Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet
Prof.Dr. Rahmi Karakuş ile Felsefe ve Türk Felsefesi Üzerine Söyleşi

Değerli Hocamız Prof.Dr. Rahmi Karakuş ile “Felsefe, dünya görüşü, ideoloji, Türk düşüncesi, bir Türk felsefesi ortaya konulabilir mi, imkânlar, prensipler, değerler…” üzerine konuştuk. Hocamız geleceğe yol ve ışık tutacak çok önemli değerlendirmeler yaptı. Her Türk milliyetçisinin bu değerlendirmeleri okuması gerekir diye düşünüyoruz.

İşte söyleşimiz:

1. Değerli hocam, “Felsefe” nedir? Genel anlamıyla bize felsefenin bir tanımını yapar mısınız?

En zor soruyu en başta soruyorsunuz. Üstelik bu sorunun cevabı diğer sorularınızın cevabını da belirleyecek. Sorunuzun klasik bir deyişle ‘efradını cami ağyarını mani’ bir tarifi yok, ya da bu güne değin bu suale verilmiş karşılıklar bu vasfı taşımıyorlar. Felsefe adlandırmasının yapıldığı tarihten bu yana bu sorunun karşılığı olabilecek çok sayıda açıklama bulabiliriz. Hatta bu konuda -meraklılarına H.R.Atademir’in, konu ile ilgili Türkçedeki ilk kitap teşebbüsünü tavsiye ederim- yapılmış çalışmalarda da bu hususu görmek mümkündür. Fakat el kitaplarında ya da giriş niteliğindeki eserlerde felsefe nedir sorusuna karşılık gelecek açıklamalar da yok değildir. Bu açıklamaları tarif/tanım şeklinde anlamamak gerekir. Bunlar betim/tasvir hükmündedir. Bize felsefe hakkında felsefe ile felsefeye benzer olan etkinlikleri ayırt etme imkanı verirler. Bunları felsefenin tarifi şeklinde anlamamak kaydı ile ve farklı tasvirleri bir arada dikkate alarak felsefe hakkında bir tasavvur oluşturmak daha isabetli olacaktır. Felsefe adına yapılmış tek bir tasviri tarif hükmünde ele alanlar bir takım düşünce etkinliklerini bir çırpıda felsefe dışına attıklarını unutmamalıdırlar. Bazen bu tarzda bir kabulle felsefe ile uğraşan bir kısım insanları felsefeci kabul etmemiş oluruz ve felsefe tarihini de sınırlandırırız.

Felsefe nedir şeklindeki bir suale felsefe tarihini dikkate almadan cevap vermek mümkün değildir. Burada bir döngü ile karşılaşılır. Öyle ki felsefe tarihi denilen toplamın, birikimin içeriğinde felsefe etkinliği söz konusudur. Nedir dediğiniz etkinliğin daha cevabını vermeden ne olduğunu bilerek hareket ediyorsunuz demektir. Ya da şöyle diyelim: Felsefe filozofun yaptığı şeydir ve filozof felsefe yapandır. Bu bir tariftir ve doğrudur. Ancak felsefeye içeriden bakmaktır. Dışarıdan baktığımızda onun din olmadığını, bilim olmadığını, sanat olmadığını söylemek durumunda kalırız. Bunlar da dışarıdan tariflerdir ve doğrudurlar. Yani felsefe din, bilim ve sanat olmayandır. Ancak bunların pek işe yarar olmadığını da hemen söyleyebiliriz. Nedir sualine karşılık gelecek açıklamanın sorulanı bizde bilinir kılması yanı felsefe denilen etkinliği bildirmesi ve felsefe olmayanı da dışarıda tutması gerekir. Şimdi Aristo’nun yaptığı yani bize kalan eserlerinden yansıyan düşünce örnekleri felsefedir ve bu konularda bu tarzda düşünce üretmek felsefe yapmaktır. Peki Farabi, Gazali ve Mevlana’nın yaptıkları felsefe ve onlar da filozof mudur? Ya da İmam Maturidi felsefe yapmış bir filozof mudur? Aynı şeyleri Saint Thomas, Albert Camus, Jean Paul Sartre için de sorabiliriz. Şimdi felsefe nedir sorusuna vereceğimiz karşılık ile bunların bir kısmı dışarıda kalabilir. Sıkıntılı olanı bu soruya verilen cevapların herkeste aynı olmaması sebebiyle birinin filozof kabul ettiğini başkası etmeyebilmektedir.

Biz yine de felsefe için bir takım betimleyici ifadeler vermek durumundayız. Bunların keskinleştirilmeden ve genelleştirilmeden anlaşılması gerektiğini de hatırlatmalıyız. Ancak felsefe etkinliğinin ardındaki belirleyicinin insanın kendini anlamak olduğunu ve ben kimim sorusuna cevap arandığını unutmamak gerekir.

  • Felsefe akli bir etkinliktir. Burada aklîlik en az iki anlama gelir. Önce felsefeci kendi biliş yetilerine (melekelerine) güvenerek yola çıkar. Felsefeci bilebileceğine, anlayabileceğine inanır ve bunu kendi bilme gücü ile yapar. İkincisi akıl, kendisine gelen her bilginin meşruiyet kazanmak adına belirleyicisidir. Felsefeci için akla uygunluk esastır. Bu manada mantık, akla uygunluğun, aklîliğin özel bir disiplini olarak felsefecinin araçlarındandır.
  • Felsefe eleştirel bir etkinliktir. Bu özelliği akla uygunluğun zorunlu sonucudur. Doğru olduğu iddia edilen bilgileri, inançları, hükümleri yargılamaksızın kritik etmeksizin kabul etmemektir. Bu nedenle içinde varolduğu kültürün felsefe ile ilişkisi zaman zaman sıkıntılı olur. Tarihte bunun hazin örnekleri olmuştur. Eleştiri hem dışarıdan sunulanlara hem de kendi ürettiklerine yönelik olarak sürekli yapılmak durumundadır. Eleştirel/tenkidi etkinlik sahip olunan bilgilerin de sürekli güçlendirilmesi için zorunludur.
  • Felsefe analiz ve sentez etme, daha isabetli bir deyişle tefrik, tahkik, tahlil, terkip ve tevhid etmedir. Karşılaşılan bütünlüklerin ayrıştırılması ve bağlantılarının görülüp yeniden inşa edilmesidir. Bu özelliğin iki cephesi ile işletilmesi gerekir. Aksi durumda ayrıştırmak bozmak ve dağıtmak, bütünleştirmek de örtmek ve kapatmak/kapanmak demektir.
  • Felsefe gerekçelendirme etkinliğidir. Gerekçelendirmeyi insanlığın meşru araçları ve insanlığı meşru kabulleri ile yapmak manasında anlamak gerekir. Burada değişkenlik söz konusu olabildiği de açıktır. Konunun daha iyi kavranması için bu gün insan hakları bakımından geçerli olanın geçmişte olmadığını hatırlamak yeterlidir.

Felsefe adına dile getirdiğimiz bu üç nitelik birbirini destekler ve içerir. Dolayısıyla felsefeyi bunlardan sadece biri ile de anlamak mümkündür. Ancak bunlar felsefece düşünme etkinliğinin en genel niteliğini oluştururlar. Bir etkinliğin en az iki temel unsuru vardır. Geleneksel bakışla bir faaliyetin bir usulü bir de mevzuu, bir yöntemi bir de konusu vardır. Felsefenin konusu en genel olan şeklinde vasıflandırılabilir. Modern zamanların branşlaşma temayülü felsefeye de tesir etmiş olmakla birlikte özel konular hakkındaki felsefe etkinliği de en genel olan özelliğinde sürdürülmek durumundadır.

Buna göre felsefe en genel olanın başında gelmek üzere varlık hakkında düşünmektir. Konuların en geneli varlıktır ve onun ‘var’ ve ‘varlık nedir’ soruları ile başlayan bir soruşturmaya tabi tutulması gerekir. Bu soruşturma sadece felsefede yapılır. Aynı şekilde varlığın özel alanları ile ele alınması da aynı surette en genel olanı düşünmek şekli ile felsefede gerçekleştirilir. Tarih felsefesinden fizik felsefesine, kültür felsefesinden din felsefesine insan felsefesinden siyaset felsefesine her alanın en genel surette düşünülmesi felsefe ile yapılır.

Aynı şekilde her konu hakkında gerçekleştirilen soruşturmanın ‘bilme’ çabasının kendisi de felsefenin en genel soruşturma konularından birini oluşturur. Bilmek nedir ve nasıl gerçekleştirilir soruları ile en genel manada bilmeden daha alt seviyedeki bilimsel bilgi, dinsel bilgi gibi halleri ile bilmenin ‘bilgi’ olması ile soruşturulması felsefede yapılır.

Son olarak felsefe eylemlerimizi soruşturmaya çalışır ve burada eylemlerimizin belirleyicisi olan değerleri de genel ve özel halleri ile anlamaya çalışır. İnsan dünyasında doğru, güzel ve iyinin belirleyiciliği söz konusudur ve bunların oluşturduğu özel alanların ahlak, estetik, hukuk, sanat vb alanlarında onların ardındaki belirleyici değerler bakımından anlaşılması felsefenin hedeflerindendir.

Böylece felsefe varolan, bilen ve eyleyen insanı kendi bilme melekelerine bağlı kalarak soruşturmak, bu konuda en genel olanı tefrik, tahlil, tahkik ve terkip etme etkinliğidir. Bu haliyle o hayat boyu süren bir arayış, bir kavrayış çabasıdır. Her devirde ve ben kimim sorusunu kendisine sorup cevaplandırmak isteyen herkes kendisi için yapmalıdır. Felsefeci kendi sorusuna cevap vermeye çalışandır.

2. Fikir ve düşünce hayatında, cemiyetin tefekkürü bakımından felsefenin yerini ve işlevini tanımlar mısınız? Medeniyet ve kültür kavramları ile felsefenin ilişkisi nedir?

Felsefe medeniyet ve kültürün öncelikle dayanağını oluşturur. Medeniyet ve onun aktüel hali ile kültür – varlık ve hayat hakkındaki kabullerimizin yaşanmasının adlarıdır. Bu sebeple birbirlerinden ayrılması mümkün değildir. Medeniyet ayrı kültür ayrı yaşanmaz. Yaşadığınız kültürün medeniyetinden olursunuz veya medeniyetinizi yaşarsınız. Bu yargının daha fazla ayrıştırılması gerekir ancak sorunun beklediği cevabı başka mecralara çekmek olacağından bununla yetinelim. Fakat kavramların önce felsefece soruşturulması gerektiğini unutmamak gerekiyor. Medeniyet ve kültür her kavram gibi oluşturulmuştur ve varolana dair bir kavrayışımıza işaret ederler.

Felsefe insanın ne olduğunu ve ne yaptığını soruşturuyor ise medeniyet kavramının esasını oluşturan varlık ve hayat kavrayışlarımızın ancak felsefece oluşturulabileceği açıktır. Bu genel konuları ancak felsefece ele alabiliriz. Fakat burada bu sorulara dinlerin verdiği cevaplar hatırlanarak karşı çıkılabilir. Dinlerin cevabı denilerek sunulan açıklamaların bazılarının dinden anladığı şeye uygun açıklamalar olduğunu gözden kaçırmamak gerekir. Yani bu Hristiyanlıktır diyebileceğimiz bir gerçek yoktur. Martin Luther’in İncil’in metninden Hz. İsa’nın sözlerinden, havarilerin açıklamalarından yola çıkarak anladığı bir dindarca yaşayış vardır. Bunlar dinlerin cevapları değildir, felsefece düşünmelerin sonucunda oluşmuş, oluşturulmuş ve din prensipleriyle uyumlu cevaplardır. (Burada da soruşturmanın derinleştirilmesi gereken hususlar olduğunu söyleyelim, fakat sorudan uzaklaşmamak gerekiyor)

Medeniyetimizle övündüğümüzde referans noktası olarak aldığımız düşünce ve yaşayışların örneklerinin orta çağa ait olduğunu hatırlayalım. Bu çağların felsefi düşünce ile en çok iştigal ettiğimiz zamanlar olduğuna da dikkat edelim. Aynı şekilde bugün batı medeniyeti, batılı gibi düşünme ve yaşama dendiğinde dayanakların felsefi düşüncelere, düşünürlere ait olduğu da aşikârdır. Varlık ve hayat hakkındaki soruşturmanın ürettiği bilgi ve açıklamaların, oluşturduğu kurumsal yapı ve işleyişlerin toplamının medeniyet ve kültür olduğu ve bunları da yoğun ve çoklu bir felsefi düşünüşle gerçekleştirebileceğimiz tarihi örnekleri ile ortadadır. Sıradan insanlar olarak bizler birilerinin tahlil, tefrik, tahkik, terkip ve tevhid ettiği birikimi yaşarız. Bu etkinlik devam eden bir etkinlik değilse sorun başlar. Bir müddet gelenekselleşmiş olan iktifa eder görünse de gerçekte ifsad başlamış olur.

Felsefe varlık ve hayat hakkındaki kabullerimizin oluşturucusu olduğu gibi onları dönüştürerek devamlılığını sağlayabilecek tek araçtır. Bunu yapabilecek bireyler yetiştiremiyorsak önce gelen(ek)i tekrar ederiz. Fakat devam eden hayatın devam eden açıklamalara ihtiyacı olduğundan ve gelene bir şey eklemeyi durdurduğumuz için bunu yapanların peşinden gitmeye başlarız.

3. Felsefede bütün arayışların temelinde “varlık” fikri-anlayışı ya da kabulü olduğuna göre, bu “varlık anlayışı”na dayanarak felsefenin bir “dünya görüşü” yaratabilme imkânı olur mu? Dünya görüşlerinin bir felsefeden yola çıktığını söyleyebilir miyiz?

Zaman zaman ‘benim dünya görüşüme göre’ veya ‘benim hayat anlayışıma göre’ hatta ‘benim felsefeme göre’ diye başlayan ifadelerle karşılaşırız. Bu ifadelerin sahiplerinin ekseriyetle felsefeci olmadıklarını söyleyelim. Felsefe dünyasında veya entelektüel çevrelerde kendisine dünya görüşü denilen anlayışların felsefe gibi incelikli bir düşünce ameliyesi ile ortaya konmuş açıklama modelleri olmadığını ancak herhangi bir kimsenin yaşantısı sırasında karşılaşacağı her durumu bu modelle anlaşılır kılacağı iç tutarlılığı güçlü açıklama modelleri olduğunu söyleyebiliriz.

Felsefelerden dünya görüşü üretilebilir. Fakat felsefe eşittir dünya görüşüdür denebilir mi bilmiyorum. Bazı felsefeci dostlarımızın bu kanaatte olduklarını biliyorum ve onların oldukça güçlü gerekçeleri olmalı… Zira ayrıntıları dikkate alınarak geliştirilmiş bir ideoloji anlamında dünya görüşü güçlü felsefi açıklama araçlarına da sahip olmak durumundadır.

Fakat ideoloji ile dünya görüşünü aynı saymamak gerekir. Zira ideoloji işlenmiş bir dünya görüşünün eleştiriye kapalı ve yanılma ve yanlış olma ihtimalini kabul etmeyen dogmatik düşünce sistemleridir. Oysa dünya görüşü daha genel kabullerle ve daha genel yargılarla varlığı ve içinde süren her türlü oluşumu açıklama modelleridir.

İdeolojiler gibi felsefe ve dinler de dünya görüşü için uygun temel yapılar olma özelliğindedir. –İlginç olan dünya görüşlerinin bu yapılardan oluştuktan sonra kaynaklarının anlaşılmasına da aracı olurlar-. Hem felsefeden hem de dinden yola çıkararak oluşturulmuş dünya görüşlerinin bir takım kuşatıcı konularda kolay anlaşılabilir açıklamaları vardır ve bu açıklamalar dünya ve hayatı anlamada ve açıklamada oldukça kullanılışlı ve kolaylaştırıcıdırlar.

Söylemeye çalıştığım dünya görüşü ile açıklayamayacağımız (!) bir şey yoktur. Diğer bir deyişle dünya görüşü her durumda bir cevap üretme imkânına sahiptir. Dünya görüşü bize olanlar karşısında zihinsel çözümsüzlük yaşatmaz. Dünya görüşlerinin olumsuz tarafı kişiyi bir dünya görüşünün içinde yaşamaya ve dışarıya da buradan bakmaya alıştırmasıdır, zorlamasıdır. Ama onun olumlu tarafı da burasıdır. –İdeolojiden farkı dünya görüşünün kişi üzerindeki belirleyiciliğinin daha zayıf olmasıdır- Küçümseyici bir manada anlaşılmamak kaydıyla ortalama insanın ihtiyacı olan dünya görüşüdür ve onunla hayatının devamlılığını sağlar. Zira devam eden hayat içinde hızlı cevaplar üretebilme ancak böyle bir genel açıklama modeline sahip olarak yapılabilir.

Aynı şekilde medeniyetin de içeriden kolay fark edilemeyecek bir dünya görüşü ile varolduğunu ve devamlılık kazandığını söyleyebiliriz. Bu dünya görüşünün felsefeci veya felsefi nitelikli düşünme ile oluşturulması ve sunulması mümkündür

4. Eğer felsefe bir “ideal” yaratabilir, insanlığa bir ideal sunabilirse, bu ideale ulaşmanın metodolojisini de felsefe kurgulayabilir mi? Bu metodolojik bütüne “ideoloji” adını verebilir miyiz?

Sorunuzun başlangıç kısmına hayır dersem ikincisine cevap vermek gerekmeyecek. Ancak evet veya hayır demek yetmez, her halükarda gerekçelerin de sunulması gerekir. Yani felsefe ideal yaratamaz ise bu neden dolayıdır veya tersi.

Birinci olarak felsefeyi Anglosakson dünyanın çokça benimsediği biçimiyle çözümle aracı şeklinde anlarsak felsefe ideal yaratamaz, onun işi ideal yaratmak da değildir zaten. Felsefe bir ideal yaratacaksa bunun yöntemini başka bir yerden beklemek de doğru değildir. Kaldı ki felsefe son beş yüz yıldır ağırlıklı biçimde yöntem arayışı şeklinde sürdürülmektedir. Felsefe yol yapmak, yolda olmaktır. Usul esastandır. Usul esası belirler. Soruya geri dönersek, ideal yaratmak belli bir disiplin işi şeklinde görülemez kanaatime göre… İdeal sunan onun nasıl kazanılacağının yollarını da gösterir. Belki felsefe bu idealin ve yolların anlaşılması savunulması, geliştirilmesi, çeşitlendirilmesi için daha fonksiyonel olan disiplin şeklinde anlaşılabilir. Bugün felsefeden böyle bir beklenti olmadığını söylemeliyim. Daha doğrusu insanların ideal beklentisi içinde olmadıklarını, post modern denen zamanın ideal kavramını ifsat ettiğini söylemeliyim. Ayrıca ideal yaratma denilen şeyin masa başında düşünerek olmayacağını da söylemeliyiz. İdeal bir umut ihtiyacına bağlı olarak ortaya çıkar, hayat memat zamanlarında can simidi olur. Böyle durumlarda varolan ve tüketilmiş idealler de yenilenerek, güncellenerek yeni ifade kalıplarına dökülebilir. Ama söylediğim gibi, buna insanlığın ihtiyacı olduğu zamanlarda…

İdealin ideoloji haline dönüştürülmesi elbette mümkündür. Ama onun bir dünya görüşü şeklinde hayatımıza sinmesini sağlamak daha isabetli olacaktır. Dünya görüşü ideolojiden daha iyidir…

5. Geldiğimiz noktada, Türk Düşüncesini, İslam öncesi ve sonrası varlık, bilgi ve değerler anlayışından yola çıkarak bir dünya görüşü oluşturacak şekilde felsefenin diliyle anlatabilir, kurgulayabilir miyiz?

Anlatmıyorsak veya anlatamayacaksak o yok demektir zaten. Ancak bizim önemli bir sıkıntımız var. Kendimizi düşünürken İslam öncesi ve sonrası diye ayırıyoruz ve hatta Türk-İslam düşüncesi veya İslam düşüncesi gibi adlandırmalarla ayrımlaştırıyoruz.

Devam eden, devam edegelen bir hayatımız varsa bunun dünü ve bugünü ayrı düşünmek bilimsel veya pedagojik gereklerle ayırmak makuldür ama bunun dışında hayır… Bizim felsefe bölümlerimizde –Sakarya Ünv. hariç- tarihsel devamlılığı içinde programlanmış öğrenciye aktarılan Türk düşüncesi dersleri yoktur. Felsefecimiz özel bir ilgisi yoksa Türk düşüncesini de bilmez. Üstelik Türk düşüncesi ile ilgilenene de felsefeci sıfatını layık görmek istemezler. Daha somut konuşayım, Kutadgu Bilig’i felsefi biçimde okuyup tartışacak felsefeci sayımız sanırım bir elin parmaklarını bulmaz. Bundan neden müştekiyim, çünkü sorunuzda kastedilenin gerçekleştirilmesi ancak eğitimimize yerleşmiş bir program dahilinde yapılabilir. Biz eğitim işleyişinde kendimizi batı düşüncesine eklemlemiş olarak çalışıyoruz. Felsefecimiz Aristo’yu, Descartes’ı, Kant’ı, Russel’ı, Heidegger’i bir devamlılık içinde bilir veya okuyup çözümleyebilir, ancak Balasagunlu Farabi’yi, Maturidi’yi, Balasagun’lu Yusuf’u, İbn Arabi’yi, Hocazade’yi, Kınalızade’yi, Niyazi Mısri’yi aynı tarzda bilmez ve çözümleyemez. Bugünümüzü batının bilim düşünce tarihinden yola çıkarak kurmak ve anlamak istediğimiz için böyle bir beklenti veya talep de yoktur. Bunun için klasik birikimi okumak gerekiyor. Bu münasebetle kıymetli kardeşim Ekrem Demirli’nin klasik metinleri okuma girişimini sevinçle karşılıyorum ve onun programının güzel neticeler çıkaracağını umuyorum.

6. Değerli Hocam, Türk coğrafyasında Türk kültürü kaynaklı, ama dünyada evrensel mesajlar verebilecek bir “Türk Felsefesi” nden bahsedebiliriz o zaman. Yani bize ait bir dünya görüşü sunabilecek bir “Türk Felsefesi” öne sürmek mümkün olabilir? Bir diğer ifadeyle tabii bize ve tüm insanlığa bir “gaye” bir “ideal” sunabilecek müşahhas bir Türk felsefesi mümkün demek ki?

Sorunuzun son kısmını cevaplamaya çalışacağım. Zira evrensel mesajlar peşinde koşarak felsefe yapılmaz. Mesajınız veya ortaya koyduğunuz değerler ve dünya görüşü başkaları tarafından da değişik gerekçelerle benimsenir veya benimsenmez.

Felsefeciniz varsa felsefeniz vardır ve felsefecinize Türk diyorsanız bir Türk felsefesi de var demektir.Bu akıl yürütme basit ve iddiasını ispat için güçlü bulunmayabilir ama makuldür. Fakat Türk felsefesi deyiminde Türk’ten pek özel şeyler kastedilince iş değişiyor elbette... Türkiye’de ve dünyada Türk felsefeciler felsefe yapıyorlar, bunların yaptıklarını yüz yıl veya çok daha sonra bir felsefe tarihçisi nasıl bir kategorileştirme ile el alacaktır? Bugünkü tasnif anlayışımıza bakılırsa muhtemelen ‘Batı Türk Felsefesi’ gibi bir ifade kullanacaktır. Çünkü biz İslam öncesi Türk Düşüncesi, Türk İslam Düşüncesi diye ayırdığımıza göre ve belli bir tarihten sonra da felsefe referanslarımızı tamamen batılı olanla oluşturduğumuza göre bu adlandırma isabetli olacaktır. Ancak bugün felsefe yapanlarımızın insanlığa ya da daha dar bir çevre olmak üzere felsefe dünyasına sunacağı felsefi ürünler, felsefi sorunlara bizce çözümler şeklinde olursa bu nasıl adlandırılırsa adlandırılsın esasta Türk felsefesi olacaktır. Önce ‘bizce’ felsefe yapalım ki bu her zamandan daha fazla ihtiyacını hissettiğimiz bir şey. Ancak kültür iklimimizde insanlar felsefeciden ziyade demirciyi daha muteber görüyor.

7. Sizce “Türk Felsefesi” nin temel prensipleri ve teklif ettiği değerleri neler olabilir ya da olmalıdır?

Bu soruya cevap veremem, çünkü felsefenin temel prensipleri aynıdır ve felsefe değer teklif etmez. Varolan değerlerin içeriğinin oluşmasına veya güçlendirilmesine yardımcı olur, değerlerin birbiri ile bağlantılarını düzenler, birbirleri ile olan ilişkilerini çözümler.

Felsefenin temel prensipleri şeklindeki bir soruyu ideolojileşme temayülündeki bir felsefe çabası olarak anlarım. Felsefe düşünce özgürlüğü demektir ve düşünüşlerin çokluğundan güçlü düşünceler çıkar. Klasik zamanlarımızdaki düşünce çokluğu ne yazık ki bugün yok. Felsefenin temel prensiplerini felsefe yapmanın nitelikleri felsefi düşüncenin özellikleri şeklinde anlamak isterim. Sorunuzu ‘İlkçağ Yunan Felsefesinin Temel Prensipleri’ şekilde düşündüğümde de aynı şeyleri söylerim.

Türk felsefesi Türkçenin hâkim olduğu zihin ve hayat ikliminde insanlığın her türlü sorununu felsefece ele almak ve çözümlemeler yapmak manasına gelir. Türk felsefesini böyle anlamak eğilimindeyim. İlla prensip gerekir veya bir değer teklifi lazım denirse Türkçenin zihin ve hayat iklimindeki kazanımları kifayet eder zannımca…

8. Böyle bir idealizmde aydınlarımıza düşen nedir? Ayrıca gençlerimize düşen nedir?

Önce Türkçe öğrenelim ve öğretelim, Türkçedeki hayatı öğrenelim yeter…  Sorunu karmaşıklaştırmaya gerek yok… Hz. Peygamber’e Müslüman olmak için ne yapmamız lazım diyen bir gruba söylediği yalan söylemeyin yeter diye bir cevabı var. Bir şeyi tam öğrenmek ve öğretmek esastır. Biz her şeyi öğretelim diye uğraşıyoruz. Ben lise eğitiminde medeniyetimizin birikimini öğrenebileceğimiz bir Türkçe kazandıramadığımız sürece sıkıntılarımızın devam edeceğini ve bizce olanı üretemeyeceğimizi düşünüyorum. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eserlerinde kullandığı Türkçe’yi bugün akademisyenlerimiz bile anlayamıyor… Gelenek için geleni ekleyebileceğimiz bugünümüz olması ve geleni anlayabilmemiz lazım değil mi? Bunun için yapılmış okuma listeleri var, onların okunması gerekiyor. Takdirlerimizi daha çok falanca üniversiteyi kazandı veya falanca mesleğin sahibi diye yapıyoruz. Zihin dünyasını okumaları ile zenginleştirmiş ve ifade etme becerisini zengin ve yetkin bir Türkçe ile yapabilen gençleri takdir ettiğimizi söyleyebilir miyiz? Gençlerden daha çok yetişkinlerden beklenti içinde olmalıyız. Marifet iltifata tabidir, müşterisiz meta zayidir.

Değerli Hocam bu ufuk açıcı sohbet için içtenlikle teşekkür ederiz. yani yeni yazılarınızı okumak dileğiyle.

Prof.Dr. Rahmi Karakuş
Sayın Rahmi Karakuş, Sakarya Üniversitesi Felsefe Bölüm Başkanıdır. 1983 yılında İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden mezun olmuştur. Aynı üniversitede 1987 yılında Farabi’de Determinizm tezi ile yüksek lisansını, 1994 yılında 1908-1933 Türkiye’de Felsefenin Kavranışı ve Dinin Konumu tezi ile doktorasını tamamlamıştır.

Yayınlamış Kitapları:  
1995: Felsefe serüvenimiz, Seyran Yayınları, İstanbul  
2003: Felsefe tasavvurumuz, Değişim Yayınları, Sakarya  
2004: Yusuf Akçura’da Tarih Tasavvuru, Değişim Yayınları, Sakarya

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile