NUREDDİN YILDIZ HOCA'NIN YILDIZI ITRÎ İLE NEDEN BARIŞMAZ?
Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

Tabloda bir hoca…
nuretinyildizArkasındaki kütüphanede hadis, siyer, fıkıh ve tefsir gibi okunmayan, okunsa da anlaşılmayan, ezberlense de unutulan cilt cilt kitapların maşerî bekçisi... Hatta otoritesi… Yıllardır yüklenen bu ezberleri bencileyin unutarak hapı yutmuşların korkulu rüyâsı! Cehennemin gerçek mâlikleri değilseler de yeryüzündeki temsilcileri…

Sohbetin başında şöyle buyuruyor hocamız; “İnsan bu dünyaya niçin gelmiştir? Allah’ın rızasını kazanıp cennete girmek için gelmiştir.” Itrîmiz ve ecdâdımız hakkındaki hezeyanlarına gelene kadarki konuşmasını dinleyince o ana kadar olan kızgınlığım yerini derin bir hüzne bıraktı. Hayatımda ilk defa böylesine boşlukta hiçbir şeye bağlı olmadan donup kalmış bir varlık görüyordum. Çünkü “cennet” dediği de hocanın gerçekte geldiği değil, sadece kaldığı yerdi. Varlık anlayışını sadece buna kayıtlayan bir düşünce kökten, kökenden, Allah’tan ne kadar kopuktu.

Şunu hemen söylemek gerekir ki en başta kalp yanlış öğretildi bize. Gazali gibiydik başlangıçta hepimiz. Çam kozalağı gibi bağrımıza dikilmiş o et parçasında olup bitiyor sandık. İnsana kalp yerine o işlevi görecek bir demir yumrusu takılsa kırılıp incinmeyecek miydi bir daha? Hâlbuki bedenle ilgisi yok duyguların. İnsan duyguların melekûtuna doğunca anlayabiliyor. Gözün gözü, kulağın kulağı, kalbin kalbi olduğunu o âleme doğunca anlayabiliyor.

İnsan düşünebilen, gördükleriyle irtibat kurabilen ve tahlil edebilen bir şuur. Hazret-i Adem’den beri sormuş hep kendine; “Benim hakîkatim ne?” İbrâhim gibi sormuş, Yâkup gibi, Nuh gibi, Şit gibi sormuş… Doğa yasalarıyla kafası karıştırılan insan kendi târihinden koparılmış. Oysa hikmetin dili incecik gümüş bir iplikmiş Tûba ağacı gibi yeryüzüne sarkıtılan. Allah insanları terbiye eden ismiyle rahlesine oturtmuş İdris peygamberle. Yalvaç demiş kökenimiz bu nebîlere. Haber getiren… Emanet edilen sırrın ve sözün taşıyıcıları…
İşte burada aklıma hemen büyük Itrî’mizin bestesi geliyor.
Tûti-i mûcize-gûyem ne desem lâf değil
Çerh ile söyleşemem âyinesi sâf değil
Nef’imize ait bu sözler demek ister ki; “Ben, harika sözler söyleyen bir papağanım. Sakın sözlerimi yabana atmayınız! “

Bir sözün “taşıyıcısı” olmakla, o sözün “sahibi” olmak arasındaki o ince ipliğin kopuşudur aslında hoca ile varlık arasındaki kopukluk. Sözü ezberlemekle onun bâtınına vakıf olmak arasındaki farkı iyi anlamak lâzım. Sözün gerçek taşıyıcısı onu yük edinen değil, elbette onu anlayanlardır.

Hakîkat tektir. Ne ki her devirde yeniden anlaşılması için güncellenir. İşte bu yeniden anlamanın ve güncelleyememenin mağdurudur bugünkü İslâm âlemi. Hocanın varlık ile arası kopuk. Sadece mûsikiden değil, ilâhî sesin tınısından, ritminden de kopuk. Beğenmediği ve tekfir ettiği büyük Türk mütefekkirlerinin dünyasıyla irtibatı sıfır. Onlar gibi, musikîden, sanattan, matematikten, kimyadan, astronomiden, cebirden, hesaptan kitaptan belli ki anlayamıyor. Allah’ın yarattığı kâinatı bilmiyor, yaprağı, yıldızı, denizi, taşı, otu tanımıyor, bilmiyor. Allah’ın yarattığı şeyler hakkında hiçbir fikri yok fakat bu hâliyle kendisine sorarsanız Allah’ı ve dîni en iyi kendisi biliyor!
Suçlamamak lâzım kendisini. Çünkü deccalliyetin kadim işi insanlığın hikmetle ve o ilâhi şuurla arasındaki bu bağı kesmek! Bunun için de elinde makas kırpıp durmuş zamanın eteklerinden. Dünya hikâyeleri kesik kesik… Hakîkat hikâyeleri ve kahramanları bâtıl batılının elinde iğdiş edilmiş bir mitoloji şimdilerde. 

İşte bu iğdiş edilmiş zaman nehrini ve târih kumaşını yeniden tâmir eden allâmeler hâkimler ve hakîmler çıkmış dünya sahnesine ara sıra. Büyük Itrî’mizde o varlık anlayışının temsilcilerinden sadece biri. Hareket hâlindeki sonsuz akışla birlikte oldukça içinde Tanrı ateşinin yanmışlarından,.. Uyanmışlarından. Gönlündeki o ışıkta yol alanlarından… Ezelî ve ebedî olanın huzurunda, ezelî ve ebedî törenin, yâni nizâm-ı âlemin, şeriatın, yolun, yolcunun ve yolculuğun rehberlerinden. Zamânı, târihi, söküldüğü yerden diken ve düşünceyi ve TEVHÎD’i o ilâhi seste birleyen ve yeniden onaran bir ses ve zaman mîmârı.

Onların vazifesi işte bu; kendisini sözün ve dînin sahibi zannederek insanlara kürsülerden şimşek çakmak değil; "tecdîd" ile insanlığı ve varlığı "tevhid" eden peygamberlere "vâris" olmak. Yâni yeniden "kök’e, kökene götürmek.
Hocanın ecdadından, köklerinden, kökeninden kopukluğunu işbu noktaya bağlamak lâzım. Bu vakitten sonra bu kabil hocaların Itrî’nin zaman nehrinin zihinden kopmuş yerlerini tekrar gönle ve ilâhi sese bağlamasını anlamasını bekleyemeyiz. Sesin, ritmin ve âhengin bilgisini zevk edinmek nedir kavrayamaz hoca. Hele duyguların melekûtuna uyananların ilâhi dilin kaf u nun sırrınca izhar edildiğini keşfetmasi ise muhal! Tam da Tanrı âteşinin yandığı yerden duyuluyormuş bu esrarlı ses. Kindî yeniden keşfetmiş bu esrarlı ses ırmağının kaynağını… Sonra Fârâbi işitmiş kâinatın eteklerinde döndükçe çınlayan o nağmeleri ve söyleşmiş ilâhi sesle kanun ve uduyla.
Bütün bunları bir dümbelek zanneden birinden çok şey bekliyoruz biz dostlar. Çünkü dîni yalnızca bir yaptırımlar makâmı olarak algılayan bu zihniyetin ezberini bırakıp ilâhî sesi duyması imkânsız.
Oysa din; kıldan ince ve kılıştan keskin bir düzlem olduğu kadar, anlaşılmamış yanlarıyla da insanı gayya kuyusuna düşürecek kadar “derinliği” olan bir olgu. Allah’ın dinde “derin anlayış sâhibi" dediği, “düşünenler için" dediği Rabb’in tedrîsinden kaçanların "cehennem" denilen o gayya kuyularına düşeceklerini açıkça ifâde ediyor. Ve orası şiddetli bir elem yeridir. 

Şu hâlde “Kul” olabilmenin birinci farzı "küll" olabilmekde, “düşünebilmekde”…

İnsan düşününce bir insanın sadece tek bir alanda derinleşebilmek için bile ömrünün yetmediği şu çağda bu bilgeler, bu bin fenni nasıl sığdırmışlar havsalalarına? Mûsikî, tıp, astronomi, matematik, fizik, kimya, din bilimleri… Ve güzel san’atlar… Hocanın anlamadığı ve tanımadığı, bilmediği ontik kökenimiz bunu yapmış. Ataları İbrâhim Peygamber gibi ayakları altındaki dünyanın, başı üzerindeki göklerin ve ayın hakîkatini sorgulamış Ne garip…

Şimdi anlaşılıyor mu varlığı ve dîni anlamada niçin bu denli yabancı hatta bir “yaban” olduğumuz?
Dünya ve düşünce macerasından kaç asırlık trenleri kaçırmışız sayan var mı acaba? Avrupa’nın kopmadığı bu “anlama modeli” sadece. Şeytâniyette olsa, deccâliyette olsa onlar için kilise içeriği dışa kapalı bir “anlama modeli” yalnızca. İlluminat’den, Masonik düzeneğe kadar içine aldıklarına "insiyatif" kazandıran bir tecrübe, erme, erime ve erişme “yolu”. 

Bizim hâli hazırda böyle bir yolumuz yok. Kadim şeytaniyyet siyâset ve kültür projelerini elli yıllık, yüz yıllık, bir asırlık planlarken biz günü birlik politika ve siyasetle hareket ediyoruz. Yasalarımız çöl bedevisinin acıkınca yediği helvalar kabilinden şeyler. Eğitim ve kültür politikamız yok. Geçmişimizle, dîni ve medeniyeti anlama ve algılamada bir “anlama modelimiz” yok. Olsa da bilinmiyor. Bilinmek istenmiyor. 

Eski bilgeler yola kavga ve gürültüyle çıkmamışlar. Evvelâ sessizce ayaklarını bastıkları, nefes aldıkları, yaşadıkları dünyanın yasalarını anlamaya çalışmışlar. Yazıdan, sözden, sohbetten ve kavramlardan evvel zihinlerinin dışındaki varlığı anlamaya çalışmışlar. Hikmet mertebeleri sözden ve zihinden evvel doğruya ulaşabilmenin metoduna sahip olmakla başlar. Tespih tanelerini sayarak çıkmamış eski bilgeler bu mertebeleri. Bizzat tırmanmışlar. Çünkü Allah siz “bildiklerinizle âmel ediniz ki, bilmediklerinizi öğretelim” demiş. Şu hâlde ârifin aradığı uzaklarda değil, bilinenden dürüstçe hareket etmekte… Fizik ve matematiğin merdivenlerini çatır çatır çıkarak ilm-i ilâhiye ulaşmada… 

Bugün Türk düşüncesini, felsefesini ve musikisini beğenmeyen ve düşünceyi, felsefeyi ve ilâhı musikiyi dinden imandan uzak tutan zihniyeti çok iyi anlıyorum. Sanıyorlar ki, Yunan’ın Keops’un kalbinden çalıp yamulttuğu o kâdim düşünce ve bilgiler mitolojik ve yarı mitolojik tanrılar ve canavarlar hâlinde şehirlerimizi istilâ edecek.

Bütün dünyayı kana ve karanlığa boğan, Kadızâdeliler gibi Osmanlı’nın ve nice yenilikçi padişahların başını yiyen bu ontik kara leke ne yazık ki yine ülkemizi tehdit eder haldedir. Dünyanın Sorbonne, Harvard gibi üniversitelerinde fizik, kimya, matematik, astroloji, eski çağ dilleri, arkeoloji, antropoloji ilâhi bir ilim olarak tartışılırken bizim internet ve you tube’miz, medyamız sadece dîni bir yaptırım olarak görenlerle, tasavvufu iğdiş edenler arasında toz duman bir kavga ve küfürleşmeden ibaret. Bizim fizik, matematik, kimya, astronomi, coğrafya, dünya târihi, insanlık ve bilim hakkında söyleyebilecek hiçbir şeyimiz yok. 

Çünkü biz milletçe şair olduğumuz gibi aynı zamanda milletçe iyi bir siyaset bilimcisi, müfessir ve mealciyiz. İslâm’ın ve imanın şartlarını şaşırmak bizi çarpacak şeylerdir. En mühim toplumsal ve siyâsal zaferimiz başörtüsü ile kumsalda ve kamusal olanda dolaşabilme başarısıdır. 

Keşfimiz, ilmimiz, ilerlememiz, yiyip içmemiz, yaşamamız sohbetimiz hep bir kör döğüşü ve alt etme zihniyetine dayalı. Adeta birbirimizin kanını içerek ve gözünü oyarak yaşıyoruz. Bilgiye ve bilgeliğe sevgi ve saygı duymamızın bir gereği yok bu durumda. İlâhi hayâtımız fizikten, kimyâdan, matematik ve tıptan yoksun olduğu için desteksiz. Bilmiyoruz! Cahiliz!

Itrî’yi, mimariyi, sanatı ve musikiyi günün şartlarındaki Eşâri, Ekberî ve de selefî anlayışın anlaması muhal görünüyor. Ayakları yere basmamış, dünyayı, havayı, suyu, eşyâyı, coğrafyayı, bitkiyi tanımamış, kendi varlığına, tarihine düşman ancak bu hâliyle yalnızca Allah’ı tanıyan ve tanıtan yahut tanıdığını iddia eden bir din ve inanç anlayışının karanlığında uğunan ülkemize you tube’deki, feysbukdaki ve ekranlardaki arapsaçına dönmüş meseleler, dövüşler vuruşlar, hakaretler, küfürleşmeler yakışmıyor mu dersiniz?

Tekrar musiki ve irfan sofralarına dönmedikçe… Itrî’ler, Fârâbiler, İbni Sinâlar, Yusuf Has Hacipler eserleriyle, düşünce ve anlama modelleriyle bu irfan sofralarında olmadıkça biz bu manzaralara lâyık olacağız dostlar.
Son olarak biz dahî deriz ki; Osmanlı’nın fethettiği toprakları beğenmiyen, sultânlarını işgal ve yeteneksizlikle suçlayan, bu fikirlerde olan mert adamların bir saniye dahî utanç duyduğu adamların topraklarında nefes alması caiz değildir. 

Kadirşinaslıkla efendim.

Saliha MALHUN

Yazar Hakkında

Saliha MALHUN

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile