Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

abdullahsatogluAslında siz meçhul biri değilsiniz, fakat bu sohbet münasebetiyle, özgeçmişinizi, bir kere de kendi ifadenizle anlatmanızı rica edeceğim:



15 Mayıs 1934’te Kayseri’de doğdum. İlk ve orta öğrenimimi Kayseri’de yaptıktan sonra, İstanbul Gazetecilik Yüksek Okulu’ndan mezun oldum.

1951 yılında, Alfabe müellifi merhum Ahmet Hilmi Güçlü Hoca’nın tavassutu ile, muhabir ve musahhih olarak girdiğim “Hâkimiyet” gazetesinde gazeteciliğe başladım. 1954’te, Polatlı Topçu Okulu’nu, sonra da Sarıkamış’ta Yedek Subay olarak vatanî görevimi tamamladım

1956’da, merhum Şaban Sarıyıldız’dan imtiyazını devraldığım günlük siyasî “Hakimiyet” gazetesinin yayınını, 15 yıl süre ile aralıksız ve tam bir tarafsızlıkla yürüttüm.

tamillaaliyevaSizdeki edebiyat ve kültür merakı nasıl başladı? Nasıl bir kültür ortamında yetiştiniz? Türk Dili ve Edebiyatı alanını seçmenizin ana sebebi nedir?

Güzel bir soru. Sayın Ahmet Hocam, her şeyi dobro-dobro anlatayım mı? Bu daha doğal olmaz mı? Aslen Karabağlıyım:

Aziziyim, Karabağ

Şeki, Şirvan Karabağ.

Dünya cennete dönse,

Yâddan çıkmaz, Karabağ.

Ana tarafım Dağlık Karabağ’ın gözdesi, payitahtı Şuşa kentindedir, soyu Karabağ vezirinin gidip çıkıyor. Annemin dayıları ünlü yazar, şair, sanatçı olmuşlar.

canozgur2Kıpçaklar, diğer adıyla Kumanlar, Ötüken'den başladıkları göç yolculukları ile Karadeniz'in kuzeyine ulaşmış, Kıpçakların (Desti Kıpçak) Doğu Avrupa hakimiyetleri 1256 yılına kadar devam etmiştir.

Kıpçaklar, tarihte Kuman-Kıpçak ortak adı ile anılan toplum, iki önemli Türk Boyu olan Kumanlar ve Kıpçakların bir araya gelerek güç birliği yapmasıyla ortaya çıkmış, 1000 yıllık bir tarih süreci içerisinde Ötüken’den Avrupa’ya göç ederek Kültürleri ve Medeniyeti ile Türk Tarihinde önemli bir yer edinmiştir.

Kuman-Kıpçak toplumu olarak andığımız bu Türk Boy birliği, Arap toplumları tarafından Kumanlar, diğer Türk boyları tarafından "Kıpçaklar", Avrupa ve diğer dünya toplumları tarafından “Kunlar” olarak tanınmaktadır. Bu unvan farklılıklarının sebepleri çok açıktır. Hun kökenli olan ve Hun tarihinde ismi geçmeye başlayan bu toplum kendisini HUN olarak ifade etmekteydi. Batıya göç hareketine katılan tüm Türk toplumlarında olduğu gibi Batı göçüne katılıp İç Asya’dan uzaklaşan toplumların unvanlarında telaffuz değişiklikleri gerçekleşir.

 mehmetalikalkan2MEHMET ALİ KALKAN ÖZGEÇMİŞ

 1958 yılında Eskişehir’de doğdu. Gazi İlk Okulu,Tunalı Orta Okulu ve Motor Sanat Enstitüsünü bitirdi.Üniversiteyi Adana’da okudu. 1980 yılında Adana Mühendislik Bilimleri Fakültesinden İnşaat Mühendisi olarak mezun oldu. Halen Eskişehir’de mesleki faaliyetlerine devam etmektedir.

 Geceye Göz Ekledim ve Gök Aradık Tuğlara şiir kitapları yayımlanmıştır.

Türk romancı Emine Işınsu,  sevgili şairimiz için ; ‘’ “Mehmet Ali Kalkan, bugün sayıları bir elin parmakları kadar kalmış gerçek şairlerimizden biridir. O Yesi’de, Rey’de, Viyana ve Yemen’de ve illâ Anadolu’da yaşar, yaşadıklarını bize seslendirir.” diyerek onun değerini ortaya koyuyor. Ardından Yavuz Bülent Bakiler; ‘’ Bu güne kadar, bir takım şiirleri, farklı zamanlarda kırk defa okuduğum çok olmuştur. Ama bir şiir kitabının bütün şiirlerini (hem de eksilmeyen, aksine çoğalan bir zevkle), arka arkaya üç defa okuduğumu bilmelisiniz.Onun şiirlerinde tespit ettiğimiz ikinci çok önemli husus: bizim kültür köklerimize çok bağlı ve sevdalı olmasıdır. Yani, bizim dini inancımız, dünya ve ahiret anlayışımız, tarih şuurumuz, insan sevgimiz, vatanımıza,milletimize yürekten bağlılığımız. Kalkan’ın şiirlerinde çok zarif mısralarla yüreğimizi ısıtıyor.” sözleriyle Mehmet Ali Kalkan’ın şiirini kanatlandırıyor.

    Prof. Dr. Tamilla Abbashanlı Aliyeva ise şairimizin kitabını tahlil ediyor: ‘’Mehmet Ali Kalkan’ın Gök Aradık Tuğlara adlı şiir kitabındaki konular çok olsa da en önemli konu kahramanlığın çiçek açtığı tarihimiz ve soy kökümüzdür. Bir de eserin dil ve üslubu dikkatimizi çekti. Yani eserin poetikası.

KİRMİZİRUJ

Rukiye Özdemir öyküleri ‘’Kırmızı Ruj’’ adıyla kitap hâlinde yayımlanarak okuyucusunun beğenisine sunuyor. Yazar, öyküleriyle ilgili olarak kitabın girişinde belirttiği ; ‘’ …kremalı bisküvi tadında… ‘’sözüyle üslûbu hakkında da ipucu vermektedir.

Onun öykülerini okuyanlar bu tanımın ne kadar yerine olduğunu göreceklerdir. Şaşırtıcı, düşündürücü ve çarpıcı bir ifadeye sahip olan bu öyküler, okuyucuyu daha fazla hayal kurmaya ve daha fazla düşünmeye kapılar aralamaktadır. Yazarın; ‘’ Boş Beşik’’ adlı öyküsü sadece;  ‘’ Hastane odasında gözümü açtığımda “hoşça kal” diyebildim.’’ Cümlesinden ibarettir. Burada her söz ve tamlamayı sorguya çekmek görevi okuyucuya bırakılmakta, düşünmenin özgür ve sınırsız vadisini güzelleştirmek kendisine ödül olarak verilmektedir. Yazar ise bu güzelliğe vesile olmanın mutluluğunu tatmaktadır.

 Yazar, Kırmızı Ruj’un ön sözünde ; ‘’ Sevgili okur arkadaşlarım, kardeşlerim, büyüklerim, küçüklerim, dostlarım, akrabalarım, hâlâlarım, teyzelerim, amcalarım, dayılarım, kuzenlerim… Çayın yanına çıtır çerezlik, atıştırmalık öyküler yazdım sizin için.Yazmak hayata bırakılan en güzel izlerden biridir. Hayata iz bırakmanız dileğiyle… ‘’ diyerek yazma amacını açıklamaktadır.

Prof.Dr. Abdülkadir İlgen ile "Türk Müslümanlığı" Üzerine Söyleşi

Türk müslümanlığı, çok tartışılan, daha da çok tartışılacak olan konu. Ama, ilgili fikir çevrelerindeki yaygın kanaat eğer bir Türk medeniyeti oluşturulacaksa bunun zeminin Türk müslümanlığı üzerinde oluşacağı üzerine. Geleceğimizde bu kadar önemle yer alacak konuyu hocamız sayın Prof.Dr. Abdülkadir İlgen ile etraflıca konuştuk. Söyleşinin çok ilginizi çekeceğini düşünüyoruz.
"Eski" ya da "İslâmlıktan önceki Türk Dini" ifâdesi doğru mudur? Türkler, Müslüman olmadan önce, yekpâre aynı inanca mı sâhip idiler? Türklerin İslam öncesi inanç sistemi için bir değerlendirme yapar mısınız? Nasıl bir varlık anlayışı var, nasıl bir Tanrı inancı vardı?
İslâmlık öncesi Türklerin dini ifadesinin kullanılmasında bence hiçbir sakınca yok. Bu nihayetinde bir durum tespiti, tanımlama. Hepsi bu. Fakat hemen belirtmek lazım ki, Türk dilli topluluklar yekpare olmadıkları gibi dinleri de yekpare değildi. Gökalp, her batın müstakil bir vicdana malikti der. Her aşiretin müstakil bir rengi, hususi bir şahsiyeti vardı. Dolayısıyla inançları da farklıydı. Hatta Kitabelerden anlaşıldığına göre Gök Tengri inancı da “Rabbülâlemin” olan bir Tanrıyı değil, hususî bir Tanrıyı, Türk Tanrısını ifade ediyordu. Yabgu, İl ve İlhanlık gibi her biri ayrı bir sosyal ve ekonomik yapının tezahürü olan siyasî yapıların her birinde dinî ritüeller pek tabii ki farklı, inanç farklıydı.

saitbaserSakarya Üniversitesi Felsefe Blm. em. öğretim üyesi Sait Başer ile bir araya geldik. Türk kültür ve inanç tarihi üzerine çalışmalarıyla tanınan yazarımızla dilden tarihe, hukuktan sosyolojiye güncelleme konusu üzerine enine boyuna sohbet ettik.

“Edebiyat ve Kültür Açısından Güncellik Arayışları” başlığı ile Divan Edebiyatı Vakfı’nda sunumlarınız başlıyor. Sizce güncellik nedir?

Türkçe’de güncellik kelimesinin kullanışı çok yeni. Yirmi, otuz senelik bir kelimedir. Neden üretti bunu Türk Dil Kurumu? Özellikle medya faaliyetlerinin “aktüalite” adıyla günlük kullanımda sıklıkla geçmeye başlaması üzerine “Aktüalite kelimesinin yerine ne kullanalım?” arayışı başladı. Bu arayış sonucunda “güncellik” kelimesi ve “güncellemek” fiili üretildi. Aktüel kelimesinin köküne bakarsak, Latince kökenli olduğunu görüyoruz. Oradan Fransızca’ya ve diğer batı dillerine geçmiş. İncil’de de geçen “akt” kelimesi, Tanrı’nın işleri anlamına geliyor. Sürekli yaratma halini anlatıyor. Yani kutsallıkla ilintili bir kök bu.

Aksiyon kelimesinin de kökeni sanırım…

Evet, aksiyon da aynı kökten geliyor. Semantik düzlemde bir kavram ailesi var. “Bunun karşılığı Türkçe’de ne olabilir?” diye aranmış ve güncellik kelimesi bulunmuş. Doğru mu, yanlış mı tatbik edildi? O ayrı bir tartışma konusu, ancak belli bir kesim aktüel kelimesini kullanmaya devam etti ama şimdi o direnç dağıldı, hepimiz kullanıyoruz.

Prof.Dr. Rahmi Karakuş ile Felsefe ve Türk Felsefesi Üzerine Söyleşi

Değerli Hocamız Prof.Dr. Rahmi Karakuş ile “Felsefe, dünya görüşü, ideoloji, Türk düşüncesi, bir Türk felsefesi ortaya konulabilir mi, imkânlar, prensipler, değerler…” üzerine konuştuk. Hocamız geleceğe yol ve ışık tutacak çok önemli değerlendirmeler yaptı. Her Türk milliyetçisinin bu değerlendirmeleri okuması gerekir diye düşünüyoruz.

İşte söyleşimiz:

1. Değerli hocam, “Felsefe” nedir? Genel anlamıyla bize felsefenin bir tanımını yapar mısınız?

En zor soruyu en başta soruyorsunuz. Üstelik bu sorunun cevabı diğer sorularınızın cevabını da belirleyecek. Sorunuzun klasik bir deyişle ‘efradını cami ağyarını mani’ bir tarifi yok, ya da bu güne değin bu suale verilmiş karşılıklar bu vasfı taşımıyorlar. Felsefe adlandırmasının yapıldığı tarihten bu yana bu sorunun karşılığı olabilecek çok sayıda açıklama bulabiliriz. Hatta bu konuda -meraklılarına H.R.Atademir’in, konu ile ilgili Türkçedeki ilk kitap teşebbüsünü tavsiye ederim- yapılmış çalışmalarda da bu hususu görmek mümkündür. Fakat el kitaplarında ya da giriş niteliğindeki eserlerde felsefe nedir sorusuna karşılık gelecek açıklamalar da yok değildir. Bu açıklamaları tarif/tanım şeklinde anlamamak gerekir. Bunlar betim/tasvir hükmündedir. Bize felsefe hakkında felsefe ile felsefeye benzer olan etkinlikleri ayırt etme imkanı verirler. Bunları felsefenin tarifi şeklinde anlamamak kaydı ile ve farklı tasvirleri bir arada dikkate alarak felsefe hakkında bir tasavvur oluşturmak daha isabetli olacaktır. Felsefe adına yapılmış tek bir tasviri tarif hükmünde ele alanlar bir takım düşünce etkinliklerini bir çırpıda felsefe dışına attıklarını unutmamalıdırlar. Bazen bu tarzda bir kabulle felsefe ile uğraşan bir kısım insanları felsefeci kabul etmemiş oluruz ve felsefe tarihini de sınırlandırırız.