Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

22894025 157258571681593 2229192050779691848 nRodrigo, "Endülüs’e Ağıt" isimli bestesiyle oryantalizm ziftine bata çıka yol almaya çalışan münevverlere kaybolduğu dönüş yolunu göstermek için sesten bir yol haritası çizmişti.

O vakitler kütüphanelerin loş odalarında kitaplarla sırdaş büyümüş nesiller için henüz “yazar okulları” açılmamıştı. “Hür tefekkürün kaleleri” olan dergilerin rahlesinde neşv ü nema bulmuşlar için en sahih üstâdlar şehir ve medeniyyetin efkârı ve vicdânı olan pederşahlardı. Şehrin silüeti kadar, fikrin silüeti de onların varlığıyla şekillenmişti. Ahmet Mithat Efendi, Namık Kemal, Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi, Tanpınar ve Yahya Kemal Beyatlı, Hazreti İbrahim’den sonra belki de özündeki aslî cevherin bir çekimi olarak, meçhuller ırmağından çıkıp, kendi okyanusuna akanlardan olmuşlardı.

Bendeniz de bilgisayarla henüz bu kadar haşır neşir olamadığım, Bizans’tan kalma harabelerde hazîne aradığım ergenlik dönemi okumalarımda Ahmet Mithat Efendi’nin romanındaki kahramanı gibi “Şark ve Garb’ın edebiyatı kaybolsa zihninden çıkarıp yeniden ortaya çıkaracak” derecede üstün bir ilim hazinesine mâlik olmak için yanıp tutuşmuş, bu uğurda zamanlarımı değirmen gibi kitap öğüterek geçirmiştim. Yaşıtlarım gibi o senelerde yeni açılmaya başlamış black metal çalan cafelerde aykırı müzikler dinlemek yerine, okulun pek de kullanılmayan ve okunmayan klasik eserlerle dolu iç kütüphanesinde –ki oraya kitap morgu derdim- Geothe'yi okuyarak, Balzac'ı, Abdülhak Hâmid'i, Ahmed Mithad Efendi'yi okuyarak geçirmiştim. Belki de Ahmet Mithat Efendi’nin romanındaki Rakım Efendi olmak istiyordum…

Bir İbrahim tecessüsü ile başladığım yolculuğum Bursa’nın genetik hâfızamı ve varlığımı minyatürleştirip şehrin aynasından bu zamana atmasıyla son buldu. Bu aynı zamanda ezelden atılmışlığımın, bulunduğum zaman ve mekândaki canhıraş hikâyesi idi.

Şimdi oturup düşündüğümde Yahya Kemâl’i Üsküp’ten İstanbul’a, oradan Paris sokaklarına atan ezelî sırrın da hep bu canhıraş hikâyelerin tezahüründen başka bir şey olmadığını farkediyorum. Belki de beni "Ezansız Semtler’e sermest eden, hüznü gece gündüz emziren bu ayrılık hikâyesidir. Hazreti Mevlâna’nın yakındığı, Sırrı Tebrîzî’de kaybolduğu ve sonra kendini bulduğu o hikâye…

Gönül saflığı dışında henüz bir lisân bilmeyen bir ârâf sürgünü için Paris sokaklarında, mekteplerinde, katedrallerinde gezmek yaratıcısını arayan bir küçük İbrâhim olmaktan başka nedir ki? Yahya Kemâl de bu kabil bir berzah arayışı içinde kaybolduğunu hissetmiş. Kendini Doğu’lu zannettirilen bir medeniyyet meyvesi, cumhuriyet toprağına düşmüş bir hâfıza, varlık özünü müstemleke ağalarının şarkiyat koridorlarında bulmuş bir tecessüs.

Sonra anlanış ki Zekeriya Peygamber'in arşivlere sığmayan ruloları değilmiş sophia. Aristotoles’in Keops’un silüetinin kalbine nakşolma sebebini anlamadan parmağına taktığı o eşsiz erdem yüzüğü sofia da değilmiş. Belki İdris Nebî’nin tedrisinde ezelî bir okulmuş Muhammedî öze doğru. Anlamış bunu… Anlamış ve hemen kendi ummânına, İbn-i Haldun’un ifâdesiyle kendi “ümrân”ına koşmuş.

Yahya Kemal’in o ummanda bulduğu divân şiiri içinde bulunduğu zaman ve mekânda bir nevi dilsiz balıklar hükmünde idi.Yahya Kemal o dil ve medeniyyet denizinden çıkardığı her bir değeri ilk defa keşfetmiş gibi işlemiş. Çünkü her keşif yeni bir sentez ve mânâ diliyle yeni bir anlama ve tefsir demekti. Böylece o sözün içindeki vahyi duyan gerçek bir ümmî olma vasfına kavuşmuştu. Ezel âleminden dünyaya düşen her inci tanesinin heyula içinde bir berzah ve kıyamet zamânı vardır. Bütün Peygamberler gibi mütefekkir ve şairlerin de böyle bir doğum ve sonra esmâ kuşanma vakti vardır.

Şimdi ben de Yahya Kemal gibi zaman zaman Ezansız Semtler’in hüzün dolu kaldırımlarında geziyor kaybolmuş efkârımı arıyorum. Adına "muhafazakârlık" denilen kıymetli zümre taşını medyanın ve Bâb-ı Âlî'nin ikiyüzlü sokaklarında değil, yine eski kütüphanelerde arıyorum.

Oysa muhafaza etmek müze bekçiliği değil anlamadılar. Muhafaza, geçmişteki ruhun ve sanatın îman ve inanç aynamızda yeniden şekil bulması, yeniden ruh kazanması idi. Yer altından Kostantin’i, yakaza aynasından pederşahları çağırıp zihinlerdeki oryantalist çaputları kaldırmaktı. Şehrin san’atını, san’atkârını mumyalayan bu pis kokulu harmanileri çıkarmaktı üzerinden. Esâtir ve tevâtür olmaktan çıkarmaktı şehirleri. Parlatıp yeniden yorumlamaktı her bir taşı, ahşabı, beyti ve gazeli…

Yahya Kemâl’in götürüldüğü o seferler şüphesiz salt şiir değildiler. Zîra İstanbul, Üsküp, Bursa, Kudüs ve Medîne gibi üst üste yazılıp silinmiş ve birbiri içinde kaybolmuş palimsest perşömenleri kazımaktı aynı zamanda. Kelimelere yürümek değil, kelimelerle yürütülmekti. Çünkü onun beş duyusuyla ruhuna emdiği bütün bir târih ve kültür, ulu bir medeniyyetin üzerindeki ölü toprağınıa ses ve kelimeyle bir ney gibi üfleyip yeniden hayat vermekti.

Yahya Kemâl hiç şüphesiz bunu yaparken muasırlığı Batı mukallidliği zannederek oryantalist maskaralıklar icâd eden günün hiç bir fikri olmayan fikir adamları gibi değildi. Peki Yahya Kemâl bugünün “Ezanlı Semtlerinde” dolaşsa karşılaştığı entellektüellere ne anlam verirdi? Ya da bir anlam verebilir miydi? İşte bugün bu sual her okuyup yazan münevverin sorması ve cevaplaması gerekli bir sualdir…

Kadirşinaslıkla efendim...

Saliha MALHUN

Yazar Hakkında

Saliha MALHUN

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile