Edebiyat Dünyamız

Edebî Medeniyet:Ebedî Medeniyet (ISSN 2587-2435)

  
  

 

 Saadettin Yıldız[1]

 1.1.2.2.Yeşilköy Hayâli        

Esirlik sonrasında sakin, yeşil ve huzurlu bir yerde yaşamayı hayal eden Gökalp, Limni ve Malta'da da tabiat güzelliklerine, açık havaya, huzurlu kırlara sığınma ihtiyacı duymuştur. Bu, aslında, "... tabiatin açık ve gizli güzelliklerini görüp keşfederek sürgün hayatının kötü şartlarını, tabiatın güzellikleri ile  telâfiye çalış"[2]maktır. Limni'ye götürülüşünün haftasında Seniha ve Hürriyet Hanımlara yazdığı ortak mektupta  "Hava saf, tabiî manzaralar güzel, her taraf yeşil... Önümüzde denizin karaya girmesiyle husûle gelen  bir haliç, tıpkı gümüş bir ırmak gibi parlıyor. Akşamları inek ve at sürüleri bu halici geçerek karşı yakadaki çiftliğe gidiyor. Uzakta köyler, daha ileride yeşil tepeler... Hâsılı güzel bir sayfiye âlemi. Şen, şâtır bir hayat yaşıyoruz." veya, 26 Haziran 1335 / 1919 tarihli mektubundaki "Etrafımızda renk renk kır çiçekleri açılıyor. Önümüzde kyoun sürüleri otlanıyor. Küçük tarla kuşlarının ötüşlerini dinliyoruz. Hâsılı güzel bir tabiatin çerçevesinde yaşıyoruz. Kırda, dağlarla deniz arasında barakalardan, çadırlardan yapılmış bir dârülfünûn... İşte bizim şimdiki me'vâmız (meskenimiz, yerimiz)."  şeklinde yaptığı tasvirler, daha sonra benliğine yerleşecek olan yeşilköy hayâlinin başlangıcı gibidir.     

Servet-i Fünun sanatçıları, içinde yaşadıkları devirden kurtulmak düşüncesiyle, uzak diyarlara göçmeyi ve oralarda huzur içinde yaşamayı arzulamışlar, bu arzuları gerçekleşmeyince Manisa'nın Sarıçam köyüne yerleşmeyi düşünmüşlerdi. Ancak bunu gerçekleştiremeyince yeşilyurt  adını verdikleri hayâlî bir yer / bir çeşit sığınak yarattılar. Ahmed Hâşim'in O Belde'si de "dünya ile ay arasında, aya biraz daha yakın" bir yerdi. O da bir sığınaktı aslında.

Servet-i Fünun topluluğu teşekkül ettiği zaman Ziya Gökalp yirmi yaşındaydı. Onların sanat dünyasına hakim oldukları yıllar, Ziya Gökalp'in de edebî şahsiyetinin teşekkül etmekte olduğu yıllardı. Servet-i Fünuncular'ın "sılada gurbet" duyguları yaşamalarına karşılık, Gökalp, üstelik bir de sürgün olarak gurbet hayatı yaşamış; belki de gönlünün bir yerinde izi kalmış olan "yeşilyurt"u da hatırlayarak -belki biraz daha reel bir mekân olmak üzere- bir yeşilköy hayal etmiştir. Birçok mektubunda sözünü ettiği bu yer, ailece gidip yerleşmek istediği, kalan ömrünü geçirmeyi arzuladığı bir köydür. Vecihe Hanım'a yazdığı 23 Ağustos 1336 / 1920 tarihli mektup, esirlik bittikten sonra tümüyle münzevî bir hayat yaşamak istediğini gösteriyor: "Ben, artık büyük şehirlerden nefret ediyorum. Yeşil bir köyde, yahut küçük bir kasabada münzevî bir yuva yaparız. Çocuklarımızı okutur, terbiye ederiz. Evimizde küçük bir bahçemiz olur. Yemiş ağaçları,  çiçekler, sebzeler yetiştiririz. Kümeste tavuklarımız, hindilerimiz yumurtlarlar. Arı kovanlarımız bize bal hazırlar. (...) Türkân kuzularla oynar. Hürriyet’le Seniha derslerine çalışırlar. Yemeğimiz bahçede yeriz. Çayımızı kırda bir ağaç altında içeriz."

Gerek yeşilyurt, gerekse O Belde tümüyle "muhayyel"di. Yukarıya aldığımız metin, Ziya Gökalp'in, yeryüzünde bir huzur köşesi aradığının işaretidir. Evet, bir yer hayal ediyor; fakat orada çocuklarını okutup eğitecek. Ev, evin bahçesi, meyve ağaçları, sebzeler; kümeste tavuklar, hindiler; arı kovanları, kuzular, Türkân kuzularla oynuyor... Fikret'in yeşilyurt şiirlerinde de köy vardır. Fakat Fikret, o köye karışmayı, içinde yaşamayı değil de güzelliğini uzaktan seyretmeyi ister daha çok. Gökalp, köye karışmak, orada yaşamak istiyor. Çocuklarını o hayatın içinde yetiştirmek istiyor.

Ziya Gökalp, hayal ettiği köyün ana unsurlarını sayıp dökmekte ısrarlıdır: Yeşillik ve ağaçlar, çiçekler, kuşlar başta olmak üzere hayvanlar; dağ-bayır, tarla, bahçe, orman; sürü ve çoban; göl, ırmak, su, değirmen... Bu sayıp dökmenin, şahsî özlemler yanında eşine ve çocuklarına güzel bir gelecek ümidi aşılamak maksatlı olduğunu söyleyebiliriz.         

Hayalinde yarattığı ve eşine, çocuklarına da benimsettiği yeşil köyün başka bir adı da “tatlı yurt”tur. Oraya bazan göklerde uçan, bazan denizlerde yüzen bir peri arabasıyla gidilip gelinir! Burada, Gökalp'in şair gönlünün -ki onun çoğu şiiri gönlünden daha fazla kafasının eseridir- öne çıktığı görülüyor:         

"Kalbim ne kadar metinse, gönlüm o kadar rakîk (hassas,nârin)tir. Birisi kaya gibi sarsılmaz, ötekisi gözyaşı gibi coşmağa hazırdır. Birisi imandan yapılmış, ötekisi muhabbetten dökülmüş... Hülasa birisi Gökalp, ötekisi Ziya. İşte ben böyle bir adamım. Metanetim kadar zaafım da var. Hülyalarım bu zaaflarımın tecellileridir. (...) Ne kadar zayıf olduğumu mektup almadığım zamanlar görebilirsiniz. Hasret, iştiyak, tahassür: İşte zaafımın muhtelif adları bunlardır.  Ayrılığa dayanamıyorum. Bundan dolayıdır ki rûhumun gizli bir köşesinde  Yeşilköy’ü yarattım. Onu her gün süslemekle meşgulüm. Günde birkaç saat seninle ve çocuklarımızla beraber bu tatlı yurtta yaşıyorum. Bu yaşamakta olduğum bir romandır. Belki bir peri masalıdır; çünkü oraya gidip gelmek için bir peri arabasına biniyorum. Bu arabayı bazan gökte uçuruyorum, bazan denizde yüzdürüyorum. (...) Vâkıa bu bir çocukluk... Fakat hasretli gönlümün bu çocukluğa ihtiyacı var."[3]         

 

1.2.İrade Adamı

Ziya Gökalp, gençliğinden itibaren çeşitli baskılarla, suçlamalarla, dışlamalarla karşılaştı. Hapse atıldı, idamın eşiğinden döndü, sürgüne gönderildi; çoluğundan çocuğundan, evinden barkından yıllarca uzak yaşadı. Bunaldığı ve direncinin azaldığı, sıkıntılarını zaman zaman abarttığı da oldu. Fakat o, her türlü zorluğa direnebilecek bir iradeye sahipti. “Bence, felâket, yalnız mağlup ettiği insanları kedere mahkûm edebilir.”[4] sözü de gösteriyor ki, bu iradenin aynı zamanda felsefî bir temeli de vardır.

Sürgünün en lüks şartlarda olanı bile insanı kayıt altına alır; şairin "Rü'yâlara sansür koyacaklar, bir gün"[5]dediği gibi, hep şüphenin kontrolünde tutar. Ziya Gökalp gibi araştırmaktan, okumaktan, sevdiği konularda tartışmaktan büyük haz duyan ve “kitaba yakın” olması gereken bir aydın için ise sürgün çok daha engelleyicidir.  Eşine yazdığı 13 Kânûnıevvel 1336/ 1020 tarihli mektuptan aldığımız “(...) son derece rahatım. Zaten kaygısız bir adamım. Kendi kendimi boş yere sıkmam. Mihneti zevk yapabilirim. (...) Duygusuz değilim; fakat heyecanlarımın esiri de değilim.” ifadeleri, çok yakın tarihli başka mektuplarında açıkça dile getirdiği sabırsızlık ve bıkkınlık halleri de gösteriyor ki, Gökalp, bir yandan yakınlarına teselli vermeye çalışırken bir yandan da kendi kendine telkinlerde bulunma ihtiyacı duymaktadır.

Vecihe Hanım, gazetelerde yer alan bazı haberlerden, diğer Malta sürgünlerinin kendi ailelerine yazdıkları mektuplar vasıtasıyla etrafa yayılan yalan yanlış bilgilerden ve bu tür durumlarda her zaman karşılaşılan dedikodulardan dolayı endişelenmiş ve eşine "herkes Malta'dan şikâyet ettiği halde sen güzelliklerini yazıyorsun" diye serzenmiştir. Buna cevaben, kendisinin her gittiği yerin yalnız güzelliklerini gördüğü için sıhhatinin iyi olduğunu; insan sağlığının yalnız gıdaya, havaya ışığa değil, kalp şenliğine, gönlünün ferahlığına da muhtaç bulunduğunu söyleyerek, onu teselli etmeye çalışmıştır.[6] Bu mektuptan yaklaşık bir yıl sonra yine eşine yazdığı mektupta da aynı görüşü -felsefî bir hava da vererek- tekrarlar:         

"İnsan her arzu ettiği şeye nâil olamaz; fakat her nâil olduğu şeyi arzu edebilir. Hayatı istediğim gibi görmek elimdedir. Kederden meserret çıkarabilirim. Esareti hürriyete tebdil edebilirim. Madem ki arzu ettiğim gibi düşünebiliyorum, istediğim gibi hissetmeğe muktedirim; o halde hürüm. Madem ki kendimi mes’ud telakki ediyorum, o halde mes’udum."[7]         

Bu daha yumuşak ve felsefe ağırlıklı ifadeler yanında, bir ruh keskinliğini, direnişi, baş kaldırmayı gösteren ifadeler de hayli çoktur. Bunlarda Gökalp'in dava adamı yüzü açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır:         

"Deniz kenarında bir yalçın kaya gibiyim. Dalgalar bana tesir edemez."[8]         

"Demek istiyorum ki, ben şimdi Ergenekon'dayım. Hakiki hayatım size kavuşunca başlayacak. Felâket insana geçmiş saadetlerin kıymetini anlatıyor."[9]         

"Madem ki ilim var, mefkûre var, bu ikisi de ileri gidiyor, o halde insaniyet gittikçe daha iyi olacak. Bir gün gelecek ki hürriyet istibdâdı yenecek. Adalet zulme galebe çalacak."[10]         

"Mesela ben kalp gözü ile görüyorum ki milletimiz kurtulacak. (...) Milletimiz gibi, vatanımız gibi ben de hür olacağım."[11]         

"Kedere kapılmak, metânetlilerin nazarında bir nevi ahlâksızlıktır. Evet, hakikî ahlâk, felâket arttıkça metâneti arttırmayı icab ettirir."[12]         

"Akıl aldanabilir, iman aldanmaz. İman da insana mefkûreden gelir. Akar su haram götürmez derler. Bunun gibi, coşkun milletler de zulme razı olamazlar. Durgun bir su nasıl kokar bozulursa, durgun bir millet de  onun gibi zulme boyun eğebilir. Türk milleti de durgun zamanında çok zulme boyun eğdi; fakat bugün artık mefkûre ile coşkun bir hâle gelmiştir."[13] 

         

1.3.Düşünen Adam

İnsanın fikir ve duygu dünyası, yakından uzağa, birçok yetiştirici faktör sayesinde teşekkül eder, gelişir, asıl karakterini kazanır. Bu faktörler arasında, “yetişmiş insanların tesirleri” önemli bir yer tutar. Ziya Gökalp de başta babası olmak üzere, karşılaştığı yetişmiş / okumuş insanlardan çeşitli derecelerde etkilenmiştir.

Evinde bulundurduğu kitaplarla onu daha çocukken kitapla tanıştıran, ona “vatan şairi” ve “hürriyet kahramanı” Nâmık Kemâl’i örnek gösteren[14] babası Mehmed Tevfik Efendi, bir yandan da  hem Doğuyu hem Batıyı öğrenmesi ve mezc etmesi konusunda hazırlıklar yapmıştır: “Daha, on dördüme yeni giriyordum. Bir gün babam bir dostuyla konuşuyordu. Dostu ona, benim okumaya olan me- rakımdan bahsetti. Tahsil için Avrupaya gönderilirsem memlekete bir âlim yetişebileceğini söyledi. Babam dedi ki "Tahsil için Avrupa'ya' giden genç­ler yalnız Avrupa ilimlerini öğrenebilirler. Millî bilgilerimizden bihaber kalırlar. Medreseye girenler de iyi hocalar bulurlarsa, dinî ve mîllî irfanımıza az çok vakıf olabilirler. Fakat, bunlar da Avrupa ilimlerinden mahrum kalırlar. Bence memleketimize en faideli âlimler, bizim için mustacilen bilinmesi lazım olan hakikatleri bilenlerdir. Bu hakikatlerse ne Avrupa ilimlerinde; ne de millî bilgilerimizde tam olarak mevcut değildir. Gençlerimiz, bir taraftan Fransızcayı diğer taraftan Arabî ve Farisîyi iyi öğrenmeli! Ondan sonra, hem garp ilimlerine hem şark bilgilerine mükemmelen vakıf olmalı! Sonra da, bunların mukayese ve telifiyle muhtaç olduğu büyük hakikatleri meydana çıkarmalıdır. İşte, eğer ömrüm vefa ederse, ben Ziya'yı bu surette yetiştirmeye çalışacağım."[15]

Bu uzun alıntı, Gökalp'in okuma, araştırma cehdinin ne zaman başladığını ve nereden kaynaklandığı izah için yeterlidir. Bu temelin üstüne daha sonra konulanlar, bu cehdin ana karakterini tamamlayıcı bir rol oynamıştır.

Gökalp "düşünen adam" karakteriyle, bir eğitimcidir, filozof, bilim adamı, mefkûre adamı, bir hürriyet  tutkunudur. Mektuplarında, özellikle çocuklarını eğitmeye, onlara uzaklardan ders verirken bir yandan da bir çeşit hayat yorumu yapmaya çalışır. Zaman zaman üniversite kürsüsündeymiş gibi bilimsel değerlendirmelere giriş; insanın bir ülküye sahip olması gerektiğini ve hürriyetsiz yaşanamayacağını heyecanla ve sık sık tekrarlar.

 

1.3.1.Eğitimci Bir Baba

Bu mektuplara göre, eğitimin merkez değeri çocuktur: "Bir milletin istikbâli, çocuklarının tahsil ve terbiyesine tâbi’dir."[16]

Durumu böyle tesbit eden Gökalp, ülkenin içinde bulunduğu durumdan dolayı okul hayatları düzenli olmadığından, çocukların  "öğrenme" konusunda sıkıntı çektiklerini, fakat "eğitim"e gelince,  milletin karşı karşıya geldiği buhranların okulda görecekleri derslerden daha eğitici olduğunu düşünmektedir.

Ziya Gökalp, okumanın ne demek olduğunu çok iyi bilen, düşünce ve ideallerin ancak iyi yetişmiş insanlar tarafından yaşatılıp geliştirilebileceğini düşünen bir aydın olarak, kendi çocuklarının iyi yetişmesini de çok istemiş, esir kampındayken bile bunun için çaba göstermiştir.  Bunu,  üstten üstten konuşmak yerine, adeta çocuklaşarak yapması, onun gerçek bir eğitimci olduğunu tartışmasız ortaya koymaktadır: "Dün mâî bir kuş geldi, penceremin eşiğinde durdu, ötmeğe başladı. Kuş diliyle diyordu ki Türkân'ın yanından geliyorum. Bahçe'de İkbal'le oynuyordcu. Oyuncakları bebekleri yoktu. Kendi kendine bir türkü sylüyordu. Bu türküyü ezberledim. İşte şudur diyerek bu sözleri söyledi:

 

Bugün pencerenin önündeydik hep,

bekledik postadan ablam gelecek.

 

Ablam boynu bükük döndü postadan

Dedi, 'Vapur yarın akşam gelecek!'

...

Sererek seccade bir namaz kıldım,

Diyorlar ki namaz kılsam gelecek!

...

Yüce Tanrı! çabuk, babamı gönder!

O gelirse eve bayram gelecek!

 

Kuş bana Hürriyet'in, Fatma[17]'nın türkülerini de söyledi; fakat hepsini yazmağa kâğıtta yer yok. Daima kuşlarla, çiçeklerle size dâir konuşuyorum Yıldızlardan, aydan sizi soruyorum. Rüzgârlardan, bulutlardan  selâmınız bekliyorum. Ben de bunların hepsiyle size selâmlar gönderiyorum. Bilmem dillerinden anlıyor musunuz?"[18]

Gökalp'e göre, çocuklar ders çalışırken ondan bir eğlence gibi, bir oyun gibi hoşlanmalıdır.  Edebiyat, şiir, resim, din ve ahlâk dersleri insanda heyecan yaratan derslerdir. Bunlar insana ruh güzelliği ve ahlâk temizliği de verir. Ne var ki bizde din ve ahlâk dersleri kendi özelliklerine uygun şekilde okutulamadığı için, çocuklara Allah sevgisi de, mefkûre de yeteri kadar verilememektedir. O zaman bu görev de edebiyata, edebiyatın malzemelerinden olan ilahilere, destanlara düşer.[19]

Bu mektup, o tarihte 18, 12 ve 2 yaşındaki üç kızına yazılıyor. Bu bir fırsat eğitimidir. Gökalp bunu sık sık yapar. Henüz iki yaşındaki küçük kızı Türkân Hanım'a yazdığı Yeniverdala, 25 Kânunısâni 1336 / 1920 tarihli mektubundaki " Anneni eğlendirdiğin için seni çok seviyorum. Sen orada benim canlı bir mektubum gibisin. Daima annene, ablalarına benim gönlündeki duyguları haber veriyorsun." cümleleri de -çocuğa annesine nasıl davranması gerektiğini telkin bakımından- fırsat eğitiminin iyi bir örneğidir.

Kızı Seniha Hanım'a yazdığı Polverista, 7 Nisan 1337 / 1921 tarihli mektubundaki "Türkân'ı hem çok seviyorsunuz, hem de yaramazlığından şikâyet ediyorsunuz. Eğer yaramazlığı, oyunu çok sevmesi ise buna yaramazlık demek doğru değildir. Oyun, çocuk için hayatın çıraklığıdır. İçtimaî hayatta her ne varsa, çocuk onu taklit eder." tesbiti, onun, bugün de geçerli bir çocuk eğitimi anlayışına sahip olduğunu göstermektedir.         

Çocuğu eğitecek insanların başında  -anne olarak- kadın gelir. Hatta kadının görevi sadece çocuklarını eğitmekle de bitmez.  "Milleti terbiye etmek, erkekleri doğru yola sevk etmek de onların vazifesidir. Matbûat, meclis hükûmet yalnız erkeklerin elinde bulunduğu için dünya hiçbir zaman muharebeden, kavgadan gürültüden kurtulamıyor. Halbuki kadınlar da bu kuvvetlere iştirak edecek olursa, her işte şiddetten ziyade şefkat hakim olur.Avrupa, Umumi Harp’ten evvel kadınlara hukuk vermiş olsaydı, insaniyet için büyük bir felâket olan bu harp vuku bulmazdı."[20]         

Çocukların eğitimi gibi, kadınların eğitimi de çok önemlidir. Eğer kadın iyi eğitilirse, onlar da erkekler kadar tahsil görürse, yeni bir hayat kurma şansımız doğar. Kadınlar eğitimsiz kalır da medeniyet sadece erkeklerin elinde gelişirse, bu medeniyet kalpsiz olur, şefkatsiz ve merhametsiz olur. Çünkü "erkekler   maddî medeniyeti" meydana getirebildikleri için top-tüfek, uçak vb. savaş araçlarını yapabiliyorlar. Medeniyetin ruhumuzu, vicdanımızı, manevî tarafımızı yükselten manevî tarafını ise ancak kadınlar meydana getirebilirler.[21]         

Kadın, aileyi kurar, ayakta tutar. Aile millî cemiyetin temeli olduğuna göre, "... millet de kadının eseri demektir. Bizde kadınlar iyi tahsil görmedikleri için aile yükselemiyor. Aile yükselemeyince millet de geride kalıyor.  O halde terakkinin başı kadın terbiyesidir; kızların iyi yetiştirilmesidir. Bütün ıslahat her şeyden evvel kız mekteplerinden başlamalıdır. Kızların iyi terbiye edilmesi, bir milleti yeniden ihyâ edebilir. Çünkü iyi kadın iyi aileyi vücuda getirir. İyi aileden de iyi millet doğar."[22]         

Kadının, aileyi kurup yükseltebilmesi için, iyi bir eğitim görmesi gerekir.Bunun da yollarından biri onların doğru kaynaklara yönlendirilmeleri şarttır. Gökalp, kızları Seniha, Hürriyet ve Türkân Hanım'a yazdığı Polverista, 13 Teşrinisâni 1335 / 1919 tarihli mektubunda, okumanın önemini vurgulayarak, okulda iyi çalışmalarını tembihliyor ve diyor ki: "Siz mektepte iyi çalışırsanız, eski milletlerin dâhîleri tarafından yazılan  bu kitapları okuyabileceksiniz. Büyük adamların fikirleri de büyüktür. Daima yüksek ruhlu insanların eserlerini okumalısınız; çünkü küçük adamlar da, fena insanlar da kitap yazmışlardır. Bunları okumakla insan yükselmez; bilakis alçalır ve küçülür. Malumatın da iyisi kötüsü vardır. Kitaplar da faydalı ve zararlı diye iki kısımdır. Her malumatlı adamın ahlâklı olmaması bundandır.  (...) İlim ağacının yemişi ahlâktır. Acı yemiş veren ağaçla ahlâkı bozan  fikirler ve felsefeler arasında hiçbir fark yoktur. Din de ilim gibi, kıymeti yemişinden belli olan bir ağaçtır. Din ağacının yemişi de ahlâktır."         

Gökalp, çocuklarının eğitiminin yarıda kalmasından rahatsızlık duymuş, bunu mektuplarında bu rahatsızlığını sık sık dile getirmiştir. Ayrıca, çok kötü bir zamanda, harp şartlarının insanları çeşitli yönlerden bunalttığı, özellikle ahlâk değerlerin iyice aşındığı bir zamanda çoluk çocuğunun başında bulunamamaktan şikâyetçidir.  Ona göre, sürgüne gönderilmesinin en kötü sonuçlarından biri budur: "Maddeten sıkılmamı icab ettirecek hiçbir sebep yok; fakat sizlerden ayrı bulunmak, terbiyenize tahsilinize rehberlik edememek rûhumu üzüyor. Tam sizin fikrinizi açacak, ruhlarını nurlandıracak bir sırada beni sizden ayırdılar. Bilmem ki o ahlâksız muhitlerde doğru yolu kendi kendinize bulabilecek misiniz!"[23]Ülkenin her yönden tehlikelerle karşı karşıya bulunduğu, milletin de tam anlamıyla gelecek kaygısı yaşadığı bir ortamda, baba olarak duyduğu rahatsızlık ile mefkûreci bir aydın olarak yaşadığı büyük huzursuzluk, hem ailevî hem de millî bir endişeye, esaslı bir gelecek kaygısına dönüşmektedir.         

Bu endişe, mektuplarına sinmiş vaziyettedir; fakat, bunu sık sık dile getirmiş olmasına  rağmen, meydana gelen olayların, yapılan büyük hataların insanın ders almasını sağlayacağını düşünmek gibi esaslı teselli kaynakları da bulmuştur Gökalp: "Ömrümün bir senesi böyle boşu boşuna geçti. Çocuklarıma terbiye vereceğim bir sırada, onlardan uzağa atıldım. Vâkıa bu gün en iyi mürebbî zamandır. Öyle vâkıalar cereyan ediyor ki en duygusuz ruhlara bile mefkûre verebilir. Bu zamanın bütün çocukları başka hislerle, başka fikirlerle yetişecek. Millî felâketlerin uyandırdığı ruhları en iyi terbiyeciler uyandıramaz. Bu cihetleri düşününce sizin de duygusuz ve fikirsiz kalmayacağınıza hükmederek teselli buluyorum."[24]         

Gökalp'in bu mektuplardaki esas tutumu, seviyelerine uygun öğütlerle çocuklarını yetiştirmektir. Ancak zaman zaman onlarla Türkiye'nin geleceği, millî kültür, ilim ve medeniyet konusunda neler yapılması gerektiği konusunda tartıştığı da olur. Bunu, eğitimciliğinin önemli bir özelliği olarak değerlendirmek gerekir.  Üç kızına ortak yazdığı 6 Teşrinisani 1335 / 1919 tarihli mektubundan aldığımız aşağıdaki görüşler, sürgün sonrası tamamlayıp yayımlayacağı Türkçülüğün Esasları kitabının habercisidir:         

"Bugün her Türk'e Fransızca, İngilizce gibi lisanlardan birini bilmek lâzımdır; çünkü ilme dair kitaplar henüz lisanımızda kâfi derecede yok. Bu lisanlardan birini bilmeyen, ne ilimde, ne edebiyatta, ne de başka bir hünerde ilerleyemez. Biz medeniyetçe Avrupalı, harsça Türk olmalıyız. Hars, dinî, ahlâkî, bediî duygularla lisandan ibarettir. Hars halktan alınır. Bundan dolayıdır ki eski yazı dilini bırakarak, şimdi halkın konuştuğu gibi yazıyoruz. Yeni hikâyelerimizi halkın masallarından, yeni şiirlerimizi halkın koşmalarından çıkarıyoruz. (Ahlâkta ve dinde de halkla beraber olmalıyız. Halkın iyi gördüğü şeyi Hak da iyi görür; fakat, medeniyete gelince bunu kat'iyyen halktan alamayız; çünkü medeniyet ilimdir, fendir, sanayidir. O halde medeniyeti ilimde, fende ve sanayide çok ileri gitmiş  memleketlerden, yani Avrupa'dan almak icap ediyor. (...) Biz Türk ve müslüman kalmak şartıyla Avrupalı bir millet olmaya çalışmalıyız. Gayemiz, Avrupa medeniyeti içinde bir Türk harsı yapmak olmalıdır."[25]

 

[1] Prof.Dr., Prof.Dr., Lefke Avrupa Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü

[2] Göçgün, Prof.Dr.Önder, Hususi Mektuplarına Göre: Ziya Gökalp'ın Hayat Görüşü,  TKAE Yayınları :122,  Seri:IX, Sayı:A.2., Ankara, 1992,  s.62

[3] Vecihe Hanım’a, Polverista, 25 Mart 1336 / 1920

[4] Vecihe Hanım’a, Polverista, 26 Ağustos 1336 / 1920

[5] Sessizce düşünsek, duyacaklar birgün;

    Olmazları olmuş sayacaklar birgün...

    Onlar, bu vehimle, ellerinden gelse,

    Rü'yâlara sansür koyacaklar, birgün.  (Sansür, Arif Nihat Asya)

[6] Vecihe Hanım'a, Polverista , 8 Kânunievvel 1335 / 1919

[7] Vecihe Hanım’a, Polverista, 16 Şubat 1336 / 1920

[8]  Vecihe Hanım'a, Polverista, 15 Nisan 1336 / 1920

[9]  Vecihe Hanım'a,  Polverista, 5 Nisan 1336 / 1920

[10] Seniha Hanım'a,   Polverista, 6 Mayıs 1336 / 1920

[11] Vecihe Hanım'a,  Polverista, 12 Temmuz 1336 / 1920

[12] Vecihe Hanım'a,  Polverista, 26 Ağustos 1336 / 1920

[13] Vecihe Hanım'a, Polverista, 13 K.Evvel 1336 / 1920

[14] Ziya Gökalp, "Felsefi Vasiyetler-1Babamın Vasiyeti", Küçük Mecmua, Yıl-1 Sayı-17, 3 Safer 341 / 25 Eylül 338 / 1922

[15] Z.Gökalp, “Felsefî Vasiyetler I Babamın Vasiyeti”, Küçük Mecmua, Yıl:I, Sayı:17, 25 Eylül 338 / 1922

[16] Seniha Hanım’a, Polverista, 12 Nisan 1336 /1920

[17] Kardeşi Nihat Gökalp'in ilk eşinden doğma kızı.

[18] Seniha, Hürriyet ve Türkân'a, Polverista, 10 Teşrinisânî 1335 / 1919

[19] Seniha, Hürriyet ve Türkân Hanım'a, Polverista, 30 Teşrinievvel 1335 / 1919

[20] Seniha Hanım’a, Polverista, 24 Mayıs 1336 / 1920

[21] Seniha Hanım'a, Polverista, 23 Eylül 1336 / 1920

[22] Seniha Hanım’a, Polverista, 19 Ağustos 1336 / 1920

[23] Seniha, Hürriyet ve Türkan Hanım'a, Yeniverdala, 12 Kânunısani 1336 / 1920

[24] Seniha, Hürriyet ve Türkan Hanım'a, Yeniverdala, 29 Kânunısani 1336 / 1920

[25] Seniha, Hürriyet ve Türkan Hanım'a, Polverista, 6 Teşrinisani 1335 / 1919

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

İSKENDER PALA’NIN ŞAH VE SULTAN ADLI

Çalışmamızın konusu olan Şah ve Sultan romanı, 16. yüzyılda Türk tarihinin en önemli vakalarından olan mezhep ayrılığı ve bu ayrılığın ortaya koyduğu siyasi...

ZAMAN YÖNETİMİ

Zamanın ne olduğunu tam kavrayamadığımız için onu yönetemiyoruz. İnsanoğluna eşit olarak sunulan tek kaynak olan zamanın etkin ve daha verimli...

ANKARALI ARABACI İSMAİL VE MUSTAFA KEM

O zamanlar askeri okullar yaşlı imparatorluğun en çağdaş eğitim kurumları arasındaydı. Genç adam, aradığı bilgiye ve tecrübeye ancak böyle bir okulda...

Reşat Nuri Güntekin: İlk Romanımı N

Gizli El benim ilk romanımdır. Mütarekenin ilk yılında Dersaadet ismindebir gündelik gazete çıkarmağa hazırlanan Sedat Simavî arkadaşım benden bir roman...

Selim İleri adı bende her zaman bir isimden daha fazlası olmuştur. Çağının tanığı özgün bir kalem, kendisiyle barışık ve yeri...
13.yüzyıl Anadolu’nun gerçek bir aydınlanma dönemidir . Hacı Bektaş Veli, Mevlana, Ahi Evran ve Yunus Emre bilge ve ulu kişilikleri...
Gülce

Gülce

06.03.2017
Uçurumun kenarındayım Hızır Ulu dilber kalesinin burcunda Muhteşem belaya nazır Topuklarım boşluğun avcunda Derin yar adımı çağırır Dikildim parmaklarımın ucunda...
HÜRRİYET KASİDESİ1. Görüp ahkâm-ı asrı münharif sıdk u selâmetten Çekildik izzet ü ikbal ile bâb-ı hükûmetten 2. Usanmaz kendini insan...
Pera’da, Cadde-i Kebir çevresine dağılmış yüzlerce meyhaneden çoğu sanat erbabı tarafından mahfel olarak kullanılmış, mekân sahipleri de bu unvanla anılmaktan...
CÖMERTLİK

CÖMERTLİK

15.12.2018
Kendine ait şeyleri kolaylıkla verebilen, ikram edebilen, vermekten kaçınmayan eli açık kimselere; verimli, bol bol veren kimselere ‘cömert’, bu duyguya...
-Bayram Kök Bey’e ithafen-Çok değil şöyle elli altmış sene geçmişe gidildiğinde Anadolu çocuklarının en büyük hayallerinden birinin “bisiklet” olduğu görülür.
Sivas’ta Her Şey Üşüye Üşüye Büyür Saadettin Yıldız, Hasret Damlaları -Mensûreler-, Ötüken Yay., İst. 2017, 116 s. Kelimelerin izini takip...
Târih-i Kadîm Beşerin köhne sergüzeştinden Bize efsâneler terennüm eden;Bizi, âbâ-i bî-vücûdumuzun Cevf-i mâzîde bir siyah ve uzun Gece teşkil eden hayâtından...
Değişik kaynaklarda zamanın değişik tanımlarına rastlamak mümkündür. ‘Bugün, nakit; yarın, bono; dün, iptal edilmiş çektir.’, ‘İnsanlar mazinin hasretlisi, geleceğin umutlusu,...
HAYÂL ÜLKE

HAYÂL ÜLKE

06.10.2018
Hayâl; zihinde tasarlanan, canlandırılan ve gerçekleşmesi özlenen şey, imge, hülya demektir. Hayâlin ütopya ile yakın ilgisi vardır. Ütopya; gerçekleşmesi mümkün...
Tarih yazıyla başlar diyenler, geçmişin aktarıcısı olarak yazıyı kabul ediyorsa, bu durumda yazıdan önce kaya resimlerine bakmaları gerekir. Türk tarihi...
“Sanatı olmayan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.” Mustafa Kemal Atatürk Çağdaş estetikçilerden Suzanne Langer “sanatçının dile getirdikleri kendi duyguları olmayıp,...
Mehmet Akif, çok yönlü ve aktif kişiliği ile hiç kuşkusuz hem II. Meşrutiyet hem de Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının...
“Kim ki candan geçmez ise deyin bize yâr olmasın Âr u ırzıyla gelip âşıklara bâr (yük) olmasın” Bütün kelimeler, hikâyeler hep o...