Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

tahasurenicin-Taha Süren için-

Henüz O’nsuz ya sokaklar, yetim bakışlı çocuklar toz-toprak içinde, O’nun nuruna gülümsemekte. Varaka’nın serin sofasında birkaç hurma ve zeytinyağına banılmış kuru bir ekmek. Sokaklar ıssız ve kimsesiz. Çünkü O yok henüz… Ama kalbini göğe salıp kuşlarla, bulutlarla konuşmak serbest Varaka’ya… İnsan ezelde uyduğu çağrıyı unutabilir mi? Nasıl yapar bunu? Varaka’da unutmadı ya? Sıcak Mekke sokaklarında Kâbe’nin kalbine açılan kapılarla giriyordu Tevhid yurduna…

İnanmadan zaten açılmazdı kapılar. Sana da bu yüzden açıldı Üsküdar’daki kapı. Dergâh’ta ağladığın gece, içini bayıltan acı bir lezzetle kapandığın o secde anında hissetmiştin aynı şeyleri. Şehrin teninin “Mekke, Mekke” diye koktuğu o bir tek gece. Bir tek sana ait ve sonsuz bir SECDE…

Öylesine susuz kalmıştı ki ruhun, tıpkı geriye doğru koşan atlar misâli yelelerini tutuyordum sahabe atların. O atların üstünde sen. Henüz daha “abla” diyerek elime yapışan sana baktıkça, üzerinde olduğun görünmez Burağın kanatlarından öpüyordum ben. Biliyordum ki sen büyüyecek ve şimdi elimden tutan küçük parmaklarınla beni Mekke sokaklarında gezdirecektin bir evlat koruması ve hürmetiyle. Oğlu bir sahabe gibi mübarek bir anne olmuştum sanki.

Nedir ki bu hayat?

O’na kavuşma iştiyakı ve aşkı olmadıktan sonra…

Hem bak yine Varaka geldi şehre…

Şimdi eşyanın hafızasına saklanmış bütün hatıralar şehrin bütün yakaza aynalarında. Sen hangisini görüyorsun bilmiyorum, ama ben Hüdaî Hazretleri’nin sokağın başındaki yakaza aynasından Cennet-ül Baki’ye Fatiha okurken, şehrin diğer tepesinden bir serdar gibi indiğini görüyorum. Serhaddın tozuyla geri döndüğü zikir halkasında kalbinin öteye, bize baktığını hissediyorum. Onlar bizi ezelde sevmemiş olsaydı, bir sevebilir miydik sanıyorsun, sen âşık olabilir miydin Üsküdar gecelerine böylesine?

Görünenlerin ardındaki sırra sonsuz bir büyülenme ile inanmaktır İMAN. Şimdi neden Üsküdar sokaklarında Aziz Mahmud Hüdâî Hazretleri’nin huzuruna varıp, kokular duyduğunu anlıyor musun? O görünmez altın yağmurların altında neden ıslandığını? Aşk; insanların dünya gözüyle asla kanıtlayamayacağı bir ‘hâl’dir. Varaka’nın bilge bakışlarından süzülen o ışık var ya? İşte o ışığa teslim olmaktır aşk, biraz hurma ve biraz da zeytinyağı bandırılmış loş sofralarda. Türbelerde vakit geçirmen, sandukaların atındaki toprağı kalbinle eşelemen, her sokak başında rastladığın kavuklu mezar taşlarına sarılıp sarılıp ağlaman hep bu yüzden…

Varaka geldi şehre…

Ama neden böylesine ıssız ki bulvarlar? O’nun hayatından ilham aldığını söyleyen şairler neden dünyalık peşinde? O’nun aşkıyla yanan diller neden gönüllere inmemekte? O hayatımızda ise neden bir şey eksik bu şehirde? O gelmişse gönüllere, neden Varaka hâlâ üzgün dolaşıyor bu şehrin metruk dergâhlarında? Bizden ne saklıyor o bilge bakışlarla? Neden elimden her tutuşunda hüzünle buğulanıyor yaşlılıktan perdeler inmiş, perdeler ardını gören gözleri?

Biliyor musun, işte bu yüzden çok önemsedim ve sevdim seni ben. Hatta ben seni Mekke sokaklarında toz-toprak içinde oynayan yetim bakışlardaki sır gibi sevdim. Ben seni, Sümbül Sinan Tekkesi’nin bahçesine dikilen asmalar gibi sevdim. Yaban baldıranlarıyla kaplı Bâb-ı Âli’de iki yetim birbirini nasıl severse öyle sevdim işte. Ben, bana kelime üstü sözlerle öğretilen ne varsa çocukluğumda, onları vermeye çalıştım sana da. O kelime üstü seslerle terk ettim neyi ardıma bıraktıysam. Varaka’nın Mekke gecelerinden Üsküdar sahillerine ışıyan bakışlarındaki nurla uyandım Hüdâî Dergâh’ına.

Biliyor musun? Bana da her yerden, parlak zarflar içinde hediye ve davetiyeler geldi. İçinden vaadler çıktı, yükselme umutları çıktı. İçlerinde O olmayınca boşluğa savurdum hepsini. Bu yüzden “deli ve yoksun” gördüler beni hep! Aklımı kullanmaktan yoksun. Çünkü “gönül tok olmazsa nefs her şeyi almaya muhtaç olur demişti dedem. Çünkü biliyordum ki, “HAYY” zikri olmazsa kalbimde “hayatım” hep başka hayatlara muhtaç olacaktı!

Oysa, Varaka bizi beklemekte Hüdâî Tekkesi’nde… Bütün sır O’nda…

Çünkü onunla yolculukta ileriye bakmazsın. Bütün yolculuğun hep en derinleredir! Çünkü onunla yolculuk seni yokluğa götürür. Kendi yokluğundan yeni varlıklar bulursun. Bütün bildiklerini unuta unuta vardığın o kapıda, bizi beklemektedir şehrin yakaza aynalarında Nevfel bin Varaka…

Ve inmek üzeredir dağdan yedi uyuyan…

Önce Kudüs, sonra Şam…

Sonra kutlu bir orduyla şükr için yeniden

Hep birlikte gireceğiz

Mekke’ye…

Saliha MALHUN

Yazar Hakkında

Saliha MALHUN

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile