Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

anlamaDüşündük mü hiç?

Neyi, niçin, nasıl, ne kadar anlayabiliyoruz?

Günde kim bilir kaç kere iletişim kazası yaşıyoruz?

Kaç kere kim bilir bilmeden biri(leri)nin kalbini kırıyoruz?

Kim bilir günde kaç kere haklı iken haksız duruma düşüyoruz?

Kim bilir günde kaç kere bize bıyık altından birileri gülüyor?

Aynı konu ile ilgili olarak benzer soruları çoğaltmak mümkün.

Soruların cevabını, hepimiz, samimi olarak cevaplasak ve düşünsek durumumuzun hiç de iyi olmadığını görürüz.

İşi biraz sıkı tutarsak soruların cevabının altında ezileceğimiz(!) kaçınılmaz.

Bunun sebebi de, elbette, anlamada ve anlatmadaki problemlerimiz.

Bugünlük anlamadaki problemlerimizi tespit etmeye çalışalım şöyle bir. (Anlatmadaki problemlere de bir başka yazıda değinelim):

Anlamak; Bir şeyin ne demek olduğunu, neye işaret ettiğini kavramak’, ‘Yeni bilgileri eskileriyle bir araya getirerek sonuç niteliğinde başka bir bilgi edinmek’, ‘Sorup öğrenmek’, ‘Birinin duygularını, istek ve düşüncelerini sezebilmek’ … demek özetle ...

İyi ve tam anlamak için çok okumak ve iyi bir gözlemci olmak gerekiyor.

Konuyu kendimiz anlamadıkça onu bir başkasına anlatamayız.

Anlamadığımızı açıklayamayız.

Anlama’ İlgi ve ihtiyaca, yeteneğe, imkân ve fırsatlara, değerlendirmelere göre şekilleniyor.

İlgi alanımıza girmeyen, ihtiyacımız olmayan şeyleri anlamaya çalışırsak zorlanacağız.

Yeteneğimize uygun olmayan konuları anlamaya çalışırsak zorlanacağız.

İmkân ve fırsatları değerlendirmeden, gerekli ortamı oluşturmadan anlamaya çalışırsak zorlanacağız.

Konu, yer, zaman değerlendirmelerini yapmadan anlamaya çalışırsak zorlanacağız…

Bunları yapmazsak istediğimiz gibi anlayacağız elbette.

İstediğimiz gibi anlayacağız ve de gönlümüzden geçirdiğimiz şeklide anlaşılmasını isteyeceğiz.

Böyle anlama ve anlaşılma istediği de iletişim kazasına/kazalarına ortam hazırlayacaktır.

Anlamak istiyorsak anlama kurallarına riayet etmemiz gerekiyor.

Anlaşılmak istiyorsak doğru anlamak zorundayız.

Hem anlamak hem anlaşılmak istiyorsak, ki insan olmanın temel şartı bence bu, öncelikle tam ve doğru anlamayı iyi bilmeliyiz.

Anlamak, beğenmenin başlangıcıdır.

Anlamak, tasdik etmenin başlangıcıdır.

Anlayamadıklarımız, bizim değildir.

Her anlama, özeldir.

Sadece açıklanabilir şeyleri anlayan, pek az şeyi anlar. Satır aralarını da okumalıyız.

Suçlamadan önce anlamaya çalışsak problemi yarı yarıya çözeriz.

Söylenenin ne olduğundan çok anladığımızın ne olduğu çok çok önemli hepimiz için.

‘Şunu dedi.’, ‘Bunu demek istedi?’, ‘Şunu şöyle diyerek beni ezdi/ezmeye çalıştı.’, ‘Beni adam yerine koymadı’, ‘Kendini ne sanıyor’, ‘Ben onun cemaze’ül evvelini(geçmişinde ne olduğunu/bu hâle nasıl geldiğini) bilirim.’ , ‘Adam mı oldu şimdi!’, ‘Bana bunları deme hakkını kendinde nasıl buluyor/bulabiliyor?’ vb. deyivermek pek kolayımıza geliyor.

‘İyi demiştir, iyiliğimize demiştir’ demek/ diyebilmek çok mu zor geliyor bize?

Hak istediğimiz kadar hak verebilmek çok mu zor geliyor bize?

Başkasını birazcık olsun hoş görmek, onu anlamaya çalışmak gururumuzu mu incitiyor?

Karizmamız mı çiziliyor sanki karşımızdakine birazcık hak verirsek?

Anlayışımıza, idrakimize halel mı geliyor karşıdakini anlamaya çalışınca sanki?

İstersek, sözleri imalı anlamadan, iğneli konuşmaktan pek alâ vazgeçebiliriz.

Kendisini anlatmak isteyen insan, başkalarının kendisini kendi isteği gibi anlamalarını amaçlar. Kendi istediğimiz gibi anlaşılmanın yolu da sade, duru, samimi anlatımdan geçer.

Az kelime ile çok şeyi anlatmamız mümkün.. Yeter ki samimi olalım.

Hayatın her alanında olduğu gibi burada da esas olan samimiyet…

Kendimizi olduğumuzdan farklı göstermenin hiç anlamı ve gereği yok. Biz olalım yeter. Karşımızdaki bizi biz olduğumuzda daha iyi anlıyor zira.

Eğer karşınızdaki söylediklerinizi anlamıyorsa bunun sebebi, bizim iyi anlatamamanız olamaz mı? Bu soruyu kendimize sık sorduğumuzda, aldığımız cevaba göre davrandığımızda anlaşılmama gibi bir durum olmayacaktır inancındayım.

İlgi ihtiyaç, yetenek, imkân - fırsat ve değerlendirmelerle ilgili anlamayı en iyi özetlediğine inandığım Mesnevi’den bir kıssa şöyle:

Hintliler bir fili halka göstermek için getirip karanlık bir ahıra kapatırlar. Hayvanı görmek için o karanlık yere bir hayli adam toplanır. File ellerini sürmeye başlarlar.

Birisi eline hortumunu geçirir. ‘Fil bir oluğa benziyor.’ der.

Başka biri filin kulağını yakalayıp ‘Fil, yelpaze gibi bir hayvan.’ der.

Filin ayağını yakalayan ise ‘Fil bir direğe benziyor.’ der.

Bir başkası da sırtına dokunup ‘Fil, taht gibi.’ der.

Herkes filin neresine dokunduysa ona göre anlatır.

Özcan TÜRKMEN

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Yazar Hakkında

Özcan TÜRKMEN

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile