Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

20840698 1676677029029949 1275776843702181099 nİstanbul’dayım…
Ezanlı Semtler’de dolaşyorum…
Tuhaf şey; zihnimde “Ezansız Semtleri” dinliyorum…
Ve daha tuhaf şey; “Ezanlı Semtler”de Yahya Kemâl’siz dolaşıyorum…

Bu hüznümün çok fazla anlaşılmasını beklemiyorum. Zîra; anlamak; dünyaya bir çocuk getirmek kadar mes’uliyetli bir iş. Çünkü anlamak; beslemek, büyütmek, sevmek, ilgi göstermek, korumak, kollamak, hayatta kalmasına çaba sarf etmek demek.

İnsana eşyânın mahiyetini kavratan sır, düşünmenin bir mânâ yaratma kaabiliyeti olduğunu fark etmesidir. Yaratmak, hâşâ Allah’ın yaratma sıfatına eş koşma değil, bilâkis yaratılanı “bilinmek isteyene” tefsirden, sohbetten ibaret bir âşık mâşuk keyfiyeti.

Bilenler bilir ki bütün Peygamber kıssaları insanlığa bir remz ve öğüt vermek içindir. Ve yine bilenler bilir ki Hz Süleymân’ın kudretindeki sır, Eyyüb Aleyhisselâm’ın sabrındaki şükür ve rızâ, Hz Meryem’in ve Zekeriya Peygamber’in çileli yalnızlığındaki hikmet, Yusuf’un kuyuda bulduğu nîmet ve Âlemlerin Efendisi’nin (s.a.v) yüreğindeki yetimlik sancısı, hep O’nu daha iyi tanıyabilmek, kendini bilmek içindir.

Ne ki asıl çile olan da budur işte! Bu biliş hâline uyanmak. Yâni “bilinmeyi isteyişteki” ilâhi murada “mukabele” etmek. Yâni bilmeyi istemek!

Şu halde istemek; taleb etmek, talebe olmak, tâlip olmak demek… Arzu edenin, murâd edenin, terbiye eden Rabb’in… Yâni; tedris edenin… Yâni tedrîsini tedris edenin… Yâni isteyenin.. Yâni Müddesîrin… Yâni Müderrîsin… Yâni istemek; İdris’in (a.s) rahlesine diz çökmek demek…

Uyanmaksa insan irâdesinin dışında bir hâl olsa gerek. Başını yastığa koyduğunda hangi dakikada uyku denizine aktığını hatırlamıyor insan. Bazen, gece yarısı gözleri aniden açılıveriyor. Bazen bir ezan sesi, bir tıkırtı, bazen bir sesleniş, bir çağrı uyanmaya yetiyor. İnsan bu çoğu geceler de başı ellerinin arasında, beyni sancılar içinde, uyuyamıyor.

Yahya Kemâl’siz gezdiğim bu Ezanlı Semt’te akşam tertîb edilecek toplantıya gidip gitmemekte kararsızım. Çünkü ürküyorum “Ezanlı Semtler”in entelektüellerinden! Evet, ürküyorum, senelerdir Ezansız Semtler’in sâkinlerine karşı vermiş oldukları medeniyet mücadelesini, son on senedir kendi inancına ve inanan kardeşlerine yöneltmiş olmalarından!

Oysa münevver olmak namluyu nefsine yöneltmek, hizmeti kardeşine ve insanlığa etmek demekti. Oysa münevver olmak yanmak u/yanmak ve yol yürüyebilmekti. Oysa münevver olmak Yahya Kemâl’in Paris yıllarında daldığı uykuların rüyâ tabirleriydi.
Oysa münevver olmak yürüyen değil, yürütülen olmaktı…

Metafizik denilen zihinsel ve kurmaca bir âlem değildir onun yürütüldüğü o âlem. Kalbîdir.. Gaybîdir.. Sırdır.. Çünkü şairlik kafiye ve ulak hizmetçiliği değil, Hazreti Âdem’e öğretilen eşyânın, hâdiselerin mâhiyetini anlama ve bilme yetisidir. Çünkü şairlik sır kazıcısı, kelime simyagerliğidir.

Bir ömür sırtında imge küfesi taşıyan modern şairler ve hurufîler için bunlar anlaşılması zor kavramlar olsa da, şair imge taşıyan değil, anlam yaratan ve “yaratanla her ân bir işte haşr olan, her dem yeniden yeniden anlayan, yâni yeniden doğan” bir fikir işçisidir.

O, her ân uğuldayan zihniyle, düşünce atlasında büyük hatırlayışın hummâsı içindedir.

İnsan ki yürümeyi kâinattan öğrenmiştir. Kışın ağaçların yapraklarını dökmesini, baharda damarlarına yürüyen suyla yeniden dirildiğini görmüştür çünkü. İnsan, îtidal ve adâleti, aklıyla gönlü, gönlüyle nefsi arasındaki terâzide tartarak öğrenmiştir. İnsan, kelimelerin sesini Meryem’in sükûtunda dirilen İsâ Mesih’in sesinde dinlemiştir. İnsan, gizlenmeyi, muhafazayı, boşluğa kader ağını geren Ankebud’dan öğrenmiştir.

Ve insan anlamıştır;
Biz hiç vâr olmasak bile o ezelî ve ebedî vardır!
Samed’dir, Ehad’dır!

Şu hâlde, gerçekte ne demekti vâr olmak?

Vâr olmak; vâr olmayı istemekti…
Belki de bu sebepten şâiri fikir adamlığı kürsüsünden, perilerin tasallutunda ilhamlar saçan bir meczup farz ediyor yeni mahfiller. Belki de bu sebepten külliyatların mahzenlere atılması. Popüler ve renkli mecmuaların bütün kavramları “zevke” dönüştürdüğü, yarı aygın ve baygın, Fransız marka fularlı, Batı yularlı, kök ve ot bilgisinden yoksun filozofvâri bilgegiller familyasının “Ezanlı Semtler”de bu derece türemiş olması. Doğduğu mahalleyi, tuttuğu orucu, kıldığı namazı ve namaz kılanı anlamayan bir bilgesofta!

Aslında bütün hikâye, Yahya Kemâl’in müsteşriklerin loş kütüphanelerinde bulduğu kendine, özüne, medeniyetine dair hakikati ve uyanışı, günümüz sözde münevverinin (ham softa, kaba yobaz) vâkıf olmadığı kabbalah öğretisinde kaybetmesinden ibarettir! Çünkü Ezanlı Semtler’in sözde münevverinin o kadar yaranmaya çalıştığı hâlde, Ezansız Semtler’in vitrininde asla parıldayamamıştır ismi, zikredilmemiştir fikri! Sâmiha Anne gibi mertçe; “solcuları bu milletin münevveri kabul etmiyorum!” diyememiştir! Bu sebepten anlaması muhaldir Yahya Kemâl’i. Aslolan iltifat yağmuruna tuttuğu kökünden habersiz, taklitçi zihniyete yâr olmaya, yaranmaya çalışmak değil, Simurg gibi kendi küllerinden yeniden vâr olabilmesidir.

Yahya Kemâl, hiçbir vakit Ezansız Semtler’in sâliklerine yaranabilmek için uyduruk Avrupâi tarz ve edâlara bürünen garip aydınlar gibi olmamıştır! Bilâkis, o kültürün içinde kendi mayası ve hakikatine doğru akmıştır. Günün saçma sapan, her kafadan bir ses çıkaran istismarcı nikâh hikâyelerine değil, eve ve aile müessesine geri dönüşü sağlamıştır. Hem de bir ömür yurtsuz ve yuvasız dolaştığı otel odalarında geliştirmiştir bu fikirlerini.

Yahya Kemâl, şimdiki Ezanlı Semtler’in kimi münevverleri gibi gözünü mala mülke, eve daireye, makam ve mevkiye dikmemiştir. Hem şark kültürünü, hem garp kültürünü biliyorum ayaklarına yatmamıştır, onları gerçekten tanımış ve anlamış ve fakat kendi medeniyeti dışındaki değerlere de asla tenezzül etmemiştir. O Üsküdar, Atik Vâlde ve Karamustafapaşa’yı oryantalist bir gözle yazmamış ve ihanet etmemiştir!

Yahya Kemâl, “vâz-ı şedîd” ruhu ve üslûbuyla değil, “halk-ı cedîd” ruhuyla yaşamış, yazmış ve aramızdan çekilmiştir. Yahya Kemal Ezanlı Semtlerin kozmopolit aydınları har vurup harman savursun diye bırakmadı bu şiir ve fikir mirâsını bu millete! O Mekke, Medine, Üsküp, Kudüs, Şam ve Bursa’nın derdinde, milli ve manevî efkârımızın vârisiydi.

Hadi sen de artık bırak aynada kendinle kavga etmeyi! Ezanlı Semt’lerin gerçek vârisi ol! Bırak Batı’nın Hümanist felsefesinden medet ummayı, Mısrî’nin âhını almaya devam etme! Karadavî var evet, fakat Ken’an Rifâî, Sâmiha Anne, Safiye Erol nerede? Neden hiç bu konaklara uğramaz bilgesofta(ları)mız? Daha ne ne vakte kadar televizyon vaizlerini toplumun uleması addedeceksin? Daha ne vakte kadar Tasavvuf profesörlerini mutasavvıf zannedeceksin? Daha ne vakte kadar fildişi kulenden inip, podyumlarda gezeceksin? Daha ne vakte kadar Hayyâmını, Hallâcını oryantalist bir dille öveceksin? Daha ne vakte kadar içmeyi ve günah işlemeyi melâmet gömleği giymek zannedeceksin? Daha ne kadar bu melânet ipini boynuna dolayıp, kendini boğacaksın, daha ne kadar?

Daha ne kadar “Ezanlı Semtler’in” Dante’si olacaksın?
Daha ne kadar kabalığı, sövüp saymayı, hakaret etmeği, alay etmeği münevverlik ve insanlık zannedeceksin?
Ne vakit kendine döneceksin?
Bu ezanlar kimin için okunacak?

Evet…
İstanbul’dayım…
Ezanlı Semtler’de dolaşyorum…
Tuhaf... zihnimde “Ezansız Semtleri” dinliyorum…
Ve daha tuhaf olan şey; “Ezanlı Semtler”de Yahya Kemâl’siz dolaşıyorum…

Saliha MALHUN

Yazar Hakkında

Saliha MALHUN

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile