Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

ahmetkabakliGeçmiş günlerin birinde, hareketli Aydın Pazarı’nda dolaşırken, saz nağmeleri ile kucaklaşan bir türkü sesi işitmiştim. Çok dokunaklı bir şiiri besteye çekmiş söyliyorlardı. Bağrıyanık, üstü başı perişan bir adam, hem bağırıyor hem de çalıyordu. Çevresiyle ilgisini kesmişti. Meraklılarına dönüp bakmıyor, sanki birşeyler satmak için değil de sadece şakımak için, bu madde âlemine, bu hayat keşmekeşine bir parça şiir ve sanat karıştırmak için orada bulunuyordu. Ses, alaca karanlıktaki sabah ezanı gibi bütün o dağınık pazar manzarasının, alıcı ve satıcı yaygarasının üstüne yayılıyor, gürültüleri çdeta bir musiki nizamına sokuyordu.
«Ben ölürsem sazım sen -kal dünyada,
Gizli sırlarımı aşikâr etme...
Giyip kara donu yaslan duvara

...
Türkü satıcısının kendi malı gibi benimseyip söylediği bu şiir ve bu beste, Sıvaslı Âşık Veysel’indi. Daha üç ay önce, o bozkırlı âmâ şairin kendi ağzından ve kendi sazından dinlemiştim. O gün, Aydın Pazarı’nda bir isimsiz satıcının sesinden dinleyince, tâ şiir sanatının doğduğu karanlık çağlara kadar uzandım;


O zamanlar yeryüzünde yalnız şairler egemendi. Çiçeklerin dili onlara açılır, denizler türküsünü onlara söyler, tabiatın sırı onlara çözülürdü. Tanrıdağı veya  olimpos ilkin onlarla konuşurdu. Buğulu güzel kadınlarla misli gelmedik kahramanlar, kaza ve kaderin cilvesini şairlerden öğrenirdi. İstikbali haber veren aşamanlarla kâhinler, ozanların mısraını okuyarak geleceği ve olacağı haber verirlerdi. Hâkanlarla kırallar, onların kurduğu bir destan ve efsane düzenine saygı gösterirlerdi. Heykelcilerle mimarlar bile, onların ilhamı ve irşadı olmasa taşı yontamaz, mermeri konuşturamaz, naçar kalırlardı. Tapılan ve korkulan tanrıları
bile, bir bakıma, şairler yaratıyordu. Semanın güzelliği, hayatın lezzeti, denizin heybeti, gü zelliğin kudreti, insan gücünün kutsallığı ilkin şairlerden işitilmişti.


Şiirin dağılışı, kitapsız ve radyosuz, tıpkı bu satıcının Veysel’ i yayması şeklinde olurdu.  Bir Yunus Emre veya Homeros söyler, binbir ozan ve Rapsodos tekrar ederdi. Şiir sazın kanatlarına binip ülkelere ve gönüllere uçardı. Çarşılar, pazarlar ve kırlar, yeni bir güftenin bestesini duymaktan mesut olurdu. Güneşin aydınlığı nasıl saçılırsa, şiir de işte öyle yayılirdi.


Sazın hakkı herşeyden büyüktü. Saz şiirin beşiği ve yayığıydı. Karacaoğlan elinde kalem ile kağıt olurdu. Yayla kızlarına, göğüs kabartan iltifat, şehir meydanlarına nasihat, serhat akıncılarına arslan yüreği, hep bu sazdan gelirdi. En azından Kır at’ı kadar, Köroğlu’nun  cenk yoldaşı sazıydı. Nice efsaneler, destanlar,
güzel Heleııe’ler, örgülü Elifler onun tellerinden yaradılmıştı.

Veysel ile sazı, deniz ile kayık misali içice yaşıyordu. Sohbetlerimiz sırasında, kara donlu sazı, yanıbaşmda bir koltuğa yaslanıp dururdu. Koca Âşık, konuşulan kelimeleri duygusuna yetersiz bulunca sevgilisine uzanır: «Sazımın karnı acıktı, derdi, hele bir doyuralım...» Son ve sadık sevgilisi sazı idi. Ona ne kadar minnettar
olduğunu belli ederdi. Onu, bir bağrına basıp okşayışı bebek gibi dizlerinde sallayışı vardı ki... Âdem, Havva’yı işte böyle kucaklamıştır, dersem belki anlaşılır...


Saz, denince ben, Harput dolayındaki bahçemizde, akşam üstlerini hatırlarım. Çevre yanımızdaki ağaçsız dağlar hayal hayal olur, uzağımızdan geçen ulu kervanların çıngırağı işitilirdi.  Anam, içeride aş pişirirdi. Kardeşlerimle biz, açık havada serili olan şiltelerimize- uzanır, hem semanın yıldızlama bakar hem de bir
sazın nağmelerini dinlerdik. On altı yaşındaki ağabeyim, bütün akranlarını toplar, havuzun başındaki cevizin dibinde, maya söyler saz çalarlardı. Çocuk hafızamın bir türlü unutamadığı bir beste varki, o zamandan kalmıştır;


«Yeşil yaprak arasında kırmızı gül goncası
Nerelerde mesken kurmuş gönlümün eğlencesi
»
O gün Aydın Pazarı’nda, Veysel’in şiirlerini çalıp çağıran ve alış veriş yaygarasını bir senfoni intizamına büriyen adam gerçi bir türkü kitapları satıcısıydı. Ama ufacık kazancını, çoluk çocuğun, rızkım unutmuş, kendisini Veysel’in ve sazın büyüsüne kaptırmış olduğundan kimse şüphe edemezdi. 

Ey Anadolunun zengin gönüllü şiir satıcısı!
Bana yaşattığın misilsiz rüyadan haberin var mı acaba? Sazına, sözüne ve kesene, Tanrım, Halil İbrahim bereketi ihsan eylesin...

Ahmet KABAKLI Pınar Dergisi/1960

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile