Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

romannnHer çağ kendi anlatısını üretir. Bizler şimdi postmodern zamanlarda yaşıyoruz ve roman sanatının bu “modernlik ötesi” zamanlara özgü formu da gayet tabii postmodern romandır. Kimilerine göre “postmodern roman” kavramı yanlıştır, buna “postmodern anlatı” demek gerekir diyorlar. Biz bu yazımızda bu tartışmaya girmeyeceğiz ve “postmodern roman” kavramını esas alarak işbu formu aykırı bir bakış açısıyla izah etmeye yelteneceğiz.

Form dedik ama aslında “postmodern roman” deforme edici bir boyuta sahiptir. Postmodernliğin kendisi gibi postmodern roman da yıkıcıdır. Postmodern düşünceye göre hiçbir şey mutlak değildir. Hiçbir bilgi ve hiçbir metin de mutlak değildir. İster edebî olsun, ister akademik, ister kanonik metin olsun, her şey izafidir. Görecelik esastır. Tarih algısı ve tarih yazımı da mutlak değildir. Bunu şöyle basite indirgeyebiliriz: Batı’nın algılayışına göre Osmanlı İmparatorluğu ve Attilâ’dan bu yana Türk tarihi şeytanlık yüklüdür. Bizim kendi algılayışımıza göreyse Batı iblisliğe daha yakındır. Modern düşünce en azından (materyalist bir yaklaşımla) objektifliği öngörüyordu. Ve hatta objektifliği dayatıyordu. Olguları yansız irdelemek gerektiğini savunuyordu. Bununla birlikte materyalist modern düşünce “oryantalist tavırla” kibir yüklüydü. Postmodern düşüncede tavır daha farklıdır. Şimdi artık objektifliğin yerini yanılsamalar doldurmuştur. Postmodern izafiyetin tuzakları uyarınca “Allah’tan başka ilâh yoktur” âyeti mutlak doğru olarak görülemez. İşte bu bağlamda postmodernizm yıkıcıdır, sapkıncadır.  Postmodern romanlardaki metinlere dikkat ettiğimizde yıkıcılığı yakalamamız hiç de zor olmayacaktır. Postmodern zeminde parçalanma da geçer akçedir. Etnik ve mezhepsel kimliklerin özgürlük ortamı bahanesiyle üst-kimliklere eşit kılınması söz konusudur. Bu kapsamda postmodernlik ulus-devlet olgusuna ve milliyete muhaliftir.

Postmodern edebiyat millî kimlikleri hükümsüz kabul eder ve yerel kimliklere öncelik tanır. Sözü dolandırmaksızın açıkça ifade edersek; tek dünya imparatorluğunun site devletlerine dayanması elzemdir. İnsanlığı bölerek, ama irili ufaklı topluluklara bölerek tek dünya imparatorluğu mümkün olabilecektir. İşte bu siyasî projenin ihtiyaç duyduğu edebiyat da postmodern anlatı edebiyatıdır. Modern zamanların edebiyatında birey esas idi. Toplumu değil bireyi esas alıyordu. Bireyin toplum içinde kaybolmasına meydan okuyordu. Modern edebiyatın bir türevi olan “toplumcu gerçekçilik edebiyatı” ise bireyi toplumun hizmetine koşmak istiyordu. Postmodern edebiyatta her şey altüst oluyor. Toplum da birey de bertaraf edilerek kimliksiz bir insanlık hedefi geçer akçedir artık. Kitle toplumu dediğimiz şey asıl şimdi başlıyor. Etnik gruplara, cemaatlere, birtakım anlamsız sivil toplum kuruluşlarına ve benzerlerine bağlı kılınmış kimliksiz/şahsiyetsiz yığınlar tasarlanmaktadır. Milliyet dediğimiz büyük toplumda müşterek (kolektif) kimlik vardır. Birey ise toplum içinde kendi başına kısmen özgürdür. Postmodern kitle toplumundaysa ne şahsiyet kalıyor ne de kolektif kimlik varlığını sürdürebiliyor. Çünkü insanlara zahmetsizce hükmedebilmenin en kestirme yolu onları kimliksizleştirmekten geçiyor.

  1. Ahmet Arvâsî ferdiyet ile bireyi ayırır. Fert daha şuurludur ve çok daha hürdür. Birey ise kendisini özgür zanneden bir aldanmıştır. Fert metafiziğe açıktır; birey sekülerdir. Ama şimdi sadece kitle kültürü hükümrandır. Orhan Pamuk’un “Kırmızı Saçlı Kadın” adlı romanı kitle kültürüne iyi bir örnektir. Fransız düşünür Jean Baudrillard “yararsızlık mantığı” kavramını ortaya atmıştır ve postmodern çağdaş sanatı çöpe benzetmiştir. Baudrillarda’a göre postmodern sanat yararsızlığı inatla sergilemektedir. Bu sanat hem çok pahalıdır (çünkü para kazanmaya endeksli seri üretim/sanayi sanatıdır) hem de kof bir sanattır. Baudrillard buna “anlamsızlık sanatı” da diyor. Kırmızı Saçlı Kadın romanını dikkatle okuduğumuzda yararsızlık mantığını apaçık görebiliyoruz. Bu romanda gerilim hiç yoktur. Karakterler derinliksizdir ve mekaniktir. Bu romanda iç çatışma yüzeysel olarak vardır ama psikolojik boyutta sıfırdır. Güya insanlığın kadim bir meselesine (Oidipus kompleksine) temas eden bu roman bütünüyle fabrikasyon bir anlatıdır. Postmodern sanat budur zaten. İnsanlığın tekâmülünü hedeflemek gibisinden bir derdi yoktur postmodern edebiyatın. Tüketim toplumunda Blendax neyse Kırmızı Saçlı Kadın da odur. Onaylasak da onaylamasak da Anna Karenina’nın bir meselesi vardı. Saatleri Ayarlama Enstitüsü ironik bir mesaj taşıyordu. Oysaki postmodern edebiyat bunlarla hiç ilgilenmiyor. Postmodern roman kaos romanıdır. Kaos romanıdır çünkü tek dünya imparatorluğu düzeni ancak kaostan doğabilecektir. Ansiklopedik roman yazdığını Orhan Pamuk kendisi söylüyor zaten. Kafamda Bir Tuhaflık’ta bozacılık mesleğine dair, Kırmızı Saçlı Kadın’da kuyuculuk mesleğine ilişkin bir yığın bilgi vermesi hakiki sanat değildir. Bizim bu makalemizin amacı Orhan Pamuk’a yüklenmek de değildir. Postmodern edebiyat eleştirisi kapsamında Orhan Pamuk dört dörtlük bir örnek olduğu için temsilî olarak tercih edilmiştir. Elif Şafak ise “Baba Ve Piç” adlı romanında hiç de objektif/yansız bir tavır takınmıyor. Öyle ki Şafak’ın romanını okuduğunuzda belki önyargıyla, belki haklı olarak Amerika’nın baba, Türkiye’nin piç olduğu mesajının verildiğine hükmediyorsunuz. Ne var ki bütün bu saptamaları benim gibi bir romancının açıkça dile getirmesi ayrı bir risk taşıyor. Bütün bunları Metin Savaş (bir romancı) söylediğinde önünüz şöyle kesiliyor: “Orhan Pamuk ayarında dünya çapında romancı olamadığı için kıskançlığa kapılarak çamur atıyor.”

Bu itham muhalif sesleri susturmanın en kolay yoludur. Kıskanç ve müfteri damgası yememek için kendi doğrularımızı dile getiremez duruma düşürülüyoruz. Tabii ki kendi doğrularımızın mutlak hakikat olduğunu öne süremeyiz. Ama Orhan Pamukların mutlak doğruyu bildiklerini veya Elif Şafakların yanılgısız olduklarını kim iddia edebilecektir? Keza böylesi bir iddia postmodernizmin izafiyet ilkesine de aykırıdır. Burada asıl mesele şudur ki, postmodern sistem kendi muhalifini yine kendisi yetiştirmek istemektedir. Bu bağlamda Baudrillard’a bile şüpheyle yaklaşmamız mümkündür. Şöyle ki: Jean Baudrillard postmodern düşüncenin kurucularından biri olarak kabul görüyor ama postmodern topluma en sert eleştiri de yine Baudrillard’dan geliyor. Tabii ki bu örnek şahsıma ait bir vehimdir. Nitekim postmodernlikte güvensizlik esastır. Her şey göreceli olduğuna göre kime güveneceğiz?

Bütün bunların dışında, postmodern sanatın o sorgulayıcı tavrını inkâr etmememiz lâzım geliyor. Ama zaten sanat doğası gereği sorgulayıcıdır. İşbu sorgulama “Don Kişot” ile başlamıştır diyebiliriz. Gerek mitolojik anlatıların gerekse Ortaçağ edebiyatının hem yapısı hem işlevi daha farklıydı. Don Kişot ile anlatı sanatları isyankâr bir mecraya sürüklenmiştir. Söz konusu isyankârlıkta kâh yapıcı/onarıcı kâh yıkıcı yaklaşımlar daima at-başı gitmiştir. Bunun en bariz örneklerinden biri “Suç ve Ceza” romanıdır. Dostoyevski’nin bu kült romanında onarıcılıkla yıkıcılık beraberdir. Raskolnikov yıkıcı bir karakterdir; Sonya ise toplumsal düzenin yıktığı bir mağdurdur. Katil Raskolnikov ile fahişe Sonya hayatın acımasızlıkları karşısında dengeyi sağlamaya çalışırlar. Nitekim romanın finalinde Raskolnikov ile Sonya kutsal kitabı ellerine alarak Tanrı’ya itaat ederler. Postmodern roman tam olarak böyle değildir; onarmaktan ziyade yıkmayı göze almaktadır postmodern roman. Kaos dediğimiz güvensizlik/karmaşa dünyasına cuk oturur postmodern sanat anlayışı.

Türk edebiyatında postmodern anlatı deyince aklımıza ilk gelenlerden biri Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” adlı yapıtıdır. Aslına bakılırsa postmodern zamanlarda tutunabilmek zaten pek de mümkün görünmüyor. Oğuz Atay bu gidişatı yetmişli yılların başında fark etmiştir. “İnsanlık öldü” diyor Oğuz Atay bu romanda. Nihal Atsız’ın “Ruh Adam”ı da Türk edebiyatının en büyük protest romanlarından biridir. Zaten her iki roman da aynı yıllarda yazılmıştır. Modernlik öncesi çağda asırların birikimi neticesinde yıpranmış bir düzen vardı; modern zamanlar ise Fransız hekim Alexis Carrel’in ifadesiyle “insan tabiatına ters” zamanların düzeniydi. Şimdi artık düzenin tümden çarpıtıldığı ve karmaşanın düzen olarak dayatıldığı acayip bir çağdayız. Tabii ki söz konusu karmaşaya “kontrollü karmaşa” dememiz gerekiyor. Bu bağlamda edebiyat da (bütün sanat dallarıyla birlikte) sanayi ötesi topluma dayatılan acayip bir edebiyattır. Burada muhaliflere tek seçenek kalıyor. Postmodern sanata postmodern sanatla direnmek ve karşılık vermek. İlk bakışta bu bir teslimiyet gibi görünebilir ama hiç de öyle değildir. Prensip şudur: “Düşmanın silahıyla silahlanmak!”

Meşhur hadis-i şerif bizler için yegâne dayanaktır. Nükleer silahlara sahip ordulara karşı klasik zamanların silahlarıyla direnmeye yeltenmemiz nasıl ki peşin yenilgi ise, postmodern edebiyat gerçeğini görmezden gelmemiz veya onu körlemesine reddetmemiz hayırlı bir sonuç vermeyecektir. Edebiyattan bahsederken “düşman” ifadesini kullanmış olmam kimilerince yadırganabilir. Ne var ki hayatın gerçekleri acıdır. Bütün sanatçıların masum oldukları, onların sadece ve sadece insanlığın hayrına eserler ürettikleri şeklindeki bir ön-kabul fasaryadan başka bir şey değildir. Sanatçılar ne evliyadır, ne azizdir, ne de peygamberdir. Onlar sıradan insanlara kıyasla daha zekidirler ama büsbütün masum değildirler. Nitekim en büyük sanat eserlerini üretebilmiş sanatçıların özel yaşamlarında pek çok yamukluk bulunmaktadır. Onların sanat gücü buradan geliyor olsa bile muhtelif ideolojilerden arınmış sanatçı aramak boşunadır. Objektiflik pâyesiyle alkışlanan her sanatçı aslında bir yalanın oyuncusudur. Oğuz Atay bu yüzden “Tehlikeli Oyunlar” demiştir. Çünkü yüzde yüz objektif ve tarafsız olmak imkânsızdır. Basit bir örnek verelim: Süpermen karakterini inşa eden kişi bunu sanat adına yaptığını söyleyecektir ama hakikatte onun bir “gizli ideolojisi” vardır. Gökten gelen Süpermen o sanatçının gökten gelmesini beklediği Kurtarıcı Mesih’in sanatsal yansımasıdır. Bu basit örnek bile sanatçının masumiyetini bertaraf etmeye yeterlidir. Bir başka örnek ise çok daha edebidir: Amerikan romancısı John Steinbeck “Gazap Üzümleri”ni kurgularken neyi örnek edinmiştir bir bakalım… Bu romanda sömürülen ve sefalete terk edilen ırgatların öfkesi anlatılır. Roman kurgusu içinde sefil ırgatlar zulümle baş edemeyince yaşadıkları toprakları bırakarak bir başka eyalete göç etmeye karar verirler. Bu göçün arka planında Musa kavminin Mısır’dan Filistin’e göçü vardır.

Postmodern edebiyatın sorgulayıcı yönü biz insanlığa elbette lâzımdır. Kötücül postmodern tüketim toplumuna ayna tutmanın en kestirme yolu da postmodern anlatılar yazmaktır. “Dehşet Palas Avm” adlı romanımda ben bunu yapmaya çalıştım. Günümüz toplumunun saçmalığını absürt bir roman yazarak ifşa ettim. Dünya edebiyatından Anthony Burgess ve Graham Ballard gibi romancıların maksatları da aynıdır. Türk edebiyatında bunu daha ziyade solcu yazarlar yapmaktadır. Murat Gülsoy buna iyi bir örnektir. Muhafazakâr cenahtan ise Murat Menteş akla geliyor. Milliyetçi kanatsa bu protest edebiyata henüz yeterince vâkıf değil gibidir ama kıpırdanmalar başlamıştır. Önümüzdeki yıllarda milliyetçi yazarlar protest/muhalif edebiyatta hem solcu yazarların hem de muhafazakâr yazarların önüne geçecektir. Niçin geçecektir? Muhtelif sebepleri var fakat bu makalenin kapsamını dağıtmamak için “niçin geçecektir” sorusunu es geçiyorum. Bekleyelim ve görelim.

Metin SAVAŞ

Yazar Hakkında

Metin SAVAŞ

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile