Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

surlarTarih kitaplarına göre Bursa surlarının yapılışı tâ İ.Ö. I. yüzyıla dayanıyor. Taşların hafızası ise daha ötelerden fısıldıyor; “Mevsimi oku!” diyor.

Başımı kaldırıp gökyüzüne bakıyorum. Sonsuz ve bulutsuz bir mavilik… Oysa biraz beyaz bulut olsaydı göklerin derinliklerine gömülmüş eski hatıralardan bir yağmuru yağabilirdi belki de. Yoksa hangi heveskâr bu sokaklardaki hayaletlerin peşine bu denli düşer?

Sur diplerinde bitmiş otlara bakıyorum. Daha birkaç sene evvel Recep Altepe bu surları yaptırırken basın toplantısında izliyordum. Not alıyormuş gibi yapıyordum, oysa hiç bir şey yazdığım yoktu. Ellerine bakıyordum. Surları gösteriyordu. Elini taşların üzerine koyup anlatıyordu.

Münzevilerin kendilerine yönelik yoğun gözlemleri demek ki etraflarında görüp seyrettikleri insanlar için de geçerliydi. İnsanlar farkına varmasa da taşı okşayan, durmuş zaman göletinden konuşan kendi moleküllerindeki kök bilgisiydi. 

Malazgirt’ten yürüyen fetih ordusunun tohumunu saçtığı mümbit toprak işte tam burasıdır. Prusialılar, Romalılar ve Bizanslılardan sonra bu uçurum bir gül medeniyetine dönüşmüş. Bursa’nın surları gönlün surları gibi dipsiz uçurumdur. Belki de bu sebepten olacak savunmak kolay olmuş şehri.

Bursa kelâmın haysiyetini ilk defa Osman Gâzi’nin buyruğuyla tanımış. Osmanlıların eline geçtiği zaman toprağın kimyasına karışan şüheda kanı bir anda yeşilin tonunu değiştirmiş. Bizans surları esasında bir zayıflığın ibâresidir. Yaşamak için gerekli medeniyet bilgi ve kurgusundan uzak, savaşmaktan ziyade bir temsili üstlenmiş upuzun bir perde gibi gerinmiş şehrin üstüne.

Ben en çok Çakırhamam ile Tophane arasındaki bu biri yuvarlak, diğeri dört köşeli burçları seviyorum. Çünkü bu burçlardan bakıldığında şehrin her an üzerinde garip bir sis hâlinde dalgalanan dimağını hissetmek pekâlâ mümkündür. Oysa Bizans bir medeniyet kurgulayıp "inşa” edebilecek murakabeden uzaktır. Bu yüzdendir ki hemen karşısında duran Ulucami, hanları, çarşılarıyla büyük külliyeleri yontan nakkaşları görünce Kirmastili kızlar taşlardaki ellerini gizlemişler.

Zaten bugün dahî batı insanının moleküllerine yerleşmiş bu "yenik düşme" hissi onları insana hizmet duygularından mahrum bırakmış. Bizans, yonttuğu heykellerden başını kaldırıp zamana ve mekâna bir kez bakmış olsaydı, insana mahsus acziyetle birlikte “kulluğu” fark edebilecekti. Belki de bu sebepten olacak onca münzevi insanın kendi varlığını sürdürme içgüdüsünden başka bir amaçla yaşamayan bu şehirden uzak durmuştu.

Ben şimdilik Tophane, Garnizon Komutanlığı, Endüstri Meslek Lisesi’ne uzanan caddeden Kaplıca Kapısı’na inmek istemiyorum. Saltanat Kapı önündeyim hâlâ. Kitaplarda ismi Hisar Kapı olarak da geçiyor. Eski tahrirat defterlerinde ise ismi "Balıkpazarı" ya da "Darbhane Kapısı".

Ne Yıldız Kahve’nin önündeki Kaplıca Kapısı, ne Zindan Kapı - diğer adıyla Bab-ı Sicn-, ne Pınarbaşı Kabristanlığı önündeki Fetih Kapısı ne de Üftade Câmii ve Türbesi’nin bulunduğu mahaldeki Bab-ı Zemîn (Yer Kapı), hiçbirisi Saltanat Kapı kadar bir dile sahip değil.

Çünkü Bizans’ın hasta bedenini ve muhayyilesini bir sarmaşık gibi sarmış bu surlar asıl ruhaniyetini Osmanlı elinde bulmuştur. Bu kapı sadece şehre açılmıyor. Bu kapı aynı zamanda göklere açılıyor. Bu kapı bir takım kozmolojik merak düşüncesinin tatmin edildiği bir kapı değil "hikmeti" merkezde tutan bir fecrin takipçileri.

Sokağın başında oturan Köpüren Dede, yani "Derviş Mehmed bin Hamdi Şehr Baba " isli bir lambaya koşan pervaneler gibi daha şehrin kapısında ruhumu yakalıyor. Çelebî’nin “ruhaniyetli şehir” demesindeki kasıtta tam budur!

Ruhaniyetli bir şehri yazmak zor bir şeydir. Çünkü bir sükût cennetini ifade edecek kelimeler varla yok arası bir belirsizlikte âşığın kalbine bir doğup, bir kaybolurlar.

Sokakta ilerliyorum. Sanki ben her şeyim. Sanki ben kendimden başka bir şeyim. Sanki ben bir zemberekte boyuna dönmekteyim... dönmekteyim… Zaman yok… Mekân bir rüyâ… Anladım… Yine Tanpınar’ın ülkesindeyim. Yolu mutlakın kendisi olmuş zamanın yorgun gezgini bir ışıyıp bir kayboluyor.

İnsanın organizması nasıl bu kadar duyarlı maddi ve uhrevi her şeye? Bir yanda öteler ötesinden yürüyen insanlar, diğer yanda hayatın hertürlü tragedyasına göre programlanmış çağdaş metrapol kişileri.

Cizyeder-zâde karşılıyor az ilerde solda. Hayır, başka bir gün ziyaret etmek istiyorum Haraççıoğlu Medresesi’ni. Zîra kızgınım, tarihte her akşam mesnevi şerh edilen bu medreseye ait kitaplar İnebey Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesi'ne verilmiş. Kimbilir hangi mahzende çürüyecekler.

Ayaklarımın beni mıknatıs gibi çektiği nokta Üftâde Türbesi.

Şehirde yürümek sadece bir ayağını kaldırıp, diğer ayağını basmak değildir.
Şehirde yürümek sözü taşımaktır.
Akıl ve gönlü taşıyan bedenlerin şehre kök salmış imbiğinden de süzülmektir aynı zamanda.
Şehirde yürümek arınmaktır.
Şehrin kalbinde evliya, ana arterlerinde dolaşan iblis soyu…
Şehrin bir başı Mekke, tepeleri Medîne.
Şehrin bir başında Ensâr, caddelerinde Ferîsiler…

Bense hazîre kapısı önündeyim.
Selâm veriyorum gül kokulu kabirlere.
Ben kendimden başka her şeyim.
Bir siste yürüyen kadim bir cümleyim.
Sağımda Üftâde Camii, solumda Garip Kutup İbrahim Efendi Hazretleri.
Asıl Saltanat Kapı’sının önündeyim.
Sırmalı, ipekli, yeşil bir mağfiret kapısı.

Üftâde Kapısı’nda
Dem’deyim
Eşikteyim…

Saliha MALHUN

Yazar Hakkında

Saliha MALHUN

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile