Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

saatleriayarlamaenstitüsüYerlilik, Değişim ve Küreselleşme Bağlamında
Saatleri Ayarlama Enstitüsü 

          Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü* adını verdiği ünlü eseri dünle bugün, geçmişle gelecek, gelenekle çağdaşlık ve Doğuyla Batı arasında sıkışıp kalmış; ne yapması gerektiğini tam olarak kestiremeyen, mağlûp ama yine de bir yanıyla hâlâ gururlu bir toplumun hazin ve ironik hikâyesidir. İlk sayfadan son sayfaya kadar esere tam bir karmaşa hâkimdir. Beşir Ayvazoğlu’nun bir makalesinde[1]inkıraz tipleri olarak nitelediği roman kahramanları gerçekten de kaçınılmaz gördükleri değişim hadisesi karşısında nasıl bir tavır takınmaları gerektiğine bir türlü karar veremeyen, büyük kapının eşiğinde kalmış, ne geçmişten vazgeçebilen ve ne de geleceğe güvenle uzanabilen şaşkın insanlardır. Gerek iç dünyalarında, gerekse dışarıdaki hayata dâhil oldukları yerde mutlak bir kargaşalık tüm yalınlığıyla göze çarpar.

Cihana yüzyıllarca hayatın her boyutunda yön vermiş bir imparatorluğun yetiştirdiği son birkaç nesil, parlak geçmişten devraldıkları gurur dolu hatıraların arasından mağlûbiyet psikolojisinin ağırlığıyla ayakta kalabilmenin sırrını bir abesler zincirinin esâreti altında yeisle bulmaya çalışırlar. Bu tâlihsiz birkaç nesil, kâh simyâ ilmi gibi garabetlere bel bağlamış Abdüsselâm Beydir; kâh sırlar âleminden medet uman ve tıbbî anlamda ruh hastası mı yoksa tasavvufî mânâda meczup mu olduğu muğlak kalan Seyit Lûtfullah’tır; kâh eczanesinin laboratuarını güyâ modern kimyanın emrine sunmuş bulunan ve bu haliyle Doğu hayâlciliğini Batının akılcılığıyla perdeleyen -ve Hıristiyan olmasına rağmen aslında yine bizden olan- Aristidi Efendidir... Sözkonusu isimlere pek çoklarını eklemek mümkündür ama gereksizdir. Roman boyunca karşımıza çıkan hemen her karakter, hayata bakış açılarındaki derin gibi görülebilecek farklara rağmen aslında inkıraz nesillerinin üyeleri olmaktan kurtulamazlar. Eserde her fert birbirinin aynası gibidir.

         Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün dünyası o denli karmaşıktır ki, romanın sonunda hiçbir sorunun çözülemediği, açıktan açığa makûl bir çözümün de önerilemediği ve daha da ötesinde, bütün bu karmaşanın günümüzde de devam etmekte olduğu derhal farkedilir. Şu halde yirmibirinci yüzyılın ilk basamağına atlamış bulunan günümüz Türk toplumu da aynı karmaşayı tüm ızdıraplarıyla yaşamaktadır ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün devamı mahiyetindeki abes kurumların cenderesi altında trajikomik hayatını sürdürmektedir diyebiliriz. Nelerdir bu abes çarkını döndürmeye devam eden kurumlar? Cevap bir sır değildir: Birbiri ardına kurulup yıkılan ve yenisi bir öncekini kolayca inkar eden irâdesiz hükümetler; yapboz tahtasındaki gibi bir kurulup bir lâğvedilen türlü türlü isimlerdeki bakanlıklar; ardı ardına iflâs eden bankalar, yayınevleri, şirketler vs... Devamlılık ilkesiyle inşâ edilmedikleri için kırk-elli yıl sonra yerlerini daha yenilerine ne var ki daha çürüklerine bırakmaları mukadder olan apartmanlar; giderek parçalanan ve zaaflarla ablukaya alınan çağdaş aile kurumu; toplumun huzurunda ve refahında her hamlede birkaç gedik daha açmaktan başka bir sonuç vermeyen kazanma ve tüketme tutkusuyla tepemize binme imkânını yakalayan Batı kaynaklı küresel kuruluşlar... IMF, Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler, OPEC, Avrupa Birliği, Zenginler Kulübü... Ortaçağ bağnazlığının yüzyılımızdaki devamı olmaktan başka bir anlam ifâde etmeyen çağdaş ruhban sınıfının tahakkümündeki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Lahey Adalet Divanı gibi adalet kavramını sömürü düzenine allayıp pullayarak âlet eden profesyonel odaklar... Bütün bunlar Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün günümüze yansıyan vârislerinden başka nedir?

         Saatleri Ayarlama Enstitüsü kâinatın nüvesini teşkil eden Büyük Patlama’yla başlamış parçalanmışlığın adetâ zirvesidir; ya da bu zirvenin günümüzden kırk yıl kadar önce Tanpınar’ın muhayyilesinde kurgulandığı habercisidir. Bergson’un mekanik zaman adını verdiği, sürekli bölünmeyle beslenen, bizi Tanrı’ya ulaştıracak olan saf süre ile gizliden gizliye rekabet halinde bulunan hadisenin fazlasıyla tekâmül etmiş bir ürünüdür. Saatleri Ayarlama Enstitüsü içe değil, dışa dönüktür. Ruhla değil, bedenle ilgilidir. Pozitif bilimlerin gelişmesi nevinden yararlı yönleri bulunsa da, zekâyı hâkim kılarak sezgiyi düşüncesizce bertaraf ettiği için sonuçta yarardan ziyade insanlığın zararına çalışmaktadır. Mekanik zamanı daha da parçalamaktan başka bir fonksiyonu yoktur aslında. Bu işlevi adından da, faaliyet alanından da bellidir.

         Daha açık ifâde etmek gerekirse; Saatleri Ayarlama Enstitüsü pozitivizmin, rasyonalizmin, dünyevileşmenin, küreselleşmenin ve daha bir yığın -zorunluymuş izlenimini ustalıkla veren, oysa muazzam bir kolektif yalanlar kumpasının çarkları olmaktan öteye geçemeyen- abesler silsilesinin sembolüdür. Tanpınar kendi zamanından insanlığın nereye gittiğini görmüştür; yahut en azından sezinlemiştir. Fakat, daha önce de değindiğimiz üzere, aslâ bir çözüm getirmemiştir. Bu konuda Tanpınar’ın sükûtunun iki nedeni vardır: Birincisi, romanın anlatıcısı ve olayların merkezinde yer alan kişi konumundaki Hayri İrdal gibi tereddütleriyle yaşayan yazarımız da bütün Türk aydınlarının dramına ortaktır ve çözüm yolunu kendisi de tam olarak bilememektedir. Keza kaç nesildir hangimiz biliyoruz? Çözüm yolu olarak özümüze dönmek, mağlûbiyet psikolojisinden sıyrılmanın yollarını aramak, Nurettin Topçu’nun ifâdesiyle harekete geçmekten söz ediliyor ama, bu nasıl olacaktır? Sorun yalnızca medeniyet değiştirmiş bir toplumun içerisine düştüğü bunalımlardan ibâret değildir artık. Tüm insanlığı ilgilendiren daha büyük ve karmaşık bir meseleyle karşı karşıya bulunuyoruz: Mekaniğin hayatımızdaki mutlak hâkimiyeti! Tanpınar’ın sükûtunun ikinci nedeni ise, her şeyden önce onun bir sanatkâr kimliği taşımasından ileri geliyor. O, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde ancak bir saptamada bulunabilirdi. Sanatçı kimliği bunu gerektiriyordu. “Çünkü” der romancı ve şair Mustafa Miyasoğlu bir denemesinde:“romancıdan kimse çözüm yolları öğrenmek istemiyor.” Ve devam eder: “Romanla sosyal meseleleri çözmek isteyenler gibi, sosyal ve siyasal görüşler savunanlar da sanatın alanı olan estetik ölçülere bir hayli uzak demektir. Çünkü bir sanat eserinde en fazla sergileme görülebilir. Bu o tarz bir sergileme ve hatta sorgulamadır ki, teşhisler ve cevaplar da içindedir. Ama bu belli bir seviyeye gelmiş okuyucunun kavrayabileceği bir niteliktedir.”[2] İşte bu sebepledir ki, Tanpınar roman sanatının ilkelerine sadık kalmak zorundaydı; üstelik o bir estetikçiydi, romanı bir tablonun bütünlüğü içinde düşünüyordu. Zihninde geliştirmeye çalıştığı çözüm yollarını ise eserinde belli ihsaslar yoluyla ve elbette ironik tarzda serpiştirmiş olabilir.

         Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün kurgusu ile dünyamızın bugünkü manzarasını karşılaştırdığımızda görüyoruz ki, Tanpınar küreselleşmeye doğru gitmekte olduğumuzu vurgulamaya çalışmıştır. Tek tip bir yaşayış ve düşünüş tarzının hâkim olduğu, renklerin solduğu, olaylar ve eşya karşısında tepkilerin benzerleştiği, imkânların kısıtlandığı, insanların düpedüz bir eşya haline geldiği mekanik bir dünya kurgusudur bu. Bireysel özgürlükler parolasıyla yola çıkan aydınlanma felsefesinin ve Batılı dünya görüşünün ulaştığı çıkmazdır. Nurettin Topçu’nun isyan ahlâkıyla, irâdenin dâvâsıyla bağdaşmayan, bireyi ve toplumu tutsak alan globalizmdir sözkonusu olan. Milli kimliklerin söndürüldüğü, dinlerin bertaraf edildiği, Tanrı’nın unutturulduğu, yalnızca maddî kudretlere tapan ve ancak kitle kültürüne sahip olmasına -o da geçici olarak- izin verilen ruhsuz yığınların yaşadığı tekdüze bir dünya.    

 MÜBAREK’TEN NURİ EFENDİYE ESKİ HAYATIMIZ

          MÜBAREK : Nedir bu Mübarek? Daha doğrusu kimdir? Öyle ya, onun bir mazisi, hali ve yalanlar kurgusu içinde geleceğe uzanan bir macerası vardır. O, kişilik sahibi bir nesnedir. Eserin 25. sayfasında özellikleri anlatılan Mübarek öyle alelâde bir eşya olmaktan çok uzaktır. Neredeyse bir dervişi, hattâ evliyayı andırır. O, tam bir Osmanlı’dır. Ama geçmişte kalmış, zamana ayak uydurmayı başaramamış bir bahtsız. Hayri İrdal’ın mensubu bulunduğu Takribî Ahmet Efendi ailesinin üzerine borç kalan bir câminin bir türlü temeli atılamayan inşaatından artakalan ve şahsında bütün Osmanlı’nın idealini temsil eden bir tâlihsiz. Sürekli değişen hayattan öylesine kopmuştur ki, artık “kendi halinde, hiç kimsenin işine karışmadan, kervanını kaybetmiş bir mekkâre gibi başı boş, dalgın dalgın bir yürüyüşü vardır(s.25)”. Hayri İrdal’ın tanımlamasıyla, hangi takvimle hareket ettiği, hangi senenin peşinde koştuğu ve neleri beklemek için birdenbire durduğu belli değildir(s.25). Vakti zamanında Hayri İrdal’ın büyük dedesi bir sebeple mahallesine bir câmi yaptırmaya karar vermiş fakat kaderin garip cilveleriyle örülü yaşamında buna muvaffak olamamıştır. Onun bu özlemi bir vasiyet olarak evlâdına intikâl etmiştir ve böylece Doğuya özgü masalsı bir hikâye de başlamıştır. Ne var ki bu câmi hiçbir zaman inşâ edilemeyecektir. Bir bakıma Osmanlı idealizminin son kızılelması olmak sıfatıyla erişilmezliğe yelken açmıştır. Hayri İrdal’ın babası da dedesinin vasiyetini yerine getirmek için epey uğraşmıştır ama nafile. Artık muzafferiyet Osmanlı’dan elini ayağını çekeli yıllar olmuştur. Çâresiz babanın bu yenilgi karşısında kendisine bir günah keçisi bulmaktan başka yapacak bir şeyi de yoktur. Uğrunda Takribî Ahmet Efendi ailesinin serveti tüketilen sözkonusu muhayyel câmiden artakalan yegâne unsur olmak sebebiyle Mübarek isimli saat Hayri İrdal’ın babasının hedefidir artık. Tüm hıncını ondan çıkarmaktadır. Mübarek’i neredeyse düşman ilân etmiştir. Onun bu tutumu, Kızılelma peşinde koşmaktan yorgun düşmüş ve aynı nedenle ferdiyetini yaşayamamış bir neslin isyanı ve bir bakıma da modern hayata yönelik iştiyakının yansımasıdır denebilir.      

          NURİ EFENDİ : Hayatını saatlere adamış olan muvakkit Nuri Efendi de her yönüyle Mübarek’e benzetilebilir. O da geçmişte kalmış bir şahsiyettir. Klâsik asrımızın kendine özgü hayatını sürdürmeye çalışan bir serdengeçtidir. Her türlü ihtirastan masun, kendi halinde, iyilik yapmak için yaratılmış, halim selim bir Osmanlı. Hiçbir acelesi yoktur. Zamanın sahibi olan adamdır(s.32). İşinde mâhirdir fakat bugünün meslek ahlâkından(!) her yönüyle ayrılır. O, işini para kazanmak hırsıyla yapmaz. Her Osmanlı gibi keyif ve çile ehlidir. Ahilik ahlâkının son temsilcisidir. Bu ahlâka göre çalışmak da bir ibâdettir. Amaç daha çok kazanmak, daha çok üretmek ve tüketmek değil; ömrün her ânını hem ferdin, hem toplumun yararına değerlendirerek insan-ı kâmil olma yolunda ilerlemektir. “Eski kültürümüzde” der Erol Güngör “ticaret yapmak kültürün temel esprisi olan, din içinde mânâlı yeri olan bir faaliyet idi.”[3]   Muvakkit Nuri Efendi kendi çapında bir düşünür, zamana ve saatlere tasavvufî neşveyle yaklaşan bir gönül insanıdır. “Zamana sövmeyin, çünkü zaman Allah’tır” hadis-i şerifinden haberdar olduğuna da kuşku yoktur. Aynı zamanda içtimaiyatçıdır. Eline geçen herhangi bir saatin her parçasının ayrı ayrı fabrikalardan çıktığını görerek şöyle diyebilmektedir: “Ne kadar bize benziyor... Tıpkı bizim hayatımız(s.29).”

         Nuri Efendinin talebesi olmak sıfatıyla Hayri İrdal da saatin medeniyetimiz üzerindeki rolüne vâkıftır.“Saat Allah’ı bulmanın en sağlam çâresi idi(s.23).” diyebilmesi de bunu kanıtlıyor. Gerçekten de, romanın ilk bölümünü okudukça görüyoruz ki, “...eski hayatımız saat üzerine kurulmuştur... Saat sesi bu yüzden onlar için şadırvanlardaki su sesleri gibi hemen hemen iç âlemin, büyük ve ebedî inançların sesiydi. Onun, kendine mahsus, hayatın her iki buudunda genişleyen hassaları vardı. Bir taraftan bugününüzü ve vazifelerinizi tâyin eder, öbür taraftan da peşinden koştuğunuz ebedî saadeti, onun lekesiz ve ârızasız yollarını size açardı(s.23).” Tanpınar’ın Hayri İrdal aracılığıyla aktarmaya çalıştığı bu saptamadaki saat fikri Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeki saat anlayışından (Halit Ayarcı’nın anlayışından) çok farklıdır. Halit Ayarcı’nın saat telâkkisi mekanik dünya görüşü doğrultusundadır. Nuri Efendi de ise saat Allah’a erişmenin, bir diğer ifâdeyle insan-ı kâmil olma gâyesinin vasıtasıdır. Bu düşünüşü Ahmet Haşim’de de buluruz: “İstanbul’u yenileştiren ve yerlisini şaşırtan istilâların en gizlisi ve en tesirlisi yabancı saatlerin hayatımıza girişi oldu. Saatten kasdımız, zamanı ölçen âlet değil, fakat bizzat zamandır. Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre, dinden, ırktan ve ananeden hayat alan bir zevkimiz olduğu gibi, bu üslub-ı hayata göre de saatlerimiz ve günlerimiz vardı.”[4] Keza Hayri İrdal “Biz kendi âlemimizde yaşayan insanlarız! Her şeyimiz kendimize göredir(s.11).” derken de aynı düşünceyi belirmek ister. Osmanlı yaşayışında saat, Bergson felsefesiyle uyumlu olarak, mistikliğin mekaniği yardıma çağırmasından başka bir anlam taşımaz.[5] “Zaman birdir ve ebediyettir”[6] diyen Şinasi Hisar da aynı yolun yolcusudur.

HAYRİ İRDAL’IN DRAMI

          Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün en dikkate değer karakteri kuşkusuz Hayri İrdal’dir. O, romandaki tüm şahsiyetlerin dramını kendi üzerinde toplamış birincil kahramandır. Tanzimat’ın da gerisinden, tâ Lâle Devri’nden günümüze dek uzanan ve Türk (hattâ dünya) tarihinde eşine rastlanmayan son derece ilginç ve dramatik bir dönemin aydın kimliğini temsil eder. Onun tereddütleri, kaçışları, atılımları, hayâl kırıklıkları, tutarsızlıkları ve -argo tâbirle- harbi davranışları, sahtekârlılarıyla erdemleri, göze çarpan ve çarpmayan her türlü tavırları Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün (ustası Nuri Efendi ile oğlu Ahmet bir yana) aklı başında, ya da aklına mukayyet olmayı mümkün mertebe başarmış yegâne kişisidir. (Buna rağmen, mahkemece akıl hastanesine gönderilen tek roman kahramanı da yine odur. Ne trajikomik!)

         Onun dramı henüz çocukluğunda, hürriyet fikriyle birlikte başlar. Daha önce de değindiğimiz üzere, Osmanlı idealizminin tüketip yorgun ve yoksul düşürdüğü bir ailenin evlâdı olarak dünyaya geldiğini öğreniyoruz romanın ilk bölümünden. Fakat kendisi bu yoksunluktan pek de şikayetçi değildir. Hattâ bir dereceye kadar memnundur da. “Benim çocukluğumun” diyor Hayri İrdal, “bellibaşlı imtiyazı hürriyetti(s.20).” Onun kastettiği hürriyet, doğal hayatımızın sâfiyetidir. Dışarıdan fazla müdahaleye mâruz kalmamış, Türk ırkının son bin yılda Anadolu ve Rumeli coğrafyasında kendi imkânlarıyla oluşturduğu, istikrara dayalı özgün bir yaşam tarzının ilham ettiği ve irâdesine sahip doğal bir hürriyettir. Manevî boyutu daimâ ağır basar. Batının mekanik özgürlüğünden çok uzaktadır. Doğal hayatımızın saflığından doğan hürriyeti Hayri İrdal şöyle tanımlar: “...onu bana hiç kimse vermedi. Bu sızdırılmış altın külçesini birdenbire kendi içimde buldum. Tıpkı ağaçta kuş sesi, suda aydınlık gibi... Vakıâ sonraları ben de onu kaybettim. Fakat ne olursa olsun bana temin ettiği şeyler hayatımın ne büyük hazinesi oldular... O bana hiçbir şeye sahip olmadan, hiçbir şeye aldırmadan yaşamayı öğretti(s.21).”

         Bu kanaatkâr hürriyettir. Özgürlüğün de bir sınırı olması gerektiği felsefesinden ilham alan tasavvufî hürriyet. Doğuya o erişilmez gücünü de, kendisini bir zaman sonra tüketmesine neden olacak zaaflarını da veren mistik hürriyet. Romanın bütününe dikkatle baktığımızda şunu görüyoruz: Hayri İrdal geçmişini hem tutkuyla sevmektedir, hem de hayatın gerisinde kalmasına sebep olduğuna inandığı için ondan nefret etmektedir. “Ben artık modern adamı, modern mimariyi, modern konforu seviyorum(s.48).” derken gerçekten de samimidir. Ne var ki aynı samimiyet “kendisine ihanet etmekten doğan azap(s.119)”ta da mevcuttur. Onun bu tutarsız ruh halini şu itirafında da buluyoruz: “Ne yaşadığım hayatı beğeniyor, ne yenisine gidebilecek kudreti kendimde buluyordum(s.119).”

         Hayri İrdal’ın dramının çocukluğunda kök saldığını söylemiştik. Hayatına tasavvuf ağırlıklı bir kültürün hâkim olduğu bu ilk ve sürprizlere en hazırlıksız döneminde bir armağan alır. İrdal sözkonusu hadiseyi şöyle anlatıyor: “Vakıâ on yaşlarıma doğru bu mesut hayatı bir ihtiras bulandırdı. Dayımın sünnet hediyesi olarak verdiği saatle hayatımın ahengi biraz bozulur gibi oldu(s.22).” İşte o günden sonra Hayri İrdal yepyeni bir dünyayla tanışır. Mekaniğin dünyasıyla. Fakat küçük Hayri elbette ki henüz büyük değişime ilk adımı attığının bilincinde olamazdı. Artık saatlere karşı dizginlenmesi mümkün olmayan bir ilgi uyanmıştır içinde. Muvakkit Nuri Efendinin yanına çırak verilir. Ne var ki, manevî tedrisatın hükümran olduğu bu çıraklık dönemi bile İrdal’ın dramına set çekemeyecektir. Onun yaşamı çocukluk yetişkinlik olmak üzere iki zıt kutba ayrılır. İlkinde Doğunun temsilcisi Nuri Efendinin öğrencisidir; ikincisindeyse Batı telâkkisini düstur edinmiş bir tip olan Halit Ayarcı’nın tutsağıdır, (keza İrdal’ın, Nuri Efendi zamanında kendisini ne denli özgür hissettiğini belirtmiştik). Bu zaman dilimi içerisinde iki zıt şahsiyetin (ve medeniyetin) İrdal üzerindeki etkileri öyle derin ve vazgeçilemez hale gelir ki, sonunda kahramanımız her ikisini de benimsemekten başka çıkar yol bulamaz: “...bu ayrı meziyette, ayrı zihniyette insanlar bütün zaman ayrılıklarının üstünden hayatımda bir daha ayrılmamak şartiyle birleştiler. Ben onların bir muhassalasıyım... terkip halinde eseriyim.(s.31).”

         Hayri İrdal aynı anda hem geleneğe, hem yeniye ve hem de her ikisinin dengesiz terkibine bağlı bulunmanın ağırlığı altında ezildiğinin bilincindedir. Ne eskiye, ne yeniye, kısaca hiç kimseye yaranamamanın azabını şiddetle duyar: “Talih herhangi bir adam gibi yaşamama imkân vermemişti(s.205).” Bu veciz ifâde aynı zamanda bütün bir toplumun son iki yüzyıllık özeti ve şikayetidir.

         Değişime direnmek arzusunu -ya da içtepisini- açığa vurduğunda üstadı Halit Ayarcı’dan şu serzenişi işitir: “Değişeceksiniz, Hayri Bey değişeceksiniz(s.202).” Daha makûl ve ayakların yere bastığı bir değişim sürecinden geçmek gerektiği düşüncesi karşısında ise, yine yakın bir dostunun, kendisini tedavi etmeye -bir bakıma adam etmeye- azmetmiş Doktor Ramiz’in dayatmasına mâruz kalır: “Bu müspet bir ilimdir dostum! Burada itiraz olmaz(s.98).” Her ne kadar Doktor Ramiz bu dayatmayı bir başka vesileyle (psikanalizin tartışılamayacağı iddiasıyla) dile getirmiş olsa da, mantık aynı mantıktır. Yeni eskinin, mekanik mistisizmin, Batı Doğunun, akıl sezginin ve globalizm yerliliğin karşısında en ufak bir tâviz vermeye yanaşmamaktadır. (Bu noktada şunu da özellikle vurgulamak gerekiyor; her şeye rağmen Halit Ayarcı göründüğü kadar da katı değildir. O, yaptıklarında içtendir ve iyi niyetlidir. Batıya, yeniye ve onların yarattığı değerlere iman ettiği için değil, o değerlerin gerisinde kaldığımız için ve o değerlere yetişmek, hattâ geçmek amacıyla hareket etmektedir. Aslında kendisi de yerli bir tiptir. Osmanlı’nın gururuna içten içe sahiptir. Toplum olarak gölgede kalmışlığımıza tahammül edememektedir. Fakat sonunda aldandığını görecektir. Bu konuya ileride döneceğiz.)

         Bütün bu baskı, telkin ve dayatmalara rağmen Hayri İrdal sağduyusunu hiçbir zaman yitirmez. Muhakemesi daimâ yerindedir. Kendisini geleneksel hayat tarzımız adına tutsak almış bulunan Abdüsselâm Beyin ölümünün ardından peşpeşe sökün eden tâlihsizlikler silsilesinin yarattığı yalanlar dünyasının içinde dahi ferdiyetinin bağımsızlığını -pasif bir direnişle de olsa- korumak için elinden geldiğince gayret sarfeder. Kâh özgür irâdesiyle, kâh zoraki, ne yapmış olursa olsun, bir yanıyla daimâ dürüsttür. Onun bu dürüstlüğü vicdanının eseridir. Nurettin Topçu’nun deyişiyle, “kendi ruhuna kendinden aşı yapmak ihtiyacıyla kıvranan adamdır.”[7] Sahtekârlıklar, aldatmalar, yanılgılar kısırdöngüsünün çarkları arasındaki yerini aldığı andan itibaren hem kendisini, hem de çevresindekiler sorgulamayı, eleştirmeyi ve suçlamayı ihmâl etmez. Başta yeni hayatın mürşidi Halit Ayarcı olmak üzere, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün rüzgârına kapılmış bütün bir muhiti (toplumu) aklıselime çağırırken, kendisi de çetin bir iç hesaplaşmanın bunaltıcı atmosferinde çırpınıp durur. Her sâniye huzursuzdur.

         [Ondaki huzursuzluk ve vicdan azabı, ve hattâ çıkmazdan nasıl kurtulacağını bilememenin doğurduğu karamsarlık hâleti, Tanpınar’ın Huzur adlı romanında da aynı yoğunlukla sürüp gider. Huzur’un Mümtaz’ı Hayri İrdal’ın devamıdır. Ve Mümtaz için Nuran neyi ifâde ediyorsa, İrdal için de ilk eş Emine aynı şeyi ifâde etmektedir. Emine İrdal’ın hayatında yalnız eskinin devamı değil, aynı zamanda ağır tempolu fakat doğal bir değişimin vaat ettiği istikrarın garantisidir. Ne var ki Emine ardında iki çocuk bırakarak yaşamdan çekilecek ve kocasını muazzam bir mücadelenin içinde tek başına bırakacaktır. Hayri İrdal her konuda olduğu gibi, karısının ölümü karşısında da birbiriyle çelişen duygulara kapılmaktan kurtulamaz. Emine’yi yitirmesinin ardından zihnine hücum eden ilk keskin düşünce “artık hürüm” biçimindedir ki, bu geçmişin yükünden kurtulmuşluğun anlık ferahlığıdır. Bu bencilce yaklaşım İrdal’ın yeniye dönük yüzünün ürünü olsa gerektir. Oysa madalyonun bir de öte yanı, eskinin yaşama kudretini yansıtan ana yüzü vardır. Nitekim İrdal bir süre sonra baltayı taşa vurduğunun farkına vararak, “Emine’nin ölümüyle son tutunduğum dal da kopmuş gibi büsbütün boşlukta kaldım(s.118)” diyebilecektir. Burada son olarak şu kesin yargıya rahatlıkla varabiliriz: Mümtaz Nuran’la birleşmeyi başarabilseydi, Tanzimat’ın öncesinde yitirmeye başladığımız huzura kavuşacaktı. Hayri İrdal da Emine’yi kaybetmeseydi Tanzimat’ın ilk yıllarındaki daha az dejenere olmuş huzuru tüm yalınlığıyla muhafaza edebilecekti.]

         Dikkat edilirse, Hayri İrdal’ın -çocukluğunda dayısının hediye ettiği saatle boy veren- dramının yoğun bir huzursuzluğa dönüşmesi, hep eskiye âit bir şeylerin ve birtakım insanların sahneden çekilmesiyle başlar. Pinti ve kindar halasının geçici ölümünün yanısıra Nuri Efendi, Abdüsselâm Bey ve Emine gibi olumlu karakterlerin geri dönüşü olmayan ölümleri; Aristidi Efendiye âit laboratuarın bir deney esnâsında sahibiyle birlikte berhavâ olması; Seyit Lütfullah’ın Mehdilik iddiasıyla Sinop’a sürülmesi bu cümledendir. İrdal çocukluğunun geleneksel huzuruna bütün bu kayıpların bıraktığı boşluktan vedâ etmek zorunda kalır. Onu artık yeni, ama sonu belirsiz bir yaşam beklemektedir. Halası tam toprağa verilecekken tekrar diriliverir; İrdal önce Doktor Ramiz’le ve ardından Halit Ayarcı’yla tanışır; bu arada ikinci evliliğini de yapmıştır. Fakat bu yeni evlilik dönemi eskisine hiç benzemez. Uysal, vefâlı ve ciddi yaratılışlı Emine’nin tamamen karşıtı bir kadındır ikinci hanımı Pakize. Gözü yükseklerde, sosyete meraklısı, dırdırcı, popülist yaşam tarzının sıkı tâkipçisidir ve bütün bunlarla birlikte -yine ancak Doğuda görülebilecek cinsten- sınır tanımaz bir hayâl gücüne sahiptir. Hayata sinemanın perdesinden bakmaktadır. Akşam hangi Amerikan filmini izlediyse, sabah o filmin kadın kahramanının kimliğiyle yatağından çıkar. Gerçeği olduğu gibi görmeye yanaşmaz. Pakize’nin bu tutumu, “Realist olmak hiç de hakikati olduğu gibi görmek değildir. Belki onunla en faydalı şekilde münasebetimizi tâyin etmektir(s.182)” diyebilen Halit Ayarcı’nın hayat karşısındaki duruşuyla bağdaşır. Bütün bunların yanısıra, Pakize’nin kız kardeşleri de kendisi gibi mahlûklardır. Meselâ, İrdal’ın büyük baldızı berbat sesine rağmen birinci sınıf bir ses sanatkârı olmaya lâyık bulunduğundan kuşkuya düşmez. Küçüğü de ablasından farksızdır. İrdal’ın bu ikinci ailesi -günümüzde zirvesini bulmuş- popülizmin o zamanki müritleridir. Halit Ayarcı’nın yerinde tespitiyle, “hepsi ihtiraslı, yaşamaya azmetmiş insanlardır” ve “alelâde hayata razı değillerdir(s.179).” Hayri İrdal baldızlarıyla karısından şikayet etmeye yeltendiğinde ise yine Ayarcı’nın şu ithamıyla susmak zorunda kalır: “Fakat sanattan, bugünün sanatından anlamıyorsunuz. Evvelâ bu bir kalabalık işidir. Kalabalık neyi sever, neyi sevmez? Bunu kimse bilmez. Sonra bu mesele ümitsiz bir kalabalığın işidir... İşler karışınca zevkten ümit kesilir(s.180).” Artık her şey çığırından çıkmıştır ve Tanrı’dan uzaklaşmış insanlığın farkında bile olamadığı umutsuzlukla estetik duygusu körelmiştir. Bundan sonra (taze bir iman hamlesinin doğuşuna kadar) yeni şartlara boyun eğmekten başka yapacak bir şey de kalmamıştır. Mekanizmin çarkları kitle toplumunu yaratmış, Hayri İrdal gibiler dizginleri Halit Ayarcılara terketmiştir.

HALİT AYARCI’NIN İÇTENLİĞİ VE YANILGISI

          Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün Hayri İrdal’dan sonra ikinci önemli karakteri hiç kuşkusuz Halit Ayarcı’dır. Eserin tüm kahramanlarını eski hayat tarzımızdan yeni yaşam telâkkimize doğru uzayıp giden bir çizelge üzerinde noktalar halinde yerleştirecek olursak şayet, muvakkit Nuri Efendiyi bu nazarî çizelgenin başlangıcına ve Halit Ayarcı’yı da bitimine koymak gerekir. Diğer bütün karakterler sözkonusu çizelgenin iki ana noktası arasında (mahiyet değil) derece farkıyla kendiliklerinden yerlerini alacaklardır. Hayri İrdal’ın konumu ise, muhayyel çizelgemizin tam ortasındadır; zira ne bütünüyle Doğudan kopabilmiştir, ne de her şeyiyle Batıya intikâl edebilmiştir. Hattâ onun Berna Moran tarafından özellikle belirtilen olaylar karşısındaki “seyircilik” işlevi de, çizelgenin ortasındaki duruşu itibariyle tartışmaya açıktır. Keza Moran da İrdal’ın seyirciliğine ihtiyatla yaklaşır.[8]

         Halit Ayarcı’ya dönersek... Ki o kesinlikle ihmâl edilmemesi ve Hayri İrdal’ın gölgesinde bırakılmaması gereken bir karakterdir... Bizim düşüncemize göre, Halit Ayarcı, her ne yapmış olursa olsun, yirminci yüzyıl bürokratı ve müteşebbisinin -eylemlerinde ironik yönün ağır bastığı- Doğuya özgü türevidir. Kuramcı olmaktan çok pratik adamdır. Onun acelesi vardır. Hayatın temel ilkelerinden biri olan değişime ayak uyduramamış bir toplumun makus tâlihini yenerek yeni bir hamleyle ileriye atılmak ve ezelî yarışa kaldığı yerden devam etmek konusunda acelecidir. Halit Ayarcı’nın: “Elli senede bir medeniyete bütün tarihiyle yetişmek kolay mı?(s.224)” demesi de aceleciliğinin kanıtı ve makûl nedenidir. Onun Batılı anlamda kuramcı olmadığını, güncel sorunlar ve gelecek endişesi karşısına uzun uzadıya düşünmektense kolaycı çözümlerle durumu idâre etmeye çalıştığını özellikle vurgulamalıyız: “Bu işlerde bilmek ikinci derecede kalır. Yapmak vardır, sadece yapmak!... Bilgi bizi geciktirir(s.277).”

         Halit Ayarcı’nın düşünmek yerine zaman yitirmeden eyleme geçmeyi seçmesinin ardında yatan neden olarak “sürekli değişen hayat karşısında gecikmişliğin doğurduğu telâşı” öne sürdük. Fakat onu bu tavra sürükleyen ikinci bir içgüdü daha vardır: İmparatorluğun dağılma süreciyle yeniden canlanan millî kişiliğin otantik kodlarıdır bu içgüdü. Daha açık deyişle, İslâm medeniyetinin (siz buna ıslah ettiği, geliştirdiği, perdelediği, dışladığı, hor gördüğü yahut ne derseniz deyin) daimâ kontrol altında tutmaya çabaladığı -üç boyutlu Türk uygarlığının birincil katmanı olan- göçebelik ruhudur yeniden canlanan. Mâlûmdur ki, göçebenin kitapla arası pek hoş değildir. Yazmaktan ziyâde yapmakla meşgûldür. Bozkır acelesi olanların, dur durak bilmeksizin sürekli bir şeylerin peşinde koşanların iklimidir. Mesajını sözle ifâde etmeyi doğası gereği tercih eden mitle daha haşır neşirdir ve yerleşik hayatın benimsediği yazıdan hazzetmez. Aslında bu dünyevî canlılık başta akıncılık/alperenlik ruhu olmak üzere Osmanlı’nın hemen her alanında vardır ama, tasavvuf yoluyla dizginlenmesi ya da en azından yönlendirilmesi mümkün oluyordu. Fransız İhtilâli’nin ardından dünyevileşmenin hız kazanması Bektaşilik- Jön Türklük- İttihatçılık paralelinde imparatorluk toplumunu da etkilemiş ve tasavvufun gerilemesine yol açmıştır. Ortaya çıkan boşluğu ise göçebelik kültür kodlarının bin yıllık İslâmî geleneğe rağmen canlı kalabilmiş unsurları doldurmuştur.

        Saatleri Ayarlama Enstitüsü bir abesler zincirinin romanıdır. Bu tespitten kuşku duyulamaz. Aynı şekilde, Halit Ayarcı’yı da acelesinden dolayı insafsızca kınamaya yeltenmek abesler zincirine bir halka daha eklemek anlamına gelecektir. Ayarcı elbette telâşa kapılacak ve elbette Batıya yetişmek kaygısıyla hareket ederken muhtelif yanılgılara düşecekti. Onun tek bir amacı vardı; Türkiye’yi yeniden şekillendirmek. Bu uğurda her şeyi, abes olup olmadığına aldırmaksızın mubah görüyordu: “Bu meselelerde yalan veya hakikat diye bir şey yoktur. Asrına uymak, onun adamı olmak vardır(s.243).” derken de,“Yeninin bulunduğu yerde başka meziyete lüzum yoktur(s.181).” hükmünü verirken de hep aynı aceleciliğin zorunlu kıldığı ruh halini açığa vurmaktadır. O, kader ortağı Hayri İrdal’ın ifâdesiyle “hayatı benimsemiş(s.170)”, yeniliğin erdemine tutkun, Doğu kaderciliğine alışıldık anlamda boyun eğmeyen ve dolayısıyla geleneksel yaşam tarzımızdan (kültürümüzün tasavvufî boyutundan) kendisini soyutlamış eylem adamıdır. Geçmişimizdeki üstün değerlerle ilgisi sınırlıdır ve ancak onları amacına ulaşmak yolunda kullanmak içindir. Ahmet Zamanî Efendi adında bir şahsiyeti uydurması da bu yüzdendir. “Maziyi de, istikbâli de halin ortasından görür(s.172).” Mekaniğin üstünlüğüne inanmıştır. Rolünü bürokratlar kadrosunun şekillendirdiği yeniçağın kurallarıyla oynamaktan hoşlanır. Kolektif yalanlar üzerine inşâ edilmiş modern hayatın ve bu hayatı yaşamaktan başka seçeneği kalmayan modern toplumun zaaflarını kurnazlık derecesinde gayet iyi bilmektedir. Enstitünün yeni binasının inşâ edileceği yer olarak İstanbul’da Hürriyet Tepesi’ni seçmesi bu bakımdan mânidardır. Ayarcı, Batı kaynaklı demokrasi, insan hakları ve hürriyet gibi kavramların toplumları daha iyi sömürmek (hafifletilmiş tanımlamayla oyalamak) için icat edilmiş içi boş araçlar olduğunun bilincindedir. Ortaçağ düşüncesi insanlara nasıl yığınlar (sürü) gözüyle bakıyorduysa, yeniçağın hâkim güçleri de aynı tutumu -bu kez allayıp süslediği kavramların cilası ardından- sürdürmektedir. Aradaki tek fark, Cengiz Aydoğdu’nun bir makalesinde[9] isâbetle belirttiği üzere;“...kafanın ve kalbin bütün zenginliklerinin tek tipleştirilmesidir.” Bu olguyu Halit Ayarcı şöyle itiraf eder:“Tam çalar saat gibi konuşup susacak insanlar değil mi? Plâk insan... Harika!(s.206)”

         Bütün bunlardan sonra ulaşabileceğimiz genel yargı şöyle olabilir: Ahmet Mithat’ın Felâtun Beyinden Peyami Safa’nın Behiç’ine dek uzanan evrim sürecinde Türk romanındaki alafranga tiplerin erişebileceği zirve karakterdir Halit Ayarcı. Buradaki erişmeden kastımız, Ayarcı’nın diğerlerine kıyasla çok daha fazla alafrangalaşmış olduğu saptaması değildir. Çünkü biz kahramanımızın her şeye rağmen bir yanıyla yerli bir tip olduğunu düşünüyoruz. Keza Tanpınar’ın yarattığı Türk romanındaki bu son(?) alafranga tip, neİntibah’taki ali Bey ile Araba Sevdası’ndaki Bihruz Bey derecesinde saf bir züppedir; ne de Mai ve Siyah’ın Ahmet Cemal’i yahut Yaban’ın Ahmet Celal’i kadar bunalımlı ve gelecekten umutsuz karamsar bir aydındır. Kaldı ki onu alafranga hâin olarak da vasıflandıramayız. Bu haksızlık olur. Halit Ayarcı geleneğin ve müspet devamlılığın karşısında yer almış olması itibarıyla, Batı uygarlığının (dolayısıyla emperyalist küreselleşmenin) içimizdeki gönüllü ajanı görüntüsü verse de, eylemlerini yalanlar, sahtekârlılar ve abesler çarkının yardımıyla sürdürmeyi tercih etse de, sonuçta seleflerinden daha zeki, daha kararlı, daha umutlu ve daha idealisttir. Makalemizde zaman zaman belirttiğimiz üzere daha da samimi ve hattâ -garip ama- onurludur. Kahramanımız Batı karşısındaki düşkünlüğümüzden muzdariptir. Mensubu bulunduğu toplumu tekrar diriltmek, öne çıkarmak ve kalkındırmak amacını içtenlikle gütmektedir. Yanılmadığı, dolayısıyla hedefine doğru yoldan gittiği kanısındadır. Onun gözünde her şey -yeniliğe iman da dâhil- birer araçtır. Dünyaya hükümran olmuş bir medeniyete elli senede yetişmek kaygısını taşıdığını daha önce belirtmiştik. Bu uğurda kolektif şahsiyetimizi biçimlendiren değerlerimizi tahrip ediyor olmayı, Batıya öykünmek yoluyla bize yabancı bir dünyanın sultası altına düşmekliğimizi ve benzeri olumsuzlukları dâvet etmek durumunda kalmayı pek fazla önemsemez. Fakat böylesine garip bir felsefeyi benimseyip cesaretle uygularken, kendisiyle çelişkiye düştüğünün farkına da varamaz. Kendi irâdesiyle kurulan enstitünün yurt çapında yaygınlaşması aşamasına gelindiği bir dönemde çalışmaları yakından izlemek için ziyarete gelen şehrin belediye başkanı kahramanımıza bir soru yöneltir: “Bu kadar mütehassısı nereden bulacaksınız?(s.195)” Bu haklı endişeye pratik düşünceli bürokratımızın verdiği cevap ilginçtir: “O kolay! Personelimizi kendimiz yetiştireceğiz.” Belediye başkanı bu hazırcevaplılıktan tatmin olmayarak dışarıdan bir uzman kadrosu getirtilmesi fikrini ortaya atar. Ne var ki Halit Ayarcı başkanın önerisine şiddetle karşı çıkar:“Buraya ecnebiyi alamayız. Bozar, mahveder. Anlamaz... Ecnebi mütehassısa o kadar alışılmış ki... N’oluyoruz sanki? Her şeyi onlardan mı öğreneceğiz? Memleket evladını hiç mühim bir işte görmiyecek miyiz?... Hakikaten bir işe yarayacaklarını bilsek, haydi bir fedakarlık yapalım deriz(s.195).” “Yok efendim, kendi personelimizi kendimiz yetiştireceğiz. Viyanalara kadar ecnebi mütehassıslarla mı gittik? O zamanlar herkes mütehassıstı. Çünkü kendimize güveniyorduk(s.196).” İşte burada Halit Ayarcı kendisiyle çelişkiye düşüyor. Hem Batının değerlerine kapıları sonuna dek açmakta sakınca görmüyor ve hem de aynı Batı karşısında Doğulu gururunu muhafaza edebiliyor. Fakat belki de bu çelişkinin ardında kahramanımızın kendine özgü bir tutarlılığı gizlidir. Halit Ayarcı, hedefe ulaşıldıktan sonra Batının toplumumuz üzerindeki tahribatlarını gelecek kuşakların onaracağına inanmış olabilir. Keza bizler de başından beri bu hüsnüniyeti gönlümüzde barındırmıyor muyuz? Gayemiz Batıyla tekrar eşit duruma geldikten sonra üstünlüğümüzü ilân etmek ve inisiyatifi yeniden elimize geçirmek değil mi? Bu bir özgüvendir. Viyanalara kadar giden mütehassıs ceddimizden devraldığımız ebedî görev bilincidir. Şu halde Halit Ayarcı’nın sahtekârlılarını -deyim yerindeyse- bir nevi takıyye olarak değerlendirebilir miyiz?

         Yine de kahramanımızın hedefe giden yolda yanılmış olduğu kuvvetle muhtemeldir. Sözkonusu hüsnüniyet bir yana, seçilen yol son derece riskli bir güzergâhtır. Çünkü hedefe ulaşamadan yitip gitmemiz ihtimâli her zaman vardır. Gelecek kuşaklar aşırı dejenerasyon nedeniyle ebedî görev bilincinden uzaklaşabilirler ve inisiyatifi tekrar ele almak ülküsünü unutabilirler. Keza Hayri İrdal’ın pasif direnişinin ardında yatan kaygı da bu yöndedir. O, daha ılımlı bir geçiş sürecinin özlemi içerisindedir. Ne var ki bunun nasıl olacağını bilememektedir. Ortağı Halit Ayarcı’ya sürekli karşı çıkar, onu uyarır, onunla didişir, ama yapıcı bir çözüm de getiremez. Bu anlamda, ikisinin çekişmesi Karagöz’le Hacivat’ın hayâller ve abesler perdesindeki sonu gelmez atışmalarını andırmaktadır. Hayri İrdal Karagöz’ün ve Halit Ayarcı da Hacivat’ın tarafında yer alır. Romanın diğer kahramanları ise Karagöz perdesinin figüranlarıyla aynı konumdadır. Diyebiliriz ki, Hacivat ne denli bizdense, Halit Ayarcı da o kadar bizdendir. Yerli bir tiptir. Öylesine yerlidir ki, enstitüye yabancıları sokmaz ve çevresinde yer alan bir yığın insana görev dağıtır. Onları enstitünün gerekliliğine inandırır. Bu tutumunda geleneğimizde var olan hısım akraba kayırmacılığından çok, kendi insanımıza güvenmek eğilimi baskındır. Benliğimize işlemiş üstünlük duygusu hâkimdir. Osmanlı’nın gururu ve bu gururun dış dünyada doğurduğu Türk imajının bizdeki yansıması olan yalnızlığa itilmişlik vehmi etkilidir. Cemil Meriç’in deyişiyle, “Bir biz vardık cihanda, bir de küffar!”[10]

         Halit Ayarcı’da bu duygu ifâdesini şöyle bulur: “Bütün dünyada yalnızız. Yalnızlık benim hoşuma gitmez. Bu kadar güzel ve ciddî bir müessese bütün dünyaca taklit edilmelidir. Ben bunu istiyorum. Zannederim ki siz de istersiniz!(s.269)” İşte Osmanlı’nın gururu! Daimâ taklit edilmek ve önder olmak tutkusu... Bizde bu tutku bir nevi İlâhî haktır. Tanrı tarafından insanlığın üzerine gönderilmiş olduğumuza yönelik kadim inancın verdiği haktır.

 SONUÇ

          Sonuç olarak; Halit Ayarcı gururludur, müteşebbistir, ideal sahibidir, geleneği reddetmekle birlikte maziden devşirdiği kadim bir inanca ve güvene sahiptir... Aynı zamanda yalancıdır, sahtekârdır, dolandırıcıdır. Fakat ne olursa olsun, kuşkulu bir trafik kazasına kurban gitmesinin ardından okurun vicdanında buruk bir anı bırakacak kadar da sempatiktir. Nasıl sempatik bulunmasın ki? O, Batı karşısındaki gururuyla ve Doğudan kopuş azmine yönelik sahtekârlığıyla bizim aynamız değil midir? Sanıyorum, okur, o kadar mücadeleden sonra Amerikalı bir heyetin tâlimatıyla enstitünün lağvedilmesini de içine sindirememektedir. Gerek Ayarcı’nın trajik sonu, gerekse enstitünün hiç umulmadık bir anda kepenkleri indirmek zorunda kalması fazlasıyla düşündürücüdür. Dünyanın yeni süper gücü olmaya doğru giden ABD’nin buradaki rolü nedir acaba? Hadiselere komplo teorileri alışkanlığıyla yaklaşacak olursak şayet, zihnimizde yığınla soru işâretinin oluşması işten bile değildir.

         Öyle ki, enstitü tam da -başından beri yapılan hiçbir şeye inanmayan- Hayri İrdal’ın işini benimsemeye yöneldiği dönemde son bulur. “Kaldı ki” diyor İrdal, “artık eskisi gibi müesseseden şüphe de etmiyordum. Halit Ayarcı’nın itişleriyle yavaş yavaş müessesenin hakikaten lüzumlu bir iş gördüğüne ve, hakikaten modern bir teşekkül olduğuna inanmıştım(s.302).” Bu durum oldukça garip görünmüyor mu? Zaman içerisinde enstitü öyle bir saygınlığa erişmişti ki, tüm dünyada ardı ardına benzerleri kurulmaya başlamıştı. Halit Ayarcı’nın düşleri gerçekleşmeye yüz tutmuş ve bu abes kurumun popülaritesiyle Türkiye tuhaf bir tarzda da olsa yavaş yavaş uluslar arası arenada adından söz ettirmeyi başarmıştı. Bu gelişmenin(!) bir yerlerde rahatsızlığa yol açmış olması ihtimâli herhalde vardır.

         [Burada bir parantez açmak gerekiyor. Enstitünün abes bir kurum olması mevcut şartlar altında Türkiye’ye eksi puan getirmez. Çünkü yirminci yüzyılın mekanik düzeni zaten abeslerle beslenmektedir. Hükümranlığını kolektif yalanlara borçludur. Uluslar arsı şirketler, kurumlar ve ideolojiler ancak global palavralarla insanlık camiasının gözünü boyayabilirler ve hâkimiyetlerini devam ettirebilirler. Sözkonusu küresel mihrakların çağımızdaki en büyük silahı olan televizyon da insanlığı uyutmaya yarayan muazzam bir mekanik nesne değil midir? Holivut stüdyolarında her yıl yüzlercesi üretilen filmler Doğudan Batıya bütün toplumları aynı tarzda düşünmeye ve yaşamaya yönelten çağdaş masallar olmaktan başka ne anlam ifâde ediyorlar ki? Bu bağlamda, yüzyılımızın oyununa Halit Ayarcı’nın dehasıyla iştirak eden ve hattâ ön plana çıkmaya yeltenen bir Türkiye’nin global güç odaklarınca engellenmesi kaçınılmaz olmaktadır. Bizce, Ayarcı’nın mâhiyeti belirsiz bir trafik kazasıyla saf dışı kalmasının ardında küresel güçlerin parmağı vardır.]

         Aslında enstitü ilk darbeyi içimizden alır. Düne kadar yapılanları gözü kapalı alkışlayan kitleler çıkarlarına dokunulduğunda çark ederek Ayarcı’nın inancını sarsarlar. Kahramanımız “Ben bir yerde aldandım... Nerede?(s.301)” diye sormaya başlar ve kendi eserinden soğuduğunu itiraf eder. Dostu Hayri İrdal ona, “Fazla oynadık etrafla... Kabul etmiyor musunuz?(s.301)” demek zorunda kalır. Ne var ki Ayarcı bir yanıyla hâlâ ısrarlıdır: “Hayır, oynamadık... Bizi aldattılar. Biz fazla inandık onlara...(s.301)” Kimin kimi aldattığı belli değildir. Nihayet, “Bu müessese artık benim değil!(s.301)” diyerek şapkasını dahi almaya gerek görmeksizin sahneden çekilir.

         Romanın sonunda gelene ağam, gidene paşam mantığıyla hareket eden yığınların ikiyüzlülüğüne tanık oluruz. Aslında hiç kimse olan bitene hür irâdesiyle inanmamıştır. Değişime iman, parlak geleceğe yönelik büyük umutlar hep yüzeyde kalmış ve bütün bunlar bir zaaf ânında balon gibi sönmüştür. Bu tam bir trajedidir. Toplumumuzun şahsında bütün insanlığın trajedisidir. Bizim diğerlerinden farkımız, fazlasıyla bahtsız ve bir o kadar da tâlihli bir toplum olmamızdır. Medeniyetlerin kavşağını vatan edinmiş, bağrında sonsuz ızdırapları ve kurtuluş imkânlarını barındıran bir milletin böylesine ağır bir tecrübeyi insanlık adına idrak etmesi kaçınılmazdı. Tanpınar’ın ifâdesiyle, “Wagner’i sevmek ve Mahur Beste’yi yaşamak, bu bizim tâlihimizdi!”[11]

          Şimdilik Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün abes çarkları dönmeye devam ediyor. Halit Ayarcı’nın son bir hamleyle kotardığı daimî tasfiye komisyonu bu devamın sembolüdür. Bize düşense, küresel palavralar karşısında kimliğimizi nasıl koruyabileceğimizin muhasebesini yapmaktır.

Dergâh Dergisi, sayı 141, Kasım 2001

KAYNAKLAR

Bu denemedeki (sayfa numaraları parantez içinde belirtilen) esere âit alıntılar Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün  Dergâh 1992 baskısından yapılmıştır.    

[1]   Beşir AYVAZOĞLU,  “Bir İnkıraz Felsefesi”,  Töre,  sayı 169-170,  Temmuz  1985.

[2]   Mustafa MİYASOĞLU,  “Roman Düşüncesi ve Türk Romanı”,  sayfa 63,  Ötüken  1998.

[3]   Erol GÜNGÖR,  “Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik”,  sayfa 30,  Ötüken  1997.

[4]   Ahmet HAŞİM,  “Bütün Eserleri III”,  sayfa 15,  Dergâh  1991.

[5]   Mustafa KÖK,  “Mistik Dünya Görüşü ve Bergson”,  sayfa 20,  Dergâh  2001.

[6]   A. Şinasi HİSAR,  “Seçmeler”,  sayfa 319,  YKY  1992.

[7]   Nurettin TOPÇU,  “Yarınki Türkiye”,  Dergâh  1999.

[8]   Berna MORAN,  “Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış I”,  sayfa 224-243,  İletişim  1997.

[9]   Cengiz AYDOĞDU,  “Küreselleşme; Bu İyi Bir Fikir Olurdu”,  Türk Yurdu,  sayı 168,  Ağustos  2001. 

[10]    “Bir tarafta diğerleri, bir tarafta biz”  konusu hakkında bak:  Turan Yazgan,  “Osmanlı Zaferlerinin Temeli”,  Türk Edebiyatı,  sayı 334,  Ağustos  2001.   

[11]   A. Hamdi TANPINAR,  “Huzur”,  sayfa 127,  Tercüman 1001 Temel Eser,  tarihsiz.

Yazar Hakkında

Metin SAVAŞ

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile