürden hareketle yapılmalıdır. O’na göre Devlete, milli kültürden süzülerek alınan değerlerle ruh verilmesi gerekmektedir.

Gökalp’in siyasal söylemi, bugünkü manada özgürlükçü ve demokratik bir boyut taşımaktan çok, eğitilmiş güzidelerin, halkı aydınlatmaları, daha doğrusu güzidelerin çağın en yüksek medeniyetinden (Batı medeniyeti) aldıkları değerler ile halkın milli kültürünün değerlerini kaynaştırarak oluşturdukları, “ortak iyi”nin halka benimsetilmeye çalışılması gerektiği yönündedir.

Gökalp güzideci anlayışıyla; devleti yönetecek, her alanda yol gösterecek, ayrıcalıklı bir sınıfı işaret etmeyen, yani “seçkinci” olmayan, ama bir güzideler sınıfının yetiştirilmesi gerektiği yönündedir. Gökalp’te Devlet, güzideler aracılığıyla toplumun vasisidir. Gökalp bu güzideci anlayışını da demokrasiyle bağdaştırma gereği duymaktadır. Gökalp’e göre demokrasi halkçılıktır. Güzideler de halka doğru gitmelidir.

Güzideler iki nedenden halka gitmelidir. Birinci neden, halktan milli kültürü öğrenecekler. İkinci neden ise halka günün en yüksek medeniyetini (Batı medeniyetini) götürecekler, öğreteceklerdir. Böylece Güzidelerin halktan kopuk olmaması, geliştirdikleri siyasetin halk için olması, gerçek demokrasinin gerçekleştirilmesine de yol açacaktır.

Gökalp’in düşüncelerinde kendi toplumunun değerlerini (milli kültürü) hareket noktası edinerek Batı medeniyetine ilişkin unsurları bunlarla birleştirme çabası görülür. Gökalp, siyaset ve toplum ilişkisine bu açıdan yaklaşmış ve inşa edilecek yapıların ve kimliklerin kendi halkına yabancı olmayan güzideler tarafından Devlet aracılığıyla yapılması gerektiğini dile getirmiştir

Saygı ile anıyorum, Ruhu şad olsun.

Melike METİNTAŞ

KAYNAKLAR

1. Güngör, E. Kültür değişmesi ve milliyetçilik. İstanbul : Ötüken Yayınevi, 1986.

2. Mazlum, A. Gölbaşı, H. Ziya Gökalp, a idealistic case man at the junction point of turkish society’s becoming contemporary: the consept of intellectual. Journal of World of Turks (2009) Vol. 1 No. 1 pp: 221 – 239

3. Gündoğan, A. Osmanlının son dönemlerinde ve Cumhuriyetin başlarında Fikir Akımları ve Ziya Gökalp – Türkçülüğün Fikir Babası kırmızılar.com, 2015

4. Ziya Gökalp. Hars ve Medeniyet

5. Ziya Gökalp. Türkleşmek, İslamlaşmak, Muhasırlaşmak 

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

ANKARALI ARABACI İSMAİL VE MUSTAFA KEM

  Meclis kürsüsünün siyah örtüsü TBMM’in deki her konuşmasında Mustafa Kemâl Paşanın gözüne ilişmekteydi. Yeşil Bursa’nın işgal edildiği günden beri o örtü duruyordu....

ÖMER SEYFETTİN VE TOS

(28.2.1884 - 6.3.1920) Doğ.: Gönen - Ölm.: İstanbul Cumhuriyetten önceki edebiyatımızın hikâye alanındaki en büyük ünü ve değeri, şüphesiz, Ömer...

Yazmanın Hazzı

Eğer şevk, zevk, sevgi, eğlence olmadan yazıyorsan yarım bir yazarsındır. Yani bir gözün piyasada, bir kulağın avangart zümrelerdeyken kendin olamıyorsun...

FUZÛLÎ VE BÂKÎ DİVÂNI’NDA BELÂ

Kur’ân ve hadislerde sıklıkla geçen ve Divan şiirinde de hayli fazla geçen kavramlardan biri olan belâ kavramı, divan şairleri tarafından farklı anlam ve...

Her millet, bugününü kendi iradesi doğrultusunda yaşamak, geleceğini de aynı iradeyle kurmak ister. Eğer bir toplum bu iradeyi kullanma bilincine...
Muhammed İslâmoğlu; nâm-ı diğer “Muhammed Amca”. 1948 yılında, şimdi Cumhurbaşkanlığı Köşkü olarak da bildiğimiz Huber Köşkü’nde dünyâya geliyor. Asıl adı Uğur...
İnsanî ve ahlakî erdemlerle düzenlenmiş hayata ömür diyoruz. Ömrümüz, inşallah, iyilik ve güzelliklerle geçer. Ömrümüzü yaratılış ve varlığımızın gayesine uygun...
  Unesco.United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization.Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü.İsmi kadar onu sembolize eden amblemi de oldukça...
Giriş İslam kültür ve medeniyetinin yetiştirdiği büyük şahsiyetlerden biri olan Mevlâna Celâleddin Rûmî, pek çok önemli vasfı kendi şahsında bir...
Sabir Şahtahtı, gazeteciliğinin yanında siyaset bilimi doktoru olarak Türk dünyasının önemli sorunlarına parmak basmakta, bu konularda duyarlı insanların sesi olmaktadır.
GirişDevlet Ana, Kemal Tahir’in ilk basımı 1967 yılında, Osmancık ise Tarık Buğra’nın ilk basımı 1982’de yapılmış olan ve Anadolu’da Söğüt...
FEYZİ HALICI

FEYZİ HALICI

30.06.2019
Ben, dergicilik alanında ve Türk Edebiyatı Tarihinde mümtaz bir yeri olan “Çınaraltı” dergisine yetişemedim. O itibarla da, ilk şiirleri bu...
Geçtiğimiz yıllarda, bazı feysbuk sayfalarındaki adak heykelleri için yapılan "namaz kılan Sümerliler" paylaşımları görünce şaşırıyordum. Gariptir… İnsanlar dînin özünü anlamaktan ziyâde...
Pınarbaşı’ndayım… Bursa’ya yüzyıllardır âbıhayat içirmiş en güzel köşeciğinin kuytusunda… Elimde uzun zamandır evirip çevirdiğim Alberto Manguel’’in “Tanpınar’ın İzinde Beş Şehir” kitabı...
Ses duymak ister insan, kendinde ve çevresinde. Fıtrattandır bu. Yaprakların hışırtısını dinlemesi bundandır, bundandır denizlerin dalgalarına, derelerin akışına dalıp gitmesi.
Bize özgü romanın peşinde koşan, fakat medyatik, popülist ve küreselleşmeci olmadığı için malûm çevrelerce görmezlikten gelinen Mustafa Miyasoğlu’nun en güzel...
1499 Yılından beri Muradiye türbelerinin en büyük ve en görkemlisinde kardeşi Şehzade Mustafa ile birlikte yan yana yatan Cem Sultan,...
Küfrî-i Bahâyî’nin hayatı hakkında kaynaklardaki bilgiler, oldukça sınırlı olup birbirinin tekrarından öteye geçmemektedir.Asıl ismi Hasan Çelebi olan şair, İstanbul’da doğmuştur.