Edebi Medeniyet 
Ebedi Medeniyet
(Okuma süresi: 8 - 15 dakika)
Bunu okudun 0%

Prof.Dr. SAADETTİN YILDIZ1-Ne zaman, nerede doğdunuz? Nasıl bir çocukluk geçirdiniz?

Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Demirköprü (eski adı: Kızılton) köyünde doğdum. 1947 yazında ( Haziran veya Temmuz) doğmuşum. Doğum tarihim, askere zamanında gidip işime gücüme bakmam için olacak, nüfusa 15.01.1946 diye kaydedilmiş. Çok ihtiyar görünmeyeyim diye, bu bir buçuk yıllık farkı hep hatırlatmak zorunda kalıyorum.


Prof.Dr. SAADETTİN YILDIZ

Çocukluğum, Anadolu köylerinde 50-60 yıl önce nasıl başlıyor idiyse öyle başlamış olmalı. Oralarda çocuklar doğarlar; küçücük vücutları daha ilk dakikadan hastalıklara direnmeye uğraşır, bu direnişi uzatabilenler hayatta kalır, uzatamayanların yeri bellidir. Ben beri tarafta kalanlardanım.

Çok sıkıntı çekmeme, çok ağlamama rağmen, mutlu bir çocukluk geçirdiğimi söyleyebilirim. Çünkü hayatla kapışmaya çok erken yaşlarda başladım ve içim acıdıkça daha çok direndim. Mücadele, hayatımızı daha fazla “bize ait” kılabiliyor sanki…



2-Doğduğunuz yerde edebiyatla ilgili faaliyetler var mıydı? Varsa bunların edebiyata yönelişinizde etkisi oldu mu?

Anadolu tuhaf bir yerdir. Korunması görevi kendisine verilmiş gibi sarılır millî kültüre. Benim çocukluğumda da –hadi birçoklarının verdiği cevabı ben de tekrarlayayım!- destancılar vardı; evlerde masallar anlatılırdı; Hz.Ali cenkleri, Battal Gazi destanları, Aşık Kerem hikâyeleri okunur anlatılırdı. Uzun kış gecelerinde mani, bilmece, ninni, türkü.. alışılagelen şeylerdendi. Bunlardan etkilenmemek imkânsızdır. Dünyanızı kurarken bunların derece derece hayatınıza sinmiş olduğunu daha sonra öğreniyorsunuz.

Fakat benim başka bir şansım daha oldu: Babam, dayım ve bir arkadaşları –ki üçü de okuyup yazmayı askerlikte öğrenmişlerdi- çok roman okurlardı. Tarihî romanlarımız başta olmak üzere, Türk edebiyatının tanınmış romanlarını; şehirden gelenlerin getirdikleri gazeteleri –makaleleri de dahil- büyük bir merakla okuduklarını; hatta Dostoyevski’yi, Cronin’i, Tolstoy’u bile okuyup anlamaya çalıştıklarını hatırlıyorum.

Şubat tatili vesilesiyle köye gelişlerimde onların “kadrolu okuyucusu”ydum. Bugün dilim biraz olsun bu işlere dönüyor, kalemim işliyorsa bu okumaların hakkını teslim etmeliyim.

Sivas, edebiyatın için için yaşandığı bir yerdir aslında. Her köyünde, sözü tartıp söyleyen, öyle söylediği için de büyük bir çoğunluk tarafından dinlenen insanlara rastlarsınız. Veysel onların en büyüklerindendi. Ruhsâtî, Pir Sultan, Ali İzzet, Sefil Selimî de öyle. Onların söyledikleri, en küçük köylere kadar yayılırdı. Benim kulağım o seslere hep açıktı. Veysel’in söylediklerini çok tekrarladım.

Bütün bunlar, “yaralı Sivas”ın havası olarak, benim içimde bir dünyanın yeşermesine sebep olmuştur, öyle değil mi?

3-Ailenizi –üzerinizdeki etkileriyle- tanıtır mısınız?

Ailem, köyde oturur bir çiftçi ailesidir. İlkokula başlayıncaya kadar ailemle birlikte yaşadım. Babam, aynı zamanda marangozdu. Evimizin kapısı, penceresi, yayığı, dolabı, oklavası, tırmığı hep onun elinden çıkmaydı. Son derece titiz, dikkatli, sabrı az, çalışkan, çabuk öfkelenen; arkadaş çevresi geniş, sözü dinlenir bir adamdı. Kardeşimle aramızda konuşurken “general” derdik babama. Doğrusu böyle dediğimizi duysa pek itirazı da olmazdı. Fakat duyurmak kolay değildi ki!

Anam, geniş Sivas bozkırının taşıyabileceği kadar çok sabrı içine sığdırabilmiş bir Anadolu kadınıydı. İnsanı sevmenin ne demek olduğunu ilk ondan öğrendim. Babamla çok hoş bir ikili idiler: Birinin derecesiz sabırsızlığı, diğerinin dervişane sabrı! İki uç birleşip çok farklı bir terkip oluşturmuşlardı. Aile düzenimiz bu terkip üzerine kurulmuştu. Çalışkan, sıkıntılı, dışarıya sır vermeyen bir aile…

İlkokula başlayınca, yılın sekiz ayında ailemden ayrılmaya alıştım. Anne yerine geçenlerin hiç birisi, bütün şefkatine rağmen anne gibi olmuyor! Köyümüzde okul yoktu. İki yıl komşu köylerde okudum. Bu ayrılıklar, ailenin ne olduğunu bana çok iyi öğretti. Uzun kış gecelerinde, yorgan altında, kimseye hissettirmemeye çalışarak çok, ağladım. Şimdi de hayatı o ağlamaların penceresinden bakarak anlamaya çalışırım. Gözyaşı, hayatın acımış, kekre, dikenli, kaba ve iğreti taraflarını ayıklamamızda çok yardımcı olur bize. Fakat gözyaşı dökmeden de ağlar insan…

4-Öğreniminize hangi okulda başladınız? Nerelerde devam ettiniz?

Öğrenime, köyümüze yürüyerek üç saat kadar çeken, halamın evli bulunduğu Kazancık köyünde başladım. Ara tatiline kadar birinci sınıfı, sonra da ikinci sınıfı okudum. Üçüncü sınıfı okumak için Bozkurt köyüne gitmem gerekti. Daha uzak akrabamız olan bir ana-kızın evinde kaldım. Balşeker ablam, bütün duruş ve davranışlarıyla adına çok yaraşan bir genç kızdı. Beni kendi kardeşi gibi benimsediği için, ona çok nazlandım; hepsine katlandı.

Dördüncü ve beşinci sınıfları Sivas şehir merkezindeki Çiçekli İlkokulu’nda okudum; iki ayrı evde. Dördüncü sınıfı okumak için amcamın evinde kaldım. Son kaldığım akraba evinde dört çocuktuk: Vahit, Nail, Fazlı kardeşler ve ben. Evin dördüncü çocuğuydum. Nail’lerin annesinin, yani yengemin bu dengeyi nasıl sağladığına hâlâ hayret ederim.

İlkokulu bitirince, yeniden amcamın yanında kalmak üzere Kadı Burhaneddin Ortaokulu’na kaydoldum. Bir ay kadar okudum. Olmadı, ayrılmak zorunda kaldım. Bir yıl, katıksız çiftçilik yaptım. Güzün, kuzey yamaca düşen tarlaların ne kadar ayaz olduğunu bilenler bilir. Okuma hevesim içimin bir yerinde saklıydı hep.

Ertesi yılın nadas zamanıydı. Tarlada dinlenme sırasında, babam, okumak isteyip istemediğimi sordu. Çifti bırakıp hazırlanmak üzere eve gitmemi istediği zaman, “Ay Kagannıng közi yarup bodadı” diyor ya hani, o hesap, dünyam aydınlandı!

Ertesi gün Sivas’a gittim. Başvuru, birkaç günlük bekleyiş, heyecan…

Yazılı sınavda kompozisyon yazdırmışlardı; bölge ikincisi oldum. Sonra sözlü… 1961 yılında Yıldızeli yakınlarındaki Pamukpınar İlköğretmen Okulu’na yatılı öğrenci olarak girdim. Büyük bir hevesle okumaya koyuldum. Beş yıldan fazla kaldığım Pamukpınar, hocalarıyla, kütüphanesiyle, baharda rahatça dolaşabildiğimiz çıplak, fakat insanı düşünmeye, kendi içine dönmeye –belki içlenmeye- çağıran geniş çevresiyle ruh dünyamı düzenleyen bir yer oldu.

Geniş, sessiz, sade bir çevreydi. Derisinde sadece küçük otları, kevenleri, boğa dikenlerini; bahar günlerinde çiğdemleri, sümbülleri taşımaya razı olmuş; ağaç cinsinden olabildiğince kaçmak isteyen, öyle gökyüzünü delen yükseklikleri de hiç hedeflememiş gibi sakin duran tepeleri vardı. Belki içleri daha zengindi!…

Bu sükûnet, içe dönmeyi kolaylaştırıyor, hattâ emrediyordu. O sayede uzun gezintiler yaptım içimde. Pişirici gezintilerdi. Yürürken okumayı orda öğrendim. Benim gibi kendini dağlara vurmuşlardan başka etrafta pek kimse bulunmadığından, yüksek sesle de okurdum bazan. İşin içine ses de karışınca anlam daha derinleşebiliyor. Hâlâ da salonda, koridorda, çalışma odamda ayakta dikilerek okuduğum olur: Kaçırmak istemediğimiz şeyler her zaman bağlar bizi.

Yatılılık yıllarıydı. Devlet, şefkati -bazı kötü memurları yüzünden- unuttuğu zamanlar bulunsa bile, düşünceli, plânlı, akıllı dakik bir “baba”ydı: Yiyeceğimiz, giyeceğimiz, yol paramız, defterimiz, kalemimiz muntazaman hazır tutulurdu. Pamukpınar’da, mâlî yıl sonuna doğru beş altı hafta ardı ardına mecburu ve mağlubu olduğumuz “nohut-pilav-komposto kürü” hariç, her şey iyiydi!

Fakat bunlar -hep göz önünde olduğu için hayatın esasıymış gibi görünse de- sıradan taraflarıdır. Yatılılık hayatı, aklını, gönlünü, benliğini bir yere takmış; “mekânında misafir” olduğunu hiçbir zaman içinden atamamış genç insanların hayatıydı: Annemiz-babamız, kardeşlerimiz, oyun arkadaşlarımız.. evimizin kedisi, sabahleyin dışarıya ilk baktığımızda kusursuz gövdeleriyle ufka uzanmış salınan dörtlü selvilerimiz burnumuzda tüterdi. İçimizin bir tarafı boştu, sızılarımız vardı, her nefes alış verişinde özlem solumak da kaderimiz…

Duygusal bir adamım ben. O zamanlar da öyleydim. Pamukpınar, bu duygusallığa çok elverişliydi. Hep evime hasret yaşadım. Hasret duygusu insanın içini kötü şeylerle dolmaya bırakmıyor olmalı!…

İlköğretmen Okulu’nun beşinci sınıfına geçenler arasından not durumu, davranışları ve insan ilişkileri iyi olan öğrenciler Yüksek Öğretmen Okulu’na aday gösteriliyordu. Ben de aday gösterildim. Bu adaylar arasından, her okula ayrılan kontenjana göre, öğrenci seçilip gönderiliyordu. Öğretmenler kurulunun seçmelerini de aşarak Ankara Yüksek Öğretmen Okulu “Edebiyat Şubesi” öğrencisi oldum. Bir yıl hazırlık okuduktan sonra ÖSS’ye girdim ve Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Türkoloji Bölümü’nü kazandım. Yatılı öğrencisi olduğum Yüksek Öğretmen Okulu’nda meslek derslerini, fakültede de branş derslerini okuyorduk. 1971’de Yüksek Öğretmen Okulunu, 1972 Haziran’ında Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ni bitirdim.

Fakat Ankara’da okuduğum yılların öbür yüzü hiç de iç açıcı değildir: Şu meşhur “68 kuşağı”nın samimî, fakat sonra hiç kimseye yaranamayan mücadelesi en yüksek noktadaydı. Ölümler, yaralanmalar, arkadaş kayıpları; vatan kurtarmalar, dünya bizim parmağımızın ucunda dönerdi o zaman! Hiç kimse vatanı, bayrağı; halkı, emeği bizim kadar düşünmez, sevmezdi. Sonra bu sevginin bedelini ödeme zamanı geldi; ödedik. Uğruna gerçek anlamda tehlikelere atıldığımız “sevgili”nin sevgisiz adamları, -hani şu meşhur “Tandoğan sendromu” var ya, onu hatırlamış olmalılar ki- “bayrağı sevmek, toprağı sevmek sizin neyinize; sevilecekse onu da biz severiz! ” diye sual açtılar. Dilimizin döndüğü kadar anlattık, inanmadılar; “gereği düşünüldü” dediler.

Yüksek Öğretmen Okulu Türk eğitim hayatı için eşsiz bir nimetti. Onu da, tıpkı öğretmen okullarına yaptıkları gibi, kapatıp kararttılar.Oradan yetişenlerin neslini kestiler.

Bitirme tezini hazırlarken bize ikişer kişinin çalışabileceği büyüklükte müstakil odalar tahsis etmişlerdi. Kütüphane binasındaki bu odalarda üzerimize zimmetli daktilolar vardı. Kâğıt, daktilo şeridi, silgisi, karbon kâğıdı, toplu iğne, kurşunkalem de verilmişti. Kitapların bulunduğu büyük salon hemen karşıdaydı. Her kitaba ulaşabiliyorduk.Orada yoksa kütüphane müdürlüğü araya giriyor, Millî Kütüphane’den istenilen kitabı getirtiyordu. Çok zaman, acaba bu okulları yabancı mihraklar mı kapattırdı, diye aklımdan geçtiği olur.

Haydi biraz efkâr dağıtalım: Pamukpınar’da okurken bizi kalabalık bir grup hâlinde Ankara gezisine götürmüşlerdi. Öğretmenlerimizden birinin ağabeyi Ankara’da oturuyormuş. Rehber öğretmenlerimizi ve grubu temsilen de üç öğrenciyi eve davet ettiler. Ben de temsilciydim. Üç arkadaş, söylenilen durakta indik. Siyasal Bilgiler Fakültesi yakınında bir apartmana gidecektik. Sormamız icap etti. Baktık, karşıdan gece bekçileri geliyor. Tembihli olduğumuz üzere, çok kibar davranıyoruz:

-Affedersiniz Bekçi Bey, bize yardımcı olabilir misiniz, Siyasal Bilgiler Fakültesi nerede?…

En kibarımız o olmalı ki, daha sonra, bir siyasî partinin genel başkanlığını yapacak olan bir arkadaşımızdı soran. Diğerlerinden bir iki adım önde olan bekçi, şöyle yarım dönerek bağırdı:

-Ula Mamo! Sisayal nirde, sisayal?!

Ankara’da kibar konuşmanın karşılığını ilk o zaman görmüştük. Sonraki yıllarda Ankara, çok daha ileri derecede kibarlıklarımıza şahit olmuştur…

5-Öğreniminiz boyunca sizi etkileyen hocalar, kitaplar, olaylar kimler, nelerdir?

Hayatımın hiçbir devresinde istediğim kadar okuyamadım. Evimde, yanım yöremde kitaplar, kitaplıklar ve kitaplılar o kadar çok olduğu halde neden daha çok –ve her şeyi- okumadığımı izah edemem. Oysa çok daha fazla okuyabilirdim.

İlköğretmen okulunda iyi hocalarım vardı: Türkçe öğretmeni Ali Şenol başta olmak üzere, okumayı hayatının bir parçası yapmış hocalarım oldu. Fakat üzerimde hocalarım kadar –belki daha fazla- etkisi bulunan kütüphane müdürümüz Bedri Ağabey’in hakkını da teslim etmeliyim. Bana düzenli olarak okuma şevkini ve zevkini aşılayanların başında o gelir. Belli aralıklarla bana kitap okutur; anlayıp anlamadığımı kontrol eder, duruma göre yeni kitaplar seçer, okuturdu bana. Ondan çok şeyler öğrendim.

Pamukpınar İlköğretmen Okulu’nda, Süleyman Hayri Bolay –şimdi Gazi Üniversitesi’nde Profesör- ve Mehmet Kiremit –o da aynı üniversitede öğretim üyesi- hayata kültür penceresinden bakmamız gerektiğini bize öğreten hocalardandı. Oradaki hocalarımdan azımsanmayacak bir kısmı hâlen çeşitli üniversitelerde öğretim üyesidir ve iyi kitapları ve çok kaliteli akademik yazıları vardır.

Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde Kenan Akyüz, Hasan Eren, Zeynep Korkmaz, Hasibe Mazıoğlu, Doğan Aksan, Vecihe Hatipoğlu, Gündüz Akıncı, Olcay Önertoy, Şükrü Kurgan gibi hocalardan ders aldım ve anladım ki edebiyat benim bildiğim yerden daha yukarıda ve daha düzenli-disiplinli bir şeydir. Artık buna göre çalışmam gerekiyordu. Meliha Ambarcıoğlu, Cemal Muhtar, Gürsel Aytaç, Nevin Selen, İsa Seyf gibi hocalar da yardımcı derslerimize gelmişlerdi. Her biri, bildiklerimize çeşni katmıştır.

Prof. Kenan Akyüz çok titiz bir bilim adamıydı. Derslerimizin her biri ayrı bir konferans havasındaydı. Metin tahlil ederken kurduğu çeşitli bağlantılar, bir edebî metne nasıl bakılması gerektiği konusunda ufuk açıcıydı. Prof. Kaplan’ın “serbest değerlendirmeleri” ile kıyaslandığında, Akyüz’ün ne kadar “bağlayıcı” olduğu anlaşılacaktır. Titiz ve disiplinli çalışmanın ne olduğunu onda gördük. Belki birazı bana da geçmiş olabilir. “Ahmed Râsim’in On Romanında Dil ve Üslûb” konulu Lisans tezimin giriş kısmını dördüncü yazışımda kabul etmişti.

Fakülte öğrencisi olarak Ankara’da bulunduğum yıllarda çevrem hayli genişledi. Çeşitli sanat faaliyetlerine katılmalar, sanat adamlarıyla tanışmalar; yazdıklarımı yavaş yavaş okuyucuya sunmalar… Ankara’da okuduklarımı daha iyi anladığımı söyleyebilirim.

Fakültemizin konferans salonu ayrı bir “mektep” idi. Ârif Nihat Asya’yı, Necip Fâzıl’ı, Osman Yüksel’i, Çınarlı’yı, Cahit Külebi’yi, Fazıl Hüsnü’yü, İlhan Geçer’i, Basri Gocul’u, Ayhan İnal’ı, Güzide Taranoğlu’nu, Karaer’i, Şemsi Belli’yi, Ümit Yaşar’ı, Ahmet Tufan Şentürk’ü, Cemal Süreya’yı ve daha birçok sanatçıyı ilk defa o salonda görüp dinledim.

Çeşitli sanat kuruluşlarına gidip geldim. Dergilerle aram iyiydi. Hattâ bir ara “Işıklar” adında bir dergi de çıkarmıştık.

6-Edebiyatla nasıl tanıştınız? Neden edebiyata yöneldiniz?

“Tanışmak” çok erken oldu da onun “edebiyat” olduğunu ancak ilkokulu bitirip öğretmen okuluna girdikten sonra öğrendim. Meğer, Sivas’ta Çiçekli İlkokulu öğrencisiyken yazdığım bazı taşlamalar –çünkü içimi acıtanları başka türlü cezalandıramazdım- edebiyatmış! Bunu da öğretmen okulunda fark ettim. Orada bazı şiirler ve duygulu düzyazılar yazdım. Hocalarım beğenir, beni teşvik ederlerdi. Dereceler aldığım da oldu. Kitap, kalem hediye ederlerdi derece alanlara. Bu tip faaliyetlerle olan ilgim kuvvetlendikçe fen dersleriyle aram açıldı. Zora düşmedim ama, sınıf geçmeme yetecek kadar vakit ayırdım; kalanında okuyup yazmakla uğraştım. Etrafımın da dediğine göre, yavaş yavaş “edebiyatçı” olma belirtileri -belirtiler hâlâ devam ediyor- gösterdim. Yüksek Öğretmen Okulu edebiyat şubesine seçilmem de bu belirtilerden dolayıdır.

Pamukpınar’da “gece”ler yapardık: Şiir gecesi, edebiyat gecesi, folklor gecesi, veda gecesi… O gecelerde şiire çok ısınırdık.

Duygulu bir adam olduğumu söylemiştim. Edebiyat benim ruhuma uygun. Hayata kendi içimin söylediklerine göre bakmak hoşuma gidiyor. Zaten başka bir şey de yapamazdım. Bana, geliri çok, iyi işleyen bir kuruluşu teslim etseler, teslim ettiklerine pişman olurlar. Üç kaz verseler kaybedip gelirmiş ya bazıları!…

Haklı veya haksız, adı “edebiyatçı”ya çıkınca, insan o yolda yürümeli de, değil mi?

7-Öğretmenliğe ne zaman başladınız? Nerelerde devam ettiniz?

Öğretmenliğe 5 Ekim 1972’de Edirne Erkek Öğretmen Okulu Stajyer Edebiyat Öğretmeni olarak başladım. Acemiliğimi alan ve beni mesleğe güvenle devam etmeye hazırlayan bu okul oldu. Şimdi o okulun eski yerinde II. Murat Lisesi, yeni yerinde ise Trakya Üniversitesi var. O okul, diğer benzerleri gibi, kapatılarak öldürüldü; fakat yerinde yine de iki okul birden yaşıyor! Öğretmen okullarını kapatanların içi rahatlamış olmalı. İki okul birden yaşadığı için değil, var olanı öldürdükleri için!

Edirne’de üç yıl kaldım. Uygulamanın içinde bulunmak, eksikliklerin giderilmesini kolaylaştırıyor; teorinin boşluklarını sınıfta doldurmaya çalıştım. Oradaki üç yılın verimli bir hazırlık devresi olduğunu söyleyebilirim.

1975’te Eskişehir Eğitim Enstitüsü Edebiyat Öğretmenliğine atandım. Mesleğimin üçüncü yılında yüksek öğretime geçmiş oldum. Zordu. Oradaki tecrübeli edebiyat öğretmenleri kündeleme denemeleri yaptılar bir müddet. Bütünleme sınavlarının yapıldığı tarihlerdi; sordukları soruların cevap anahtarını benim hazırlamamı istiyorlardı. Sonra bir şeyler keşfetmiş olmalılar ki aramız düzeldi ve cevap anahtarı hazırlatmaktan vazgeçtiler.

Bu okulda Türkçe bölümünü açtık. Zengin ve ayrıntılı bir program yaptık, iyi bir kadro kurduk. Orada birkaç yıl okutma zevkini yaşadığımız gençlerin çoğu, bugün Eskişehir’in eğitim hayatını yönlendirenlerdendir.

1984 yılıydı. İsteğine karşı duramayacağım bir arkadaşımın müdürlük yaptığı, Trakya Üniversitesi’ne bağlı Çanakkale Eğitim Yüksekokulu’na Yüksekokul Sekreteri olarak gittim. Hoş, daha doğrusu değişik bir görevdi. Fakat ben eğitimci kalmak istedim. İki yıl kadar sonra Öğretim Görevlisi oldum. Sonra lisans üstü eğitimimi tamamladım.

Trakya Üniversitesi’nin Çanakkale birimleri çekirdek olmak üzere Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi kuruldu. Büyük heyecan duymuştuk. Bu yeniden yapılanmada, yüksekokul müdürlüğü, üniversite genel sekreterliği, enstitü müdür yardımcılığı, senato üyeliği gibi bir sürü can sıkıcı ve dağıtıcı görevler yapmak zorunda kaldım. Bunlar içinde zevkle yaptığım Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölüm Başkanlığıdır. İyi bir ekiptik. Onlarla çalışmak da zevkliydi.

1997 yılında, Çanakkale’den ayrılmamızı gerektiren durumlar doğdu. Çok can sıkıcı şeylerdi. Sırtımızda taşıdığımız taşlarla kurduğumuz evi terk etmek neyse o duygularla Çanakkale’den kopup Eskişehir’e geldik. Benim eski mekânımdı… Kürkçü dükkânına dönmüş oldum ama hiçbir zaman “tilki” olmadım; olmaya çalışmadım!…

8-Kendi yuvanızı ne zaman kurdunuz? Eşiniz ve çocuklarınızı tanıtır mısınız?

3 Temmuz 1972’de evlendim. Yuva kurmak derken evlenmeyi kastediyorsunuz diye böyle söylüyorum. Çay demleyip içecek demliği ve bardağı, sigara külünü silkeleyecek kül tablası, mutfağında tüpü bulunan bir eve ne zaman sahip olduğumu soruyorsanız, o biraz uzun sürdü. Eve ilk aldığım altı adet çay bardağını, eve getirdiğimin ilk dakikasında düşürüp topluca katletmiştim! Bu katliamda eşimin de az çok dahli vardı sanıyorum. O eksiklikleri bir türlü tamamlayamadık. Tamamlamak için çok fazla uğraştığımız da söylenemez.

Eşimi ve çocuklarımı kendiniz tanısanız daha iyi olurdu. Benim tanıtmam, ister istemez, kendi penceremden olur. Benim penceremden görünüşleri çok huzur vericidir. Hâşim, “O Belde”sinin kadınları için “Hepsi hemşîredir veyahut yâr” demişti. Ben de bizim evin güzellerini tanıtmak için böyle diyebilirim!

Eşimle fakülteden sınıf arkadaşıyız. Bir halk türküsü “El kızı dediğin Azrail dostu!” diyorsa da hiç “el kızı” olmamıştır. O da, benim gibi, öğretmen okulundan Yüksek Öğretmen Okulu’na gelenlerdendir. Okurken iyi anlaşırdık; “ev arkadaşı” olduk, o zamandan beri çok daha iyi anlaşıyoruz. Ben dağıtırım, o toplar; ikimiz de yaptığımız işten usanmayız! Çalışmamı bitirdikten sonra derli toplu sayılabilirim; fakat çalışırken içine düştüğüm dağınıklık, katlanılır cinsten değildir; o, katlanır. Bilimde hiçbir meselenin “küçük” olabileceğini düşünmediğimden, küçük görüneni için bile birçok kitabı birden karıştırırım. O zaman da ortalık karmakarışık oluyor, ne yapayım!

Üç kızım var. Üçü de iyi dosttur. Ben de iyi baba olmaya dikkat ederim. Onları çok sevmemden daha tabiî bir şey olamaz; fakat sayarım da onları. Sayılacak tarafları çoktur. Onlar da benim nazlanmalarıma çok katlanmışlardır. Büyük kızım gıda mühendisi olduğu halde, bilgisayar işiyle –yönetici olarak- uğraşır. İkincisi mütercim tercüman. Yayınlanmış iki çeviri kitabı var: Anthony Gıddens’tan “Sosyoloji : Eleştirel Bir Giriş” (2001) ve Michael P. Ghiglieri’den “Erkeğin Karanlık Yüzü” (2002). Küçük kızım Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi okuyor. Aynı zamanda Açıköğretim Fakültesi İşletme Bölümü öğrencisidir. Hiç biri bizim ardımızdan gelmedi meslek seçiminde. İyi örnek teşkil etmiyoruz desem yazık, ediyoruz desem isbatı zor!

9-Mesleğiniz dışında başka uğraş alanlarınız var mı?

Mesleğimin dışında mı içinde mi bilmem, içim kıpırdadıkça yazı yazarım. Yazı yazmak –ki hiçbir bilim adamı bu tip yazılar yazmak zorunda değildir- özel bir çabanın sonucudur. Bunun için mesleğim dışındaki “uğraş” sayılabilir benim için. Yazdıkça –bitirinceye kadar çok sancı çekmeme rağmen- rahatlıyorum.

Hep yazma isteğiyle yaşadım. Mümkün olsa hiç durmadan yazar, onları yeniden yazmakla uğraşırdım. Ne var ki hayat bizden çok fazla şeyler istiyor ve vazgeçilmez şeyleri de yapmamız konusunda zorluyor. İnsanın bir mesleğe sahip olması ve o mesleğin gerektirdiği gibi davranması kaçınılmaz bir şey ne yazık ki.

Fotoğraf çekmek hoşuma gidiyor. Çok olmamakla beraber, iyi çekildiğini düşündüğüm ve mesleğimle ilgili belge sayılabilecek fotoğraflarım var.

Müzikle uğraşmayı, özellikle de kendi müziğimizin enstrümanlarından birini çalmayı çok isterdim. Fakat radyo, en iyi çaldığım müzik âleti olarak kaldı!

Selda Gülşen-  Yasemin Türksoy

Kaynak : saadettinyildiz.com

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

More articles from this author

Belki de tarih boyunca söz, en fazla aşk üzerine söylendi. Aşk; mutluluktu, hediyeydi, acıydı, elem ve kederdi. Susmaktı, yanmaktı, kavuşmaktı, kimi zaman da hasret kalmaktı......
"YAZISI SİLİNMİŞ, KAĞIDI SARI..." ARAMIZDAN ÇEKİLEN DOST: MEKTUP Giderek çetrefilleşen, eşya kalabalığına daha fazla bağımlı bir hale gelerek teferruata daha fazla gömülen, buna...
Tozlu yollara düştüm de geldim Haramiler tutmuş suyun başını Bozulmayan mayamızı, çoğumuzdan çok azımızı, sazımızı, sözümüzü dile getiren bir türkümüz böyle başlıyor.
Dalida’nın “Sahnede Ölmek” (Mourir Sur Scene) şarkısı enteresandır. Şarkının sözlerini ise Türkçeye çevirerek aşağıya koyuyorum. İsterseniz bu adresten dinleyedebilirsiniz:...
Battal Gazi ve Eskişehir Müslüman Türkler arasında gazi-veli kimliğiyle ünlenen, hayatı menkıbelere, şiirlere, romanlara ve filmlere konu olan Seyyid Battal Gazi, doğduğu yer...
1955 yılında Yalvaç (ISPARTA) ’ ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini memleketinde yaptı. Yüksek öğrenimini de Kırşehir ve İstanbul’da tamamladı. Çeşitli gazete ve dergilerde (Bizim...
Kadim bir geçmişe sahip olan Türkler, gerek İslâm’dan önce gerekse İslâm’dan sonra bulundukları coğrafyalarda büyük ve özgün bir kültür ve medeniyet oluşturmayı başarmış dünya...
Aşık Sefil Selimi, Asıl adı Ahmet Günbulut (d. 26 Ağustos 1933, Şarkışla - ö. 30 Aralık 2003, Sivas), yazar, türkü yazarı. İlkokul'dan sonra iki yıl ortaokula devam ettikten...
(d. 16 Nisan 1916, İstanbul - ö. 13 Aralık 1979, İstanbul), Türk şair, öğretmen, çevirmen. Modern Türk şiirinin önde gelen şairlerindendir. Herhangi bir edebi akıma katılmamış;...
Ayşe YAZICI YAVUZ 1980 Niksar doğumlu. 2003 yılı, Osmangazi Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı mezunu. Aynı üniversite bünyesinde 2004 yılında Tezsiz Yüksek Lisans diploması...
Şiiri, kristal bir menşurdan geçip binbir renge dönüşen sesli ışıklara benzeten Goethe: "Hayatın da, ölümün de sırrına erip, rûha gömülen bir hazine ve batmayan bir güneşle kucak...
Necmettin Halil Onan (1902, Çatalca, Kocaeli - 17 Ağustos 1968, İstanbul), Türk şair, öğretmen, akademisyen, edebiyat tarihçisi. Türk edebiyatının artık klasikleşmiş eseri olan...
Anadolu Danişmendli Beyliğini kuran Melik Danişmend neslinden olduğu bilinen İsmail Hami Danişmend, 1889 yılında Merzifon’da doğmuştur. Babası Cebel-i Garbî mutasarrıflarından...
Orhan Seyfi Orhon ( d. 23 Ekim 1890, İstanbul - ö. 22 Ağustos 1972, İstanbul ), Türk şair, gazeteci, yazar, yayımcı, siyaset adamı. Türk edebiyatı tarihine Beş Hececiler olarak...
15 Temmuz 1943'te Gümüşhane'ye bağlı Kelkit ilçesinin Dayısı köyünde doğdu. Ailesinin Kırıkkale'ye göçmesi üzerine ilkokulu orada tamamladı. Ortaokulu Merzifon ve Mersin askeri...