Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

abdullahsatogluAslında siz meçhul biri değilsiniz, fakat bu sohbet münasebetiyle, özgeçmişinizi, bir kere de kendi ifadenizle anlatmanızı rica edeceğim:



15 Mayıs 1934’te Kayseri’de doğdum. İlk ve orta öğrenimimi Kayseri’de yaptıktan sonra, İstanbul Gazetecilik Yüksek Okulu’ndan mezun oldum.

1951 yılında, Alfabe müellifi merhum Ahmet Hilmi Güçlü Hoca’nın tavassutu ile, muhabir ve musahhih olarak girdiğim “Hâkimiyet” gazetesinde gazeteciliğe başladım. 1954’te, Polatlı Topçu Okulu’nu, sonra da Sarıkamış’ta Yedek Subay olarak vatanî görevimi tamamladım

1956’da, merhum Şaban Sarıyıldız’dan imtiyazını devraldığım günlük siyasî “Hakimiyet” gazetesinin yayınını, 15 yıl süre ile aralıksız ve tam bir tarafsızlıkla yürüttüm.



Üstad Necip Fazıl’ın: “Yoğurttan bir iktidara, mukavvadan bir hançer saplandı” diye tarif ettiği 27 Mayıs 1960 ihtilâlinde, Kayseri’de çıkan dört günlük gazeteden üçünün sahibi nezarete alınmış ve gazeteleri kapanmış olduğu halde, yalnız “Hakimiyet” gazetesi tarafsız yayınını sürdürmüştür.

Haziran 1958’den itibaren aylık sanat ve edebiyat dergisi “Filiz”i çıkarmağa başladım.

Yine o arada, Son Posta, Milliyet, Tercüman ve günlük olarak çıkan “Büyük Doğu” gazeteleriyle, Anadolu Ajansı’nın Kayseri muhabirliğini yaptığım gibi, Orkun, Türk Sanatı, Erciyes, Filiz, Boğaziçi, Çağrı, Bahçe, Türk Edebiyatı, Millî Kültür ve Türk Dili gibi seçkin dergilerde şiir ve yazılarım yer aldı.

Bazı şiirlerimde “İsmetî” ve “Âşık İsmet” mahlâsını, özellikle Hakimiyet’te çıkan çeşitli röportaj ve inceleme yazılarımda da zaman zaman “Bülent Müşker” ve “İsmet Turan” müstear ismini kullandım. Hâkimiyet gazetesindeki “İ.A.S.” ve “İs–lah” rumuzunu taşıyan fıkralar da bana aittir.

1970 yılında Ankara’ya naklederek, Karanfil sokakta “AS Matbaası”nı kurdum. Aynı zamanda Hür Anadolu ve Başkent gazetelerinde Sanat-Edebiyat sayfaları düzenledim. Daha sonra matbaamızı tasfiye ederek, kendimi emekliye ayırdım ve başta “Kayseri Ansiklopedisi” olmak üzere araştırma kitaplarım üzerindeki çalışmalarıma ağırlık verdim.

Şiirlerimi: (Bir Demet Lâle), (Lâle Üstüne), (Lâle Bahçelerinde) ve (Gönlümde açan Lâleler) isimli kitaplarda topladım.
Ayıraca: (Türk Şiirinde Lâle), (Âşık Hasan), (Kayseri Erciyes ve Çevresi), (Kayseri Pastırmacılığı), (Kayseri Şairleri-Başlangıçtan Bugüne Kadar), (Mevlâna’nın Hocası-Seyyid Burhaneddin), (Kayseri’nin Efsane Adamı – Osman Kavuncu), (Halk Şairi – Molulu Revaî), (Satoğlu Mehmet Ali Efendi Hoca), (Mimar Sinan Şiirleri Antolojisi), (Kayserililerin Ticaretteki Başarı Sırları) ile Kültür Bakanlığı’nca Yayınlanan (KAYSERİ ANSİKLOPEDİSİ), Erdoğan Ünver ve Hüseyin Yurdabak’la hazırladığımız (Bahçe Şairleri ), Feyzi Halıcı ve Hüseyin Yurdabakla hazırladığımız (Gönül Sobetleri Güldestesi) isimli eserlerim bulunmaktadır.

Kayserili şair ve yazarların en kıdemlilerinden birisiniz. Sizin hayatınızı, sanatınızı, eserlerinizi oluş ve meydana geliş sırasına göre konuşalım. Şair olunmaz, şair doğulur, diye bir söz vardır. Şair ve edebiyatçı-sanatçı olmanızda irsiyetin, kalıtımın bir rolu olduğunu düşünüyor musunuz?

Benim babam, Kayseri Ulemâsı arasında ismi geçen Satoğlu Mehmet Ali Efendi Hoca’dır. Küçüklüğüm, hep babamın, sözü sohbeti dinî konulara ve edebiyata taallûk eden dostlarının sık sık bir araya geldiği, Düvenönü’ndeki evimizde geçti. Babamın, evdeki sofanın iki duvarını kaplayan ve hepsi de meşin ciltli ve altun yaldızlı kitapları için: “Onların her yaprağı birer altundur” dediğini hatırlıyorum. O sebeple de, 92 yaşında ve 1968’in Kadir Gecesi’nde vefatından bir ay önce, Sahabiye mahallesindeki apartmanın bir dairesini, Noter aracılığı ile Hacıkılınç Camii Derneğine bağışladığı halde, teklif etmemize rağmen, kitaplarını İslâm Enstitüsü Kütüphanesi’ne vermemişti.

Ortaokul sıralarında iken, evimizde ayrı bir çalışma odası ve elektrik olmadığı için, o zaman Halkevi Kütüphanesi’ne gider, orada ders çalışırdık. Kütüphaneye yurdun her tarafından kitap ve dergiler gelir, biz onları sıcağı sıcağına okuma imkânını bulurduk.

1949’un yaz aylarından birgün,Kayseri’nin Hisarcık kasabasında gezerken, bir gazete parça gözüme ilişti. Günlerdir gazete yüzü görmediğim için olacak ki, hemen yerden alarak her satırını okumaya koyuldum. Bu arada:

“Değirmenci dostum boşa bekleme
Dallar kıpırdamaz yel yorgun yorgun.
Bir derdin var biliyorum saklama
Söyle mâceranı gel yorgun yorgun.”

mısralarını ve altında, sonradan Kayserili olduğunu öğrendiğim Mustafa Necati Karaer imzasını okuyorum. Gazete parçasının alt köşesinde ise: ŞADIRVAN 15 Nisan 1949 yazılı idi…Şehire iner inmez ilk işim, kitapçılardan Şadırvan dergisinin o güne kadar çıkmış bütün sayılarını temin etmek olmuştu.
Benim şiir ve sanata karşı metodlu bir şekilde merak sarmama, o zaman (1948’de) Bakkal Yirmidokuzun Mehmet Ağa’nın dükkânına paket yapılmak üzere getirilmiş, eski gazete ve dergi yığınlarının arasından seçip aldığım, Nihat Sami Banarlı’nın “Edebî Bilgiler” isimli kitabıyle, halen kitaplığımın nâdide eserlerinden biri olarak sakladığım ve 35 sayı çıkan Şadırvan dergisi imkân vermişti.

İlk şiirim 1949 yılında, henüz 15 yaşında iken Kayseri Halkevi dergisi Erciyes’te yayınlandı.
1950’li yılların “yaygın ütopyası içinde filizlenen mefkûre ve milliyetçilik” duygularıyle kaleme aldığım şiirler, büyük ilgi görüyordu. Hele:

Kalblerimiz viran bizim
Hedefimiz Turan bizim.
Budur ülküm budur sözüm
Turancıyız, Turancıyız!

tarzındaki şiirim, o zaman Türkçülük ülküsünün önderi durumunda olan Nihal Atsız’ın, İstanbul’da çıkardığı “Orkun” dergisinin 12 Ekim 1951 tarihli sayısında yayınlanınca, dünyalar benim olmuştu…

Sorunuzun son şıkkına cevap olarak hemen belirtmeliyim ki; insan şair olarak doğsa da, gerçek şair olabilmek için, aile ve çevrenin etkisi yanında, geniş bir kültüre sahip olması da, olmazsa olmazdır.

Siz, gazetecilik ve matbaacılıkla edebiyatı birlikte yürütenlerdensiniz. Sanırım “Hâkimiyet” gazetesi buna bir örnek…

Şairlik ve yazarlık gibi, aslında gazetecilik de, engin bir kültürle mücehhez olmayı gerektirir. Biz Hâkimiyet gazetesini çıkardığımız sürece, fikir ve kültüre büyük önem vermiş, o itibarla da her hafta düzenlediğimiz Sanat-Edebiyat sayfasıyle, ilimizde bir derginin boşluğunu giderme gayreti içinde olmuşuzdur. Sanat-Edebiyat sayfamız, gerek şehrimizde gerekse ülke çapında ilgi görmüş, İstanbul ve Ankara’da çıkan dergi ve gazetelerin edebî sütunlarında kendisinden bahsettirmiştir. Hattâ, Peyami Safa,Kadircan Kaflı ve Ahmet Kabaklı gibi üstadlar bile, bizim için sitayişkâr makaleler kaleme almıştır.

Bir zamanlar Kayseri’de “Filiz” diye bir edebiyat dergisi de çıkarmıştınız.

Evet, Kökü millî duygu ve geleneklere dayanan sanat çalışmalarına susamış Kayseri’de, fikir ve sanat hareketlerine karşı müşterek bir hasret duygusunun verdiği azim ve ümitle, Haziran 1958’den itibaren
–tam yarım asır önce- aylık sanat ve edebiyat dergisi “Filiz”i çıkardık.

“Ahlâk, din ve sanat anlayışı, tarih görüşü, millet ve yurt sevgisi, çalışma disiplini, vazife ve mes’uliyet duygusu gibi, toplum hayatının ana konuları üzerinde durmak, düşünmek, çareler aramak ve bu yoldaki çalışmalara bir yön vermek” amacıyle dergimizde, ünlü isimlerin yanında, genç kıymet ve istidatları teşvik etmeyi, eserlerini yayınlama fırsatı vererek, onları sanat âlemine tanıtmayı görev bildik.

Ahmet Kaplan kardeşimizin ifadesiyle: “Bereketli bir topraktı Filiz…O toprakta kanat çırpmağa başlayan şiirin tarla kuşları, noksanlarına aldırmadan, fütursuz kanatlanıp, kendi geleceklerine doğru uçuşurlardı…”
Filiz dergisi, iki dönem halinde ve 33 sayı Kayseri’de, 26 sayı da Ankara’da olmak üzere 59 sayı çıkmış ve Mayıs 1972’de kapanmıştır.

O yıllarda sizinle birlikte hareket eden, sizinle iş birliği yapan, çevrenizi oluşturan kimler vardı ve onların bellibaşlılarının karakteristik yönleri nelerdi?

Kayseri’de, gerek Hâkimiyet gazetesini, gerekse Filiz dergisini çıkardığımız dönemlerde, çok değerli şahsiyetlerle, yakından tanışma ve yerine göre birlikte çalışma mutluluğuna eriştiğimi belirtmeliyim. Bunlar arasında: Muharrir Muin Feyzioğlu, başöğretmen Ahmet Hilmi Güçlü, Ali Rıza Önder, Mehmet Selim Karaca, Müze Müdürü ressam Halit Doral, şair Fikret Kavafoğlu, Şükrü Kenanoğlu, Yzb.Dr. Yaşar Fevzi Barlas, Arif Hikmet Par, eğitimci Nahit Diçer, Nazife Tezel, Coşkun Ertepınar, müzisyen ve bestekâr Abdurrahman Sami Yalçın, resim hocası Nurşen Özdamar ve epopecimiz Basri Gocul gibi şahsiyetlerin isimlerini hemen sayabilirim.
Yine Kayseri dışından, ülke çapında ün kazanmış fikir adamı, edip ve şairlerimizden bir çoğu ile de devamlı muhabere ve temas hailinde olmuş, destek ve teveccühlerini kazanmıştık.
Hemen çoğu aramızdan ayrılan bu zevata minnet ve şükran duygularımı tazeliyor, vefat edenlere Allah’tan bir kere daha rahmet niyaz ediyorum.

İzin verirseniz, hepsi bir birinden değerli ve değişik özelliklere sahip olan bu isimler arasından, Muin Feyzioğlu ile ilgili olarak, onun vefatı dolyısıyla kaleme aldığım yazıdan bazı pasajlar sunmak istiyorum:

“…Ben Muin Feyzioğolu’nu, 1950 yılında “Ümit” gazetesini çıkardığı sırada tanıdım. Şiirlerimin yeni yeni yayınlandığı ve nesir denemeleri yazdığım zamanlardı. Dergileri ve belli-başlı gazeteleri takibe çalışıyordum. Ümit gazetesi de aynı devrelerde Kayseri’de haftalık olarak çıkarılmaya başlanmıştı İkinci sayısında yayınlanmak üzere:

“Düşman uy’maz su uyur” da
Şanla girdik biz bu yurda!
Buyur ey Tanrım, buyur da
Türklere dünya dar olsun…

tarzındaki şiirimi götürdüğüm gazetenin idarehanesinde, tâ o zamandan ağarmaya başlayan saçlar altında, zekâ fışkıran gözler, sevgi ve tevazuun ifadesi olan sempatik bir çehre, alabildiğine derin bir hâfıza içinde hıfzedilmiş hâtıralar ve engin kültürün verdiği cesaret ve heyecanla, âdeta nefes almadan konuşan gazete sahibini, henüz bu günmüş gibi hatırlıyorum. O mütevazı, fakat mutevazı olduğu kadar da muhteşem şahsiyet Muin Feyzioğlu idi…
Evet, ilk şiirlerimden birini gazetesinde yayınlamak lütfunda bulunan o Muin Feyzioğlu, benim sonradan 1956’da imtiyazını devraldığım ve 15 yıl süre ile devam ettirdiğim günlük “Hâkimiyet” gazetesinde kaleme aldığı makalelerle, sesini ve nefesini, Ankara ve İstanbul’lara kadar duyurmasını bilmiştir.
Feyzioğlu benden 12 yaş büyük olmasına rağmen, kardeş kadar sıcak ve samimi sevgisinden cesaret alarak, geniş kültüründen son derece yararlanma imkânı bulduğumu ve birçok sırlarına vâkıf olduğmu, engin bir hazla ifade etmeliyim.Onun benim üzerimde büyük emeği ve hakkı vardı…

O, Türk tarihine, Türk kültürüne bağlı olarak incelediği, divan şairlerimizden Fuzulî, Bâkî, Nedim, Şeyh Galib ve hele Mehmed Âkif’le, caddelerde beraber yürür, hattâ kolkola gezdiği olurdu…Bu duygular içerisinde, 22 Kasım 1983’te vefat ettiği gün şu dörtlüğü terennüm etmiştim:

Ak saçı, vakur başıyla bir yanar dağ gitti
Muin’le bir gül gitti, bülbül gitti, bağ gitti.
Yaşadı kırkambar gibi şu köhne dünyada
Yaşattı feyz ile bize bir mutlu çağ, gitti…

Kayseri’de bulunduğunuz yıllarda, gazete ve dergiden başka, hangi sosyal ve edebî etkinlikleri gerçekleştirdiniz?

Gazeteciliğe başladığım tarihten ve özellikle 1956’dan itibaren Kayseri’de: Sık sık edebiyat matinaları, müzikli şiir geceleri, yarışmalar, münazara ve konferanslar düzenlerdik. Bu etkinliklere Türk edebiyatının önde gelen şahsiyetlerinden Arif Nihat Asya, Halide Nusret Zorlutuna, Mehmet Çakırtaş, Osman Attilâ, Ahmet Tufan Şentürk, Hüseyin Çolak Yurdabak ve Basri Gocul gibi şairlerle, Prof. İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu gibi bilim adamlarımızı dâvet eder, Kayseri’nin sanat hayatına canlılık katardık
Bu etkinliklerin düzenlendiği salonlar, zamanın Valisi, Belediye Başkanı ve Garnizon Kumandanı başta olmak üzere, gençlik ve meraklılar tarafından dolup taşardı
O arada, çıkan gazetelerin daha seviyeli ve dolgun münderecatla çıkması için rekabete girişmiş, çalışanların hak ve hukukunu korumak için Kayseri’de ilk defa 1960’lı yılların başlarında ve başkanlığımda, “Gazeteciler Cemiyeti” ve “Basın Mensuplar Derneği”ni kurmuştuk…

1910 yılından itibaren, Kayseri’de yayınlanan bütün dergi ve gazetelerin ilk sayılarından müteşekkil, özel kolleksiyonumuzdaki mevkuteleri, ilk defa 1960 ve 1963 yıllarında düzenlediğimiz sergilerle, basın mensuplarının ve aziz hemşehrilerimizin nazarlarına sunmuştuk.

M.E.B. Yayımlar Genel Müdürlüğü’nce, Kayseri’de “Millî Eğitim Yayınevi” kurulması için, zamanın Genel Müdürü Enver Esenkova ile görüşmüştük. Genel Müdür: “Madem o kadar arzu ediyorsunuz, bir yer bulun, hemen açalım” demişti.Teklif üzerine, İstasyon caddesi üzerinde bulunan ve “Hakimiyet Yayınevi” olarak kullandığımız iş yerimizi tahliye ederek, M.E.B. Yayınevi’ne nerdeyse bedava denilecek bir fiatla tahsis ettiğimizi de, bir anekdot olarak kaydederseniz sevinirim.

Siz, zannediyorum bir dönem siyasî çalışmaların da içinde bulundunuz. Bundan da bahseder misiniz?

Aslında, günlük bir gazetenin sahibi olarak, politikanın içinde olmama rağmen,güzel Kayserimize ve ülkemize daha geniş zeminde, daha geniş imkânlarla hizmet edebilmek amacıyla, politikaya fiilen 1965 yılında girdim. 1965 ve 1967 yıllarında olmak üzere, iki dönem Adalet Partisi kongrelerinde İl İdare Kurulu Üyeliği ve İl İkinci Başkanlığı’na getirildim

Dört yıl süre ile yürüttüğüm bu görev sırasında, Kayseri köylerinin yarısından fazlasını görme ve hemşehrilerimizle yakından tanışma imkânını buldum. Edindiğim bilgi ve deneyimlerle, Türk insanına ve Türkiyemize kazandırılması gereken hizmet ve eserlerin, teklif ve takipçisi olmak üzere, 1969 genel seçimlerinde, milletvekilliği için kollarımı sıvadım Ne yazık ki, o zamanki seçim sisteminin ve seviyesiz bir mücadelenin sonunda, -rahmetli Muin Feyzioğlu’nun ifadesiye- politikanın çamuruna batmadan çekildim ve edebî çalışmalarıma yöneldim…

Ahmet Kaplan’nın dediği gibi, böylece; “Şairin romantizmi, çirkin realiteye mağlûp olmuş” oldu…

Ankara’da kurduğunuz “AS Matbaası” ve ticaret konusunda kayda değer şeyler var mı?

Hani bir söz vardır: “Güdük eşeğin kuyruğu gibi, ne uzar, ne kısalır” derler. Biz de güya Kayseri’de yapacak iş kalmamış gibi, Nisan 1970’te “Hâkimiyet”in imtiyazını devrederek, tesislerimizi Ankara’ya naklettik ve Karanfil sokakta “AS Matbaası”nı kurduk. Maksadımız, Başkent’te Türkiye’ye hitabedecek çapta bir gazete çıkarmaktı…Basın İlân Kurumu Kanunu gereğince, baskı makinamızın cinsi ve kapasitesi, ancak ticarî mahiyette bir gazete çıkarmağa müsaitti.

O bakımdan, “İktisadî Nizam” adında günlük bir gazete çıkarmak için, Valilik makamına beyannamemizi bile sunmuştuk…Biz hazırlıklarımızı sürdürürken, yine B.İ.K. Kanunu’nda yapılan bir değişiklikle, yeni çıkan günlük ticarî gazetelerin, resmî ilân alabilmesi için bekleme süresi, altı aydan bir yıla çıkarılmıştı…Maddî imkânımız itibarıyle bu süreyi göze alamadığımızdan, gazete çıkarmaktan vaz geçtik ve “Filiz” dergimizin yayınını sürdürmekle yetindik.

Matbaamız kısa zamanda Ankara’daki ve Ankara’ya gelen bütün şair ve yazarların uğrak yeri olmuştu.
Gerçekten son derece samimi bir çevre oluşturduk.Bir süre sonra matbaamızı kapatmamıza rağmen, bu sıcak ve samimi ilgi ve irtibat, günümüze kadar aralıksız süregelmiştir.

Ankara’da çıkardığınız “Bahçe” dergisi ve sanat edebiyat çevrenizi kısaca anlatır mısınız?

Ankara’da “Filiz” i kapattıktan sonra, hukukçu – şair Erdoğan Ünver’in, 1950’li yıllarda bir süre çıkarıp ara verdiği aylık sanat-edebiyat dergisi “Bahçe”yi Hüseyin Yurdabak, Necdet Buluz ve diğer arkadaşlarımızla yeniden çıkarmağa başladık. O sırada (sanat sayfası)nı yönettiğim “Hür Anadolu” gazetesinde, Bahçe ile ilgili olarak şöyle demiştim:

“…Bizler, Bahçe’ciler olarak, millî edebiyatımızı ve kültürümüzü yozlaştırma çabası içinde olanlara, gerek yurt çapında şöhret kazanmış değerli edip ve şairlerimizin, gerekse genç neslin yazı ve şiirleriyle karşı koymak mecburiyetinde olduğumuza inanıyoruz.
Bahçe’deki renk renk çiçeklerle hep birlikte meşgûl olmak, olgunlaşan meyveleri birlikte seyredip paylaşmaktan engin bir haz duyacağız… Bu sebepledir ki, “Filiz”in yayınına son vermiş olmaktan üzgün olsak bile, “Bahçe”de toplanıp, orda hizmet edeceğimizden dolayı da, o kadar seviç duyuyoruz..” (Hür Anadolu Gzt. 3O Nisan 1975).

İşte bu duygularla ve dilde sâdelik, sanatta yenilik arayan, taklitçilikten ve kalıplaşmaktan kaçınan yazar ve edebiyatçılarımızla el-ele vererek 29 sayı çıkardığımız “Bahçe” dergisi, gerçekten büyük ilgi ve sempati ile karşılandı.
Aralarında: Hikmet Dizdaroğlu, Muin Feyzioğlu, İbrahim Aslanoğlu, Necdet Buluz, M.Selim Karaca, H.Fethi Gözler, Yurdagül İzgi, Cahit Öztelli, Adil Özder, Nail Tan, İsa Kayacan, Mahir Canova ve Müjgan Üçer gibi yazarlardan başka, Basri Gocul, Coşkun Ertepınar, Mehmet Çakırtaş, İbrahim Minnetoğlu, Sabahattin Çankaya, Halil Soyuer, Mehmet Gökkaya, Güzide Taranoğlu, Ahmet Tufan Şentürk, Erdoğan Ünver, Mehmet Turan Yarar, Ahmet Yüzendağ, Cevdet Aslangül, Şahinkaya Dil, Hüseyin Yurdabak, Abdullah Satoğlu, Gürünlü Âşık Gülhani ve İlkan San gibi şairlerin de bulunduğu kadro,“Bahçe’ciler” olarak isimlendirilmiş ve tarafımızdan, bunların özgeçmiş ve eserlerinden örnekleri ihtiva eden “Bahçe Şairleri Antolojisi”, 1992’de yayınlanmıştır.

Bugüne kadar hangi ödülleri aldınız? Bunlar arasında sizin için en anlamlı olanlar hangileridir?

Yurt içinde ve yurt dışında katıldığım birçok etkinlik ve bazı yarışmalar dolyısıyle, çeşitli ödüller aldım.
Bunlar arasında benim için önemli olanlardan bazılarını şöyle sıralayabilirim:

• Büyükşehir Belediye Meclisi tarafından, Kayseri Sahabiye mahallesindeki bir sokağa (Şair Satoğlu Sokağı) isminin verilmesi.
• Kayseri Sanatçılar Derneği tarafından (1991/Folklor Ödülü.)
• Folklor Araştırmaları Kurumu tarafından (1996/Türk Kültürüne Hizmet Ödülü.)
• Kayseri Valiliği (Cumhuriyet’in 75. Yılı Şiir Ödülü.)
• Orhan Şaik Gökyay (2006Yılı Şiir Ödülü.)
• TYB. Kayseri Şubesi tarafından (Kayseri Kültürüne Hizmet Ödülü.)
• Kayseri Sağlık Eğt. Ens (2006/Türklük Bilimine Hizmet Ödülü.)
.
Bunlardan başka: İstanbul – Kültür Dünyası Dergisi tarafından (2000/Ağustos – Ayın Şairi.) ve
Simav –Anadolu Kültür Dergisi tarafından (2001/Mayıs – Ayın Şairi) seçildim.
.
Şiirlerinizden yapılmış besteler var mı?

Şiirlerimden 9 tanesi, değerli bestekârlar tarafından değişik makamlarda bestelendi ve TRT repertuvarına girdi. Bunlardan bazıları ve makamları şöyle:

Sen gülmeyen bahtımı gül gül açtıran bahar
(Hüzzam – Düyek, Bilge Özgen)
– 6 –

Solsa da ermez zevâle/Gönlümde açan lâleler
(Rast – Sofyan, Suat Yıldırım)

Sevdim seni sen de sev imdâda gel
(Nihavent – Curcuna, Hüseyin Soysal)

Sundukça sihr-i aşkı lâle lâle dudağın
(Segâh – Sofyan, Suat Yıldırım)

Sizin daha çok bir “Lâle Şairi” olarak tanınmanız ile ilgili neler söylemek istersiniz?

Hemen herkes bana bu soruyu sorduğu için, bir şiirimin ilk dörtlüğünde şöyle demiştim:

Lâleye tutkumu hekes soruyor
Sorulur mu böyle soru bir tanem?
Dört mevsim içimde tütüp duruyor
Lâlenin sarısı moru bir tanem!

Evet, bilindiği gibi: Arapça yazılı “lâle” kelimesinin, ism-i Celâl harflerine benzemesinden, yani “Allah” lâfza-i celâlindeki (elif – lâm – he) harflerinin, lâle kelimesinde de bulunmasından ve belki de, Yaratıcı’nın yarattıklarında tecelli etmesimin bir tezahürü olarak, ebced hesabında (Allah), (lâle) ve (hilâl)in, 66 sayısını vermesinden dolayı, lâlye “cevahir-i huruf” yâni (harflerin cevahiri) denilmiştir

Ayrıca da, İslâm’ın ve Osmanlı devletinin remzi olduğu içindir ki, camilerimizde, çeşme, türbe, çini ve halılarımızda, kudsî bir sembol olarak nakşedilmiştir.

İşte böyle bir İlâhî mânâ hâlesi içinde lâle; Sâdâbad ve Çırağan şenlikleriylei Türk tarihinde müstesna bir safha teşkil eden “Lâle Devi”nin de coşkunluğu ile, Türk rûhunun, Türk zevkinin ve lekesiz bir aşkın sembolü olmuştur…İşte onun için lâle diyorum…

Şu anda hazırlamakta olduğunuz ya da plânladığınız çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

Şu anda, 2002 yılında Kültür Bakanlığı Yayınları arasında çıkan “KAYSERİ ANSİKLOPEDİSİ”nin genişletilmiş ve güncelleştirilmiş ikinci baskısı üzerindeki çalışmalarım devam ediyor…Saçlarımın, hiç siyah kalmayacak kadar ağarmış olduğunu, yıllardır üzerinde çalıştığım bu “Ansiklopedi”yi bitirdiğim gecenin sabahında farkettiğimi, birinci baskının ön sözünde belirttiğimi hatırlarsınız sanıyorum…



GÖZLERİN

Yârelerim göz göz oldu gören yok
Neden fersiz kaldı neden gözlerim?
Sis çöktü gözüme yol gösteren yok
Bir nîmetti elden giden gözlerim.

Her bakışta gülen bir göz arardı
Gördüğü rüyayı hayra yorardı
Kitap kitap kâinatı tarardı
Mahrum kalsı (a)dan (b)den gözlerim.

Üzülürüm gözden uzak kalınca
Bir yocu gözlerim gözüm dalınca
Gün gelip gözüme toprak dolunca
Bulamaz girecek beden gözlerim.

Yıllar var gözümün ışığı söndü
İki gözüm iki çeşmeye döndü
Hamden-Lillâh,kıblem ilâhî yöndü
Gör ki,feyz aldı Kâbe’den gözlerim.

Faydası yokmuş sağ gözün sol göze
Görmeden inilmez yokuştan düze
Gözlerle dönermiş gece gündüze
Nerde dünyâmı nûr eden gözlerim?

Karardı perdeler açılmaz oldu
Yol görülmez,köprü geçilmez oldu
Gül bahçesinde renk seçilmez oldu
Ne hoş görürdü eskiden gözlerim.

Açıkgöz geçinir aç gözlü olan
Göze girmek için tüm yalan dolan.
Şelâle şelâle gönlüme dolan
Kâh Manavgat’tır,kâh Düden gözlerim.

Deniz mavisi göz ne güzel,derken
Göz-göze gelmiştik koyda giderken
Bilinmez ki neden bıraktı erken
Yıllar yılı beni yeden gözlerim.

Aman iki gözüm! Kaşları keman;
Koru gözlerini kem gözden aman!
Nâdîde bir sırça köşktü bir zaman
Şimdi farksız virâneden gözlerim…

Kaynak:Berceste Dergisi Şubat 2008 yıl:7 Sh.19-24

Röportaj:Bekir OĞUZBAŞARAN

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile