Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

sanattansanataFransız filozof Ernest Renan, “Bir devleti kurtaracak olan manevî uyanıştır, bunun için millî ve romantik bir edebiyat gerekir,” demektedir. Mustafa Kemal Atatürk ise “Sanatı olmayan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir,” vecizesiyle işlenmiş veya bediî (estetik) kültürün millet olarak kalabilmede ne kadar önemli bir unsur olduğuna vurgu yapmaktadır. Nitekim sanatı olmayan bir toplumda müşterek şuur ve kolektif estetik bulunmayacağı içindir ki biz o topluma millet diyemeyiz. Sovyet rejiminin Türk topluluklarını birbirlerinden apayrı halklara dönüştürme projesi kısmen başarılı olmuştur ve günümüzde Türkistan coğrafyasını tek millet ve tek devlet çatısı altında derleyip toparlamaya yönelik zemin epeyce zedelenmiştir. Türkistan coğrafyasında müşterek şuuru yeniden tesis edebilmenin en sağlam dayanaklarından biridir sanat. Budapeşte doğumlu edebiyat kuramcısı Georg Lukacs’a göre, roman sanatı içselliğin serüvenini anlatır: “Romanın içeriği, kendini bulmak için yola çıkan, serüvenlerle kendini sınayıp kanıtlamak ve kendini kanıtlayarak özünü bulmak için serüvenlere atılan ruhun öyküsüdür.”[1] Burada gördüğümüz ‘kendini bulmak için yola çıkmak’ ve ‘kendini kanıtlayarak özünü bulmak’ şeklindeki saptamalar bireysel bir sanat türü olan roman sanatıyla sınırlandırılmaksızın bütün sanat dallarına teşmil edildiğinde “Sanatı olmayan bir toplumun hayat damarlarından biri kopmuş demektir,” vecizesi daha anlaşılır oluyor.

Çünkü sanat her şeyden önce soyuttur ve manevî uyanışın imkânlarından biridir. Mitler ve destanlar bunun için eski çağlarda gerekliydi. Ama şimdi tiyatrodan sinemaya, romandan gazeteye ve hatta internet dediğimiz sosyal medyaya kadar uzanan çok geniş bir yelpazede millî uyanış alanları bulunmaktadır. İnternet dergiciliği sayesinde Türkiye’de yazılmış bir makalenin Özbekistan’da günü gününe okunması artık mümkündür. Azerbaycan milletvekili Ganire Paşayeva bir yazısında şöyle diyor: “Biz Türkler de çağın diliyle konuşmasını öğrenmeliyiz.”[2]

Kendimizi bulmak için yola çıkmak ve kendimizi kanıtlayarak özümüzü bulmak sadece birey için değil toplum için de geçerli bir umdedir. Teşbihte hata olmazlığa sığınarak diyebiliriz ki, yol gösterici bozkurdun (peşine takılanlarla birlikte) yola çıkması esasen özümüzü bulma yolculuğunun destansı bir yansımasıdır. İşte sanat bu nedenle elzemdir. Ama hangi sanat? Tabii ki müşterek sanat!

Türkmenistan’da yazılan bir roman Kazakistan’da okunmuyorsa ya da Kırgızistan’da yayımlanan bir dergi Özbekistan’daki dağıtım ağına giremiyorsa Türkistanlılık ruhunu pekiştirecek bir müşterek kültür ortamı tesis edilemeyecektir. Türkiye’deki birtakım yerli dizilerin Kazakistan’da nasıl beğenildiğini ve bu dizilerdeki karakterlerin isimlerinin Kazak çocuklarına verildiğini hepimiz biliyoruz. Cengiz Aytmatov’un eserleri veya Arşın Mal Alan opereti Türk dünyasının kolektifleşmiş sanat ürünleri olmaları itibarıyla birer ortak zemindirler. Örneğin, Servi Boylum Al Yazmalım filmi herhangi bir dayatma olmaksızın Türkiye’de çekilmiştir. İşte serbest kültür alışverişleri böyle gerçekleşmektedir. Ve böylesi serbest imkânlar sayesinde tepeden inmeci veya dayatmacı devlet politikalarına çok fazla gerek bile kalmamaktadır. Avusturyalı sanat eleştirmeni Ernst Fischer, “Her zaman ve her yerde elde edilmiş olan biçim, yapı ve düzen yeniliğe karşı direnir; ve her yerde yeni öz eski biçimlerin kalıplarını kırarak yeni biçimler yaratır,”[3] demektedir. Sovyet rejimi Türk topluluklarını kadim zamanlardan beri süregelen birtakım kültür kodlarından arındırarak ayrıştırmak maksadıyla birtakım yeni özler icat etmiştir. Her Türk kavmine ayrı bir Kiril alfabesi dayatmak bunun tipik bir örneğidir. Türk toplulukları Sovyet kaynaklı yeni özlere direnmiştir ama fevkalade baskıcı rejim karşısında savunma mekanizmalarını yeterince kullanamamıştır. Günümüzde ise Sovyet alışkanlıklarının artıkları mahiyetindeki icat edilmiş özler karşısında Türk toplulukları Türkiye’yi emsal alarak yeni özler geliştirme peşindedir. Bu hususta en fazla bilinçli olan iki liderden biri merhum Ebulfeyz Elçibey idi; Nursultan Nazarbayev de kendi ülkesinin şartları doğrultusunda yeni özler peşindedir.

Buradaki tehlike ise şudur: Her Türk ülkesi yeni özlerini tesis ederken yeni bir ayrışmaya kaydığında her Türk topluluğunun Fransız milleti gibi, Alman milleti gibi ayrı bir millet haline dönüşme ihtimalidir. Almanlar ve Franklar öz itibarıyla akraba kavimlerdir ama bugün artık onların tek millet haline gelmesi mümkün değildir. Türk toplulukları için de böyle bir tehlike söz konusudur. Kazakların hür tabiatı veya Özbeklerin gururu türünden unsurlar göz önüne alındığında Türkistan coğrafyasındaki tek-milletleşmeyi engelleyebilecek mevziî bir asabiyetin varlığını inkâr edemeyiz.

Türk düşüncesinin çağdaş simalarından Yılmaz Özakpınar ‘episodik ve semantik’ olmak üzere iki hafıza bulunduğunu belirtiyor. Episodik hafıza, kişinin kendi hayat deneyimlerine ilişkindir. Semantik hafıza ise, Özakpınar’ın tanımlamasına göre, kişisel niteliğinden sıyrılarak nesnelleşmiş bilgi hafızasıdır.[4] Bunu şöyle örnekleyebiliriz: Bu satırları okuyan muayyen bir okurun büyükbabası onun kişisel belleğidir ki işbu kişisel bellek episodik hafızadır. Oğuz Kağan ise kişisel ecdat olmayıp bu satırları okuyan bütün okurların belleğinde bulunmaktadır ki işte buna semantik hafıza diyoruz. Dolayısıyla bireysel ve kolektif olmak üzere iki ayrı hafızamız bulunmaktadır. Sovyet rejiminin Türkistan birliğine ket vurmak ve Türkistanlılık şuurunu baltalamak emeliyle musallat olduğu unsurlardan biri de müşterek Türklük hafızasıdır. Çarlık Rusya’sı tecrübelerinin mirasçısı olan Sovyet rejimi Türkistan’daki Türk topluluklarının semantik hafızasına müdahale etmiştir ve her Türk topluluğuna ayrı bir semantik hafıza zerk etmeye yeltenmiştir. Böylelikle de Türk topluluklarını müşterek bilinçten mahrum kılmaya uğraşmıştır. Sovyet rejimi bunu yaparken Türk topluluklarının semantik hafızasını bir anlamda episodik hafızalara dönüştürmeyi denemiştir diyebiliriz. Ortak belleğin parçalanmasıdır bu. Kısacası Türkistanlılık bilincinin yekparelikten arındırılması projesidir.

Azerbaycanlı edebiyat tenkitçisi Yaşar Karayev “Şimdi karşımızda kaybedilmiş bir medeniyetin yeniden geri dönüşü problemi duruyor,”[5] demektedir bir makalesinde. Kaybedilmiş medeniyete geri dönüşten kasıt körü körüne yahut da bağnazcasına bir tutuculuk değildir de örselenmiş müşterek (semantik) hafızayı muasır şartlar doğrultusunda onarmaktır. Millî ve romantik edebiyatın gerekliliği bağlamında Karayev’in şu sözlerine yer verelim: “Büyük edebiyatın, zaman ve halk karşısında her zaman asrın heyecan ve hakikat sesini dünyaya ve tarihe haykırmak gibi önemli manevî vazifesi vardır. Sosyal gelişmenin geçiş ve dönüş anlarında, halkın millî tarihinin ve talihinin yol ayrımında bulunan sanatkâr, böyle bir vazifeyi gönüllü olarak kabule ve yerine getirmeye hazırdır.”[6] Cengiz Aytmatov işte bu vazifeye gönüllü soyunmuş olan sorumluluk sahibi bir sanatkârdır. Tataristan edebiyatının büyük isimlerinden Ayaz Ğıylecev pek meşhur bir romanında roman kahramanına şöyle söyletiyor: “Biz var gücümüzle kurtları kırıp geçirdik köyde. Sonsuza dek kurtulduk canavarlardan diyerek naralar attık. Oysaki tabiat için kurt çok gerekliymiş. Kurt doğaya hâkimken her şey çok başka! Kuvvetmiş o, insan dostuymuş!”[7] Malum olduğu üzere Aytmatov da dişi kurdun rüyalarından dem vurmaktadır. İşte bütün bu bozkurt rüyaları milletleşme ya da semantik hafızayı onarma gayretleri kapsamında sanatın ne kadar elzem olduğunun ifadesidir.

Kanadalı eleştirmen Robert Fulford “Her toplum sıklıkla, özellikle de kriz anlarında atıfta bulunacağı bir büyük anlatı geliştirir,” diyor ve özetle şöyle ekliyor: “Hikâye (anlatı) medeniyetin de başlangıcıdır. Anlatı aynı zamanda psikolojik bir ihtiyaçtır. Hikâyesiz (masalsız) büyüyen bir çocuğun psikolojisi sağlıklı olmayacaktır ve büyük anlatılardan mahrum bir toplumun özgüveni de cılız kalmaya mahkûmdur. Hikâye hem tedavi edicidir hem de binlerce yıllık tecrübenin birikimine sahiptir.”[8] Aytmatov o derinlikli romanlarında büyük anlatının izini sürmüştür, bunu başarmıştır ve binlerce yıllık deneyimin birikimine yaslanarak tedavi edici metinler üretmiştir. Onun adaşı Cengiz Dağcı ise Kırım Türklüğünün semantik hafızası olmuştur. Özbekistanlı Adil Yakubov da Adalet Menzili türünden eserleriyle Türkistan’ın müşterek belleğini yaşatmaya çalışmıştır. Özetlersek: Sanat bir toplumun ortak belleğidir. Sanat yoksa parçalanmışlık kaçınılmazdır. Türkistanlılık şuuru her şeyden önce sanatsal hafızayla tekrardan diriltilebilir.

Metin Savaş  

[1] Georg Lukacs, Roman Kuramı, sayfa 95, Metis Eleştiri, İstanbul 2003

[2] Ganire Paşayeva, Sanatın Gücü Siyasetin Gücünün Üstündedir, Türk Edebiyatı Dergisi, Şubat 2017

[3] Ernst Fischer, Sanatın Gerekliliği, sayfa 165, E Yayınları, İstanbul 1979

[4] Yılmaz Özakpınar, Hafıza Yanılmaları ve İki Ayrı Hafıza Kodu Teorisi, sayfa 42, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2016

[5] Yaşar Karayev, Azerbaycan Edebiyatı, sayfa 107, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1999

[6] Azerbaycan Edebiyatı, sayfa 174

[7] Ayaz Ğıylecev, Cuma Günü, Akşam… sayfa 187, Bengü Yayınları, Ankara 2013

[8] Robert Fulford, Anlatının Gücü, sayfa 40-41, Kolektif Kitap, İstanbul 2014

Yazar Hakkında

Metin SAVAŞ

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile