Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

turkromaniAvrupa kaynaklı bir edebiyat dalı olan roman sanatının başlangıcının 1605 tarihli Don Kişot anlatısı olarak kabul edildiği malumdur. Roman türünün kadim bir hikâye anlatma geleneğine sahip Şark dünyasından değil de Batı coğrafyasından çıkmış olmasının birtakım sebepleri vardır. Fakat şu an okumakta bulunduğunuz yazının konusu bu olmadığı için roman sanatının doğuşuna dair bahsi es geçeceğim ve doğrudan doğruya asıl konuya gireceğim. İnziva Dergisi’nin editörü Muhammed Büyükköroğlu’nun talebi üzerine Türk Romanının Uçbeyleri başlıklı bir denemeyi kaleme almam gerekmiştir. Son derece çetrefilli ve uzun uzadıya ele alınması icap eden böyle bir denemeyi mümkün mertebe kısa kesmek durumundayım. Çünkü edebiyat ve fikriyat dergilerinin sayfa sayıları her zaman kısıtlayıcı olmaktadır. Ve haliyle okurların sabırlarını da gözetmek zaruridir.

İlk Türk romanının hangisi olduğu bence tartışmalı olmakla birlikte Türk romancılığının pir-i evveli hiç şüphesiz ki Ahmet Mithat Efendidir. Kendisinden önceki birtakım güdük teşebbüslerin ardından Batı’ya özgü roman sanatını Türk (Osmanlı) toplumuna tanıtan ve sevdiren kişidir Ahmet Mithat Efendi. Onun romanlarının basitliğine rağmen Türk okuru roman sanatından haberdar olmuş, Türk toplumundaki capcanlı uyum sağlama pratiğiyle beraber roman sanatı kısa sürede benimsenmiştir. Ahmet Mithat Efendinin gayretkeşliği asla küçümsenemez. Şark ve Garp dünyalarının kültürünü özümsemiş zeki bir adam olduğu içindir ki Ahmet Mithat Efendi erken denebilecek yaşta roman sanatının önemini kavrayabilmiştir. Onun romanlarının yüzeyselliğine aldanıp da hor görmek büyük yanılgıdır. Yanılgıdır çünkü Ahmet Mithat Efendinin roman formundaki bütün anlatılarında Osmanlı’nın son dönemine ilişkin pek çok malzeme mevcuttur. Tanzimat’tan Cumhuriyete uzanan merhaleye dair sosyolojik çalışma yapmaya kalkışan her akademisyen ister istemez Ahmet Mithat Efendinin romanlarına başvurmak zorunda kalmaktadır.

Bununla birlikte Batılı anlamda ilk yetkin romancımız Aşk-ı Memnu’nun yazarı Halid Ziya Uşaklıgil’dir. Her ne kadar Uşaklıgil’in romanları yerlilikten uzak olarak görülse de yerelden evrensele uzanan bir roman anlatısının nasıl yazılması gerektiğini ilk evvel idrak etmiş üstattır diyebiliriz kendisi için. Türk edebiyatındaki ilk psikolojik roman olarak ise Mehmet Rauf’un Eylül adlı eserini gösterebiliyoruz. Tabii ki Batılı tarzda büyük roman üretmek hususunda daima yaya kalmış olan Çağdaş Türk Edebiyatını büsbütün yoksul bir edebiyat şeklinde yaftalamamız insafsızlık olacaktır. Birtakım aydınlarımızın “Bizde roman henüz yoktur,” türünden yaklaşımlarını doğru bulmuyorum. Elbette ki Türk edebiyatında Victor Hugo’nun Sefiller’i veya Charles Dickens’ın İki Şehrin Hikâyesi ayarında büyük roman hiçbir zaman yazılamamıştır. Buna mukabil Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü dünya çapında bir anlatıdır ve işbu anlatının bir benzeri yeryüzünde henüz yazılamamıştır. Peyami Safa’dan sonra anmamız gereken Tanpınar’ın söz konusu eseri tartışmasız biçimde Çağdaş Türk Edebiyatının zirve romanıdır.

Aslına bakılırsa bütün yaya kalmışlığına karşın Türk edebiyatı pek çok romancı yetiştirmiştir. Yetiştirmeye de devam etmektedir. Hem yakın geçmişte hem de günümüzde epeyce Türk romancısının eserleri yabancı dillere çevrilmiştir ve dünyanın farklı coğrafyalarında beğendikleri Türk romancıların eserlerini takip eden okurlar vardır. Kendisinden veya eserlerinden hoşlansak da hoşlanmasak da Orhan Pamuk yurtdışında çok tanınan bir Türk romancısıdır ve Nobel ödülü alan ilk Türk vatandaşıdır.

Pek çok akademisyeninin fikrine göre Türk edebiyatında Peyami Safa henüz aşılamamış bir kıymettir. Onun üslûpçuluğu ve romanlarındaki psikolojik derinlik hakikaten övgüye lâyıktır ama Peyami Safa’nın yanı başında duran Sabahattin Ali’ye haksızlık etmemek lâzım geliyor. İdeolojik fikirlerin farklılığını gereğinden fazla önemseyerek bu memleketin yetiştirmiş olduğu kimi değerleri görmezden gelemeyiz. Öncelikli olarak sanatçının sanatına bakmamız lâzımdır. Peyami Safa’daki psikolojik yaklaşımlarla birlikte Sabahattin Ali’deki toplumsal eleştiri hem çok güçlüdür hem de olabildiğince gerçekçidir. Kürk Mantolu Madonna ve Kuyucaklı Yusuf gibi unutulmaz eserler vermiş olan Sabahattin Ali’nin üslûpçuluğu da pek sağlamdır. Cumhuriyet ülküsünün başat yazarı ise herhalde Çalıkuşu romanından ötürü Reşat Nuri Güntekin olsa gerektir. Onun diğer romanları da hep Cumhuriyet ülküsünün paralelinde yazılmıştır. Meşrutiyetten Cumhuriyete geçişin sembol yazarlarından biriyse Halide Edip Adıvar’dır. İkinci Abdülhamid devrinden başlattığı Sinekli Bakkal romanıyla edebiyatımıza damgasını vurmuş olan Halide Edip Adıvar’ın Yeni Turan veya Âkıle Hanım Sokağı türünden ideolojik veyahut yergili romanlarının apayrı bir yeri vardır. Malum olduğu üzere roman sanatı Tanzimat sonrasında hayatımıza girmiş bir sanat dalıdır ve günümüze kadar bütün zenginliğiyle Türk toplumunda kabul görebilmiştir. Yeterince başarı sergileyemese bile köycülük ve toplumcu gerçekçilik türünden roman örneklerimiz hiç de az değildir. Fakir Baykurt’un kaleminden çıkmış Yılanların Öcü, Orhan Kemal’in sayısız romanı, Kemal Tahir’in Bozkırdaki Çekirdek adlı yaman anlatısı hep anılmaya değer eserlerdir. Orhan Kemal’e ne kadar dudak bükülse de onun romanlarındaki yalın gerçekçiliğin gücünü inkâr etmek mümkün olamıyor. Sokak çocukları gibi, düşmüş kadınlar gibi, sefalete ve yozlaşmışlığa mahkûm bırakılmış fabrika işçileri gibi sıradan insanların öykülerini edebiyat paralamaksızın anlatabilmiştir Orhan Kemal ve onun bazı eserleri başka dillere de çevrilmiştir.

Türk edebiyatındaki hidayet romanlarının ise anılmaya değer hiçbir tarafı yoktur. Tolstoy’un Diriliş isimli hidayet romanından bizim hidayetçi muharrirlerimiz en ufak bir ders alamamışlardır maalesef. Konusu tarih olan romanlarımız ise daima güdük kalmıştır. Türk tarihinin onca derinliğinden, onca zenginliğinden ve onca tecrübesinden bizim romancılarımız lâyıkıyla yararlanamamışlar, tarih felsefesine eğilmedikleri için de satıhta kalmaya mahkûm tarihî romanlar yazmanın ötesine geçememişlerdir. Öyle ki, Türk tarihinin muazzam manzarasına rağmen bizim edebiyatımızdan Üç Silahşorlar veya Notre Dame’ın Kamburu kır’atında tarihî bir roman hiç çıkmamıştır. Ve haliyle Cervantes ustanın Don Kişot’u ayarında tarihî yergi de bizde yazılamamıştır. 1071 Malazgirt Zaferi bizim son mitimizdir ama dünya tarihinin istikametini değiştiren bu büyük zafer hakkında elimizde övünebileceğimiz büyük bir roman mevcut değildir.

Bütün bunlarla birlikte Yaşar Kemal’in İnce Memed serisi edebiyatımızın çok önemli eserleri arasındadır. Milliyetçi camiadan ise Tarık Buğra son büyük romancımızdır diyebiliriz. Bilhassa onun Küçük Ağa anlatısı İstiklal Harbi maceramızın tam tekmil destanıdır. Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçısı da böyledir. Türk romanının uçbeyleri konusunda dergi sayfasına sığabilecek kısa bir yazı yazmanın zorluğunu hesaba katarak belli başlı romancılarımızdan ve eserlerinden sür’atle bahsediyorum tabiatıyla. Tarık Buğra’nın peşi sıra Cengiz Dağcı’yı anmamak olmaz. Dış Türklerin dramını en iyi anlatan yazarlarımızdan biridir ve eserlerini İstanbul Türkçesiyle yazdığı için Türkiye edebiyatına dâhil edilmesinin bir borç olduğunu düşünmekteyim. Türk dünyasının diğer coğrafyalarına göz attığımızda ise Kırgızistan’dan Cengiz Aytmatov ile Azerbaycan’dan Elçin Efendiyev’i görüyoruz. Bu ikisi Türklük âleminin en büyük iki romancısıdır. Nobel ödülünde tastamam hakkaniyet gözetilecek olunsaydı hem Aytmatov hem de Elçin pek çok dünya yazarından önce bu ödülü kendi ülkelerine götürebileceklerdi. Dürüstçe ifade etmek gerekirse Türkiye’den Aytmatov ve Elçin seviyesinde bir romancı yetişmemiştir. Sağlam bir romanda aranması gereken temel unsur ıstıraptır. Roman yazarının şahsî acılarından ziyade insanlık durumlarına yönelik genel ıstıraptır bir romanda aranması lâzım gelen şey. İşte bu bağlamda Orhan Pamuk’un romanları büyük roman olmanın uzağında kalıyor, çünkü onun anlatılarında belirgin bir ıstırap seçilemiyor. Oysaki Amerikalı John Steinbeck üstadın Gazap Üzümleri, Cennetin Doğusu, Fareler ve İnsanlar’ı hep ıstırap romanlarıdır. Dostoyevski işte bunun için büyük yazardır ve Dostoyevski’nin romanlarının her satırı ıstırap yüklüdür.

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’ndaki apaçık acılardan tutun da Adalet Ağaoğlu’nun Fikrimin İnce Gülü anlatısındaki örtük ıstıraba varıncaya dek Türk romancısı aslında insanlık sıkıntılarını çok iyi yakalayabilmiştir. Gelgelelim bunu yazıya dökerken usturuplu ifadede hep zayıf kalmıştır bizim romancılarımız. O kadar methedilen Elif Şafak olsun, sol ideolojinin koyacak yer bulamadığı Vedat Türkali veya Tahsin Yücel olsun eşiği aşamayarak Araf’ta takılıp kalmış yazarlarımızdırlar. Sığlık, üslûpsuzluk, kelime yetersizliği ve felsefeden psikolojiye geniş bir yelpazeye açılamamış olmanın beraberinde getirdiği kısırlıktır meselemiz. Tanpınar’ın Huzur’u tek başınadır; bir benzeri veya muadili yoktur. Attilâ İlhan neredeyse hiç anlaşılmamıştır. Hâlbuki Osmanlıyı da Cumhuriyeti de hazmetmiş önemli bir yazarımızdır Attilâ İlhan. Türk edebiyatının pek çok romancısı ise tek romanla edebiyatımıza damgasını vurabilmiştir. O tek romanın dışında kayda değer eseri olmayan nice romancımız vardır. Ve elbette bütün bu romancı bolluğunun arasında kaynamış gitmiş olan yazarlarımızın sayısı da az değildir. Meselâ ilk gotik romancımız Suat Derviş pek bilinmez. Fabrika işçilerine dair ilk romanın yazarı Mahmut Yesari’nin Çulluk adlı eseri de dikkatlerden hep kaçmıştır. Bizim edebiyatımızda işte böyle haylice kayıp vardır. İlk kadın romancımız sıfatı Fatma Aliye Hanıma yapışıp kalmıştır fakat ay farkıyla ilk kadın romancımızın Uhuvvet (Kardeşlik) adlı eserin sahibi olan Selma Rıza Hanım olduğunu hemen hiç kimse bilmiyor.

Günümüzde çılgıncasına revaçta olan postmodern anlatıların en önemli unsurlarından biri üst-kurmaca tekniğidir. Bu tekniği dünyada belki de ilk uygulayan kişi Ahmet Mithat Efendi’dir ve postmodern teknikleri anıştıran romanı da Müşahedat isimli eseridir. Unutulanlar veya gözden kaçanlar bir yana, haddinden fazla abartılarak zihinlere yerleştirilen başarılı romancılarımız da yok değildir tabii. Yusuf Atılgan işte bunlar arasındadır. Onun romanları kifayetsizdir ve lüzumundan fazla önemsenmektedir. Aynı şey Oğuz Atay için zaman zaman söylenmekteyse de onun hak ettiğinden çok abartıldığı kanısında değilimdir. Oğuz Atay bizim edebiyatımızın kilometre taşlarındandır şeksiz şüphesiz. Latife Tekin ile Alev Alatlı ise kayda değer romancılarımız olmakla birlikte hak ettiklerinden daha çok itibar görmektedirler. Onların entelektüel seviyesinin hakikaten çok yüksek olmasıyla roman sanatının tekniklerini uygulama yetenekleri arasında belirgin bir fark vardır. Günümüz yazarlarının postmodern anlatıya öykünmeleri neticesinde tam tekmil eserler ortaya koyamadıklarını belirtmek mecburiyetinde kalıyorum. Hasan Ali Toptaş olsun, İhsan Oktay Anar olsun, Murat Menteş olsun, şahsî kanaatimce önemli yazarlar arasında yer almalarına karşılık abartıldıkları kadar değildirler. Son dönemin öne çıkan yazarlarından Murat Gülsoy ise diğerlerinden bir gömlek ileridir diyebilirim.

Roman tadındaki uzun hikâyeleriyle Mustafa Kutlu bahse değer anlatıcılarımız arasındadır. Milliyetçi camianın çok okuyup çok sevdiği günümüzdeki birtakım yazarların eserleriyse vasatın üzerine bir türlü çıkamıyor ne yazık ki. Yine aynı şekilde İslamcı veya muhafazakâr kesimden günümüz yazarlarının eserleri ise vasatın da altındadır. Tabii bizim ülkemizde roman eleştirmeni yeterince bulunmadığından ötürü roman sanatı tatmin edici şekilde tekâmül edemiyor. Eleştirinin cılız kaldığı bir toplumdan yüksek sanat bekleyemeyiz. Karamazov Kardeşler çapında bir romanımız hiç olmamıştır meselâ. Genç yazarlarımız ise lâyıkıyla ön hazırlık yapmaksızın kâğıda kaleme sarılmaktadırlar ki bunun sonucunda berbat denebilecek tarzda romanlar yazmaya sürüklenmektedirler. Bilhassa ideolojik tavrın keskinliği sanatı öldürmektedir. Hayata sol ideolojinin gözlüğüyle bakmaktan başka bir marifeti olmayan Vedat Türkali’nin yapıtları ölü doğmuş romanlar arasındadır. Türkçülük, İslamcılık veyahut sosyalist gerçekçilik önyargısıyla yola çıkıldığında sanat hep Araf’ta kalıyor, insanı anlama ve insanı anlatma hedefi dumura uğruyor. Her romanın gizli veya açık ideolojisi vardır elbette. Fakat bu ideoloji roman sanatının birtakım prensipleri uyarınca ön plana çıkmamalı, daima geride kalmalı ve bütün ideolojik endişeler roman kurgusunun içine okur tarafından sezilecek şekilde örtük olarak şırınga edilmelidir. Aksi halde ortaya çıkan şey sanat değil sanatın posası olarak kalmaktadır. Dostoyevski’nin bütün romanları her dile çevriliyor, her toplumda okunuyor, çünkü Dostoyevski kendi toplumunu kıyasıya eleştiren bir yazardır, gelgelelim onun romanlarının her sayfasında Rusya Ana vardır, Rus milliyetçiliği vardır.

İnziva Dergisi’nin editörü Muhammed Büyükköroğlu benden Türk romanının uçbeyleri hakkında bir yazı yazmamı isteğinde bir an tereddüt etmiştim çünkü böyle bir yazıyı dergi hacmine göre ayarlamak hiç kolay olmayacaktı. Zaten şu an okumakta olduğunuz bu kısa yazının başlığı da editörümüze aittir. Yine bu yazının başlığı uçbeyleri olsa bile galiba Türk romanının uçbeylerinden maada işbu yazıda Türk romanına son sür’at genel bir bakış atmış olduk. Elbette bahsedilmesi gereken daha pek çok yazarımız vardır. Romancılığımızın uçbeylerinin tamamına değinmeye yeltenseydim bu yazı bir dergi hacmi için çok fazla uzayacaktı. Bu sebeple Nihal Atsızlara ve diğerlerine değinmeksizin kısa kesiyorum. Son olarak şunu belirtmeliyim ki; mitolojiden psikanalize, teolojiden sosyolojiye, tasavvuftan tarih felsefesine varıncaya dek pek çok alanda okumalar yapmadan roman yazmaya kalkıştığımızda dünya çapında eserler üretebilmemiz mümkün olamayacaktır. İstanbul’daki bir ödül töreninde sunum yapmış olan bir sunucu şöyle demişti: “En zor işlerden biridir roman yazmak.” Birtakım felsefeciler roman sanatını entelektüel gevezelik sıfatıyla yerebilmişlerdir fakat birtakım felsefecilere göreyse her yetkin romancı başlı başına bir bilim insanıdır ve her başarılı roman da tastamam bilim eseridir.

Yazar Hakkında

Metin SAVAŞ

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile