Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

Makale Dizini

ruhadamMetin SAVAŞ

Kurmaca anlatı dallarından biri olan roman sanatının hiçbir ürünü hiçbir şekilde tastamam muhayyel değildir. İster bilimkurgu olsun, ister fantastik veya metafizik, isterse de mitolojik bir roman olsun her roman metninin arka planında insanın ve hayatın birtakım gerçekleri yatmaktadır. Ve tabii aynı zamanda, bütünüyle gerçekçi romanlar ve hatta biyografik romanlar bile roman sanatının şartları içerisinde birer kurgudurlar.

Yalın gerçekliği dert edinmiş bir yazarın muhayyel değil de gerçek hayattan seçtiği bir kimsenin hayatını romanlaştırmaya kalkışması ve bunu başarması elbette mümkündür; gelgelelim, herhangi bir yazarın gerçek hayattaki herhangi bir kimseyi roman sanatının imkânlarıyla yüzde yüz doğrulukla işleyip muhayyel hiçbir unsur katmaksızın dosdoğru biçimde roman kahramanına dönüştürmesi imkânsızdır. Çünkü falan romancının –meselâ– gerçek hayattaki Nihal Atsız’ı her yönüyle gerçeğe tıpatıp uygun bir şekilde anlatabilmesinin tek bir yolu vardır: Nihal Atsız’ın kendisi olmak ya da Nihal Atsız’ın zihnine girmek! Fakat böyle bir şey mümkün olamayacağı için biyografik romanlarda dahi kurmaca anlatının bütün dayatmalarına olmasa bile pek çok dayatmasına boyun eğmek zarurettir.

Bununla birlikte, eli kalem tutan bir kimse kendi hayat hikâyesini hatırat olarak değil de roman formunda anlatmaya karar verdiyse ister istemez kurmaca bir metin yazacak demektir. Çünkü bir insanın hayatı (yaşadıklarıyla ve düşündükleriyle beraber) bir kitabın içine sığmayacak kadar uzun ve çetrefillidir. Dolayısıyla kendi hayat tecrübesini romanlaştırmaya yeltenen yazar mecburen özetleme yoluna gidecektir veya kendi hayat tecrübesinin sadece bir dönemini ele almayı tercih edecektir. Roman metnindeki özetleme sadece zaman faktörüyle sınırlı değildir. 70 yıllık bir ömrü 500 sayfalık bir metne sığdırmak zorundasınızdır. Bunun için de 70 yıllık kendi hayat hikâyenizi sıkıştırmaya, eğip bükmeye, hatırlamanız gerektiğini düşündüğünüz ama gerektiğince hatırlayamadığınız yaşanmışlık veya düşünce veyahut da his parçalarının doğuracağı boşluğu hayal gücünüzle doldurmaya sürükleneceksiniz demektir. Zaman faktörü üzerindeki birtakım oynamalar roman kurgusu içinde geriye dönüşleri ve geleceğe atlamaları beraberinde getirecektir. Nitekim uzun bir hayat hikâyesinin her ayrıntısını roman metnine yerleştirmenizin imkânsızlığı bir yana, teferruata boğulmuş bir roman metni tabii ki roman okurunun tahammülünü imkânsız kılan bir acayipliktir. Her yazar, kendi hayat hikâyesini kendisi için romanlaştırmayı hedeflediyse bile, okurunun sabrını gözetmekle yükümlüdür. Okuru olmayan bir roman edebiyat değildir; edebiyattan sayılmayan bir metinse roman değildir; o artık başka bir şeydir.

Çağdaş Fransız yazarlarından Alain Robbe-Grillet, “çağdaş romanın ana kişisi zamandır,” demektedir.[1]Fakat bu zaman ister istemez parçalı bir zamandır. Dünya hayatındaki zaman yekpare bir zaman olmayıp, geçmiş-an-gelecek şeklinde parçalanmış, mekanik bir zamandır; yazar, bu parçalanmış zamanı (kendi hayat hikâyesinin sürecini) özetlemek zorunluluğuyla ve roman tekniğinin imkânlarıyla bir kez daha parçalamak durumundadır. İşte bu sebeple hiçbir roman mutlak şekilde tatmin edici olamıyor. Her roman eksik bir metindir. Yazarın kendisi de okur da tatminsizliğe mahkûmdur. Zaten dünya hayatının kendisi de tatminsizliklerle ve yarım kalmışlıklarla dopdolu değil midir? Şu halde tamamlanmış roman yoktur. Keza her insan da birdenbire ölür ve hayatı yarım kalır.

Ruh Adam romanı ne derece kurgusal bir anlatı olsa da esasen Nihal Atsız’ın kendi hayat tecrübesinin kurmaca dünyasına yansımasıdır. Zaten bir yazarın her romanında kendi hayatının izleri cirit atar. Hiç kimse, hiçbir yazar bir başkası olamayacağı için kurguladığı romandaki bütün karakterlere kendi şahsiyetinden ve kendi hayat tecrübesinden pek çok şeyler katar. Siz buna bir de yeni zamanların eski zamanlardan farklılığını eklerseniz parçalanmışlığın girdabında (bir yazar olarak) kendiniz bile kurmacaya dönüşüverirsiniz. Fransız edebiyat teorisyeni René Girard bir çalışmasında Dostoyevski’nin Budala adlı romanından şöyle bir alıntı yapıyor: “Eski zamanların adamları (yemin ederim ki bu her zaman dikkatimi çekmiştir) bizim zamanımızın insanlarından çok farklıydılar; sanki başka bir insan türüne aittiler… O zamanlar tek bir düşüncenin adamıydık; oysa çağdaşlarımız daha sinirli, daha gelişmiş, daha duyarlılar, aynı zamanda iki üç düşünce izleyebiliyorlar. Modern insan daha geniş ve bence onun geçmiş yüzyıllardaki tek bir parçadan oluşmasını da bu engelliyor.”[2]

Hayat ve zaman zaten paramparçadır; buna ilaveten, modern insanın geçmiş zamanların insanı derecesinde insicamlı olamaması nedeniyle bir yazarın kendi hayatını anlatan bir roman yazmasındaki cesaret ve kahır gerçekten de takdir edilmelidir. Kaldı ki roman, yeni zamanların kurmaca anlatı formudur. Roman sanatı (kişiden ziyade toplumu anlatmayı hedef edinmiş olsa bile) doğası gereğince bireyi anlatır. Eski zamanlardaki anlatıların bireysel anlatılar olmamasının sebebi eski insanların daha bütünlüklü olmalarıdır. Çünkü eski insanlar kapalı toplumlarda yaşamışlardır. Oysaki yeni zamanların insanları (kapalı kalmak isteseler de) açık toplumların veya yanılsamalı bir şekilde açık oldukları varsayılan toplumların üyeleridir. Yeni insanlar eski insanlara kıyasla daha fazla bireydirler. Mitolojik anlatılar olsun veya mesnevi formunda anlatılar olsun, bunların hiçbiri açık toplum anlatıları olmadıkları gibi bireysel anlatılar da değildirler. Bir örnek verirsek: Dede Korkut hikâyeleri Deli Dumrul’un veya Banu Çiçek’in şahsî hayat tecrübeleri olmasıyla sınırlı değildir. Eski hikâyelerin kahramanlarının her biri kendi zamanının ve kendi toplumunun temsilcileridirler. Her biri modern anlatılardaki kahramanlar ölçüsünde müstakil olmaktan uzaktırlar. Yeni veya eski olması fark etmiyor, elbette ki her kurmaca anlatı birtakım arketiplere yaslanır ama eski anlatılardaki kahramanlar (müstakilliklerini yitirmişlik derecesinde) arketiplere çok daha fazla yakındırlar. Hatta her biri bireyselliklerini tahayyül veya tasavvur edemeyecek ölçüde tamamen arketiptirler. Müstakil birey olamadıkları için de bütünlükleri zedelenmemiştir. Eski zaman anlatılarında karakter yoktur; doğrudan doğruya arketipler vardır. Oysaki yeni anlatılar daima karakterler üzerine inşa edilir.

 *

**

 1

Yazar Hakkında

Metin SAVAŞ

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile