Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

Küçük adımlarımla sabahın çiği düşmüş çimenlerin üzerinde yürüyorum. Bir, iki, üç, dört... Dört ahenkli adımı öyle zarif bırakıyorum ki yere, âdeta toprağı incitmekten korkarmış gibi, parmak uçlarımda dolaşıyorum. Beni uzaktan izleyenler, yürüyüşümün pek bir havalı olduğunu söylerler. Görünüşüme ise söyleyecek söz bulamazlar. Çünkü buna, lügatlerindeki kelimeler yetmez. Onlarla aramda hiçbir fark olmadığını savunan kimi ahmaklar, kendilerini benimle eş tutma gafletine düşecekleri anda, bir bakışımla hemen toparlanırlar.

Farklılığım, saray bahçelerinde gezinen büyük büyük annemin soyundan gelir. Dedelerimin soyundan ise bahsetmeye gerek bile görmüyorum. Asil bir dişinin bir anlık zayıflığından yararlanmış, boz bir fırsatçıdan başka bir şey olmasa gerek büyük dedem. Anne soylu olmamın gururunu, boz rengi ile lekeleyip genlerini yıllar sonrasına bu şekilde iletmiş şıpsevdi bir züppe!

Parmağını uzattı, tam değecekti ki hemen vaz geçti. Derin bir hayranlıkla seyre daldı.

“Bu nasıl bir güzellik böyle,” diye düşündü elinde olmadan. “Bu nasıl bir ahenk? Şu renklere bak, şu derinliğe, şu düzene bak…”

Fidanının küçücük boyuna, incecik gövdesine bakmadan, tek dalındaki kocaman, pembe mi pembe gonca gül olmaya karar vermişti.

Mırıldandı adam farkında olmadan:

“-Ya üstündeki şebnem… Şu derin pembede oluşan küçücük su damlası gök kuşağına bürünmüş… Sanki aşık ışık gelmiş de kendini feda eylemiş, hasretinden yedi renge bölünüvermiş… Ama her renk de aşk vurgunu. Bu nasıl bir haldir ey İlahi!”

Şebnem bu mırıltıya sanki cevap verdi. Güle dönmekte olan goncanın kadifemsi yaprağında büyüdü, büyüdü, ufku kapladı yavaş yavaş.

Kemal, yaşadıkları; eski bir Rum evi olan binanın ikinci katındaki salonun penceresinden  uzanan yolu ve yoldaki durakta, şiddetli yağmur ve rüzgardan  korunmaya çalışan   insanları, gözlerini ayırmadan izliyordu. Pencerenin camı sanki Kemal’i, rüzgarın verdiği destekle, yayından fırlamış ok gibi hızlanan yağmur damlalarından, bir kalkan gibi koruyordu.  Salonun hemen yanındaki odadan Kemal’in annesi Özlem Hanım’ın terlik sesleri  salondaki sessizliği  bozduktan sonra  Özlem Hanım’ın sesi yankılandı birden salonda:

“Kemal, oğlum burada mısın?”  Annesinin sesini işiten Kemal,  birden irkilerek: “Buyur anne, seni dinliyorum.” diye cevap verdi. Özlem Hanım, oğlunun bu sesinden duyduğu hoşnutsuzluktan dolayı soğuk bir şekilde:

“Yine dikilmişsin pencere kenarına kavak ağacı gibi! Nerelere daldın gittin, söyle bakalım!”dedi.

Sultan SencerRüzgârın hırıltısıyla yankılanan kalın paslı demir pencere, kapı ve taş duvarlar; bağrından akan gözyaşlarıyla tutsak olmanın mâteminde yapayalnız, prangalı, çökmüş, uzun dağınık kirli saç sakal yüzünü kaplamış, başı önünde, yırtık, kirli mahkûm elbiseleri içinde. Dilini yutmuş, gözleri hüzün yemiş, dik bakışlarla, matem sessizliğinde, hücresinde oturmuş, Üzüntü hüzün hâl tavrında, çocukluk yılları gözünün önüne getiriverdi. Türk kadının cesaret bilgisiyle, annesi sürekli doğduğu Sincar kasabasını, Türkmen geleneklerine göre; babası Melik Şahın, kulağına Ahmet ismini ezan okuyarak koyduğunu, anlattığını hatırlıyordu. Atalarının Horasan sevdasını, sevgi seli ile şah damarına sindirdiğini hissetti.

Aklında; memleketin evlatlarına gerekli olan, özgürlüğü, refahı sağlamak için savaşları kazanmak, bulunduğu toprakları sürekli genişletmek, anında zekice çözüm üretmek ve pratikliğin iyi bir savaşçı için şart olduğunu biliyordu.

oğuz kağanOğuz Kağan Destanını Anlatan Kaynaklar Oğuz Kağan destanını anlatan başlıca iki kaynak bulunmaktadır.   Bunlardan birincisi yazarı bilinmeyen ve bir Uygur tarafından yazıldığı anlaşılan Uygurca  Oğuz Kağan destanıdır. Uygurca yazılmış olan bu eser W.Bang ve G.R. Arat tarafından 1936 yılında Türkçeye çevrilmiştir. Uygurca eserin tam olarak ne zaman yazıldığı bilinmemektedir. Pelliot yaptığı araştırmalar sonucu vardığı kanaatle eserin 1300 yıllarına doğru Turfan‘da kaleme alındığını ve bu metnin XV. yüzyılda bir Kırgız bölgesinde hemen hemen hiç değiştirilmeden yeniden düzenlendiği sonucuna varmaktadır. (Pelliot, 1995: 103).

İlk bölümü eksik olan bu eser bugün Paris Milli kütüphanesinde bulunmaktadır.  Diğer kaynak ise XIV. yüzyılın başlarında İlhanlı sarayında yaşamış Reşideddin’in yazıya geçirdiği eserdir. XV. yüzyılda yaşamış Yazıcıoğlu ve XVII. yüzyılda yaşamış Ebu-l Gazi Bahadır Han, Reşideddin’in rivayetlerini Batı ve Doğu Türkçesine çevirmişlerdir.

camkozalagiÇam ağacı mutluluk içinde yemyeşil ormanda, sarı yıldızların altında huzurlu yaşıyordu.

Çalışan diğer ana baba çam ağaçları gibi;

--Huzur dolu günler gelip geçti.

Ne zaman mı?

Elbette bu zaman! Ne zor şimdi yaşamak, yaşım bir hayli ilerledi, aklıma gelen sadece huzur istiyorum.

Başka bir şey değil, çok şükür sağlıklı, mutlu, huzurlu, evreni emniyete açılsın. Kollarımı insanlar teke tek kestiler. Baltayla köklerimi de kazdığı toprakla birlikte attılar. Evrenin en ücra köşesine acımasızca fırlattılar…

dedekorkut copyTürkiye Türkçesinde "bir şeyin beğenildiğini, onaylandığını anlatmak için el çırpmak"2 anlamında kullanılan alkış kelimesi, ulaşabildiği en eski Türkçe metinlerde "dua etme, övme, birinin iyiliklerini sayma" manaları ile karşımıza çıkmaktadır. Divanü Lügati'tTürk'te bu kelimeden başka, aynı kökten türetilmiş alkamak kelimesi de "övülmek" anlamıyla verilmiştir. Alkışın karşıtı olan kargış ise yine Divan Lügati'tTürk'te "lanet, ilenme" anlamlarıyla yer almıştır. Aynı eserde "lanet, kargış" biçiminde açıklanan kargak kelimesi de bulunmaktadır.3 Böylece alkış kelimesinin yazı dilinde ilk anlamından biraz uzaklaşarak günümüze "el çırpma" manasıyla ulaştığı, asıl anlamını karşılamak üzere Arapça dua kelimesinin daha çok tercih edildiği anlaşılmaktadır. Kargış karşılığında ise Farsça bed ve Arapç dua kelimelerinin birleşmesiyle oluşan beddua yaygınlık kazanmıştır. Ancak Anadolu ağızlarında alkış ve kargış kelimelerinin ikisi de yaygın bir biçimde kullanılmaya devam etmektedir.4 Diğer Türk lehçe ve şivelerinde de alkış (dua), kargış (beddua) kelimelerinden h birinin benzer anlamlarla varlığını sürdürdüğü görülmektedir.5

OmerSEYFETTİNEski Yunanca olan arketip sözcüğü Türkçe’de ilk imge, ilk örnek gibi anlamlara gelir. Arketipler, insanlığın ortak mirasıdır. Sanat eserlerinde arketiplerin yer alması, sanatçının ve eserin evrensele ulaşmasında katkı sağlar. Farklı kültürlerden ve milletlerden insanların ortak paydasını teşkil eden arketipler, sanatçı ve muhatapları için ortak dil olma özelliği taşır. Arketip olarak tanımlanan ortak semboller ve figürler kolektif bilinçdışı aracılığıyla sanat eserlerinde canlanmaktadır. Arketipler, edebiyat bilimciler tarafından mitoloji, psikoloji, antrolopoloji, dinler tarihi gibi farklı disiplinlerden elde edilen bilgilerden hareketle edebî eserlerde arketipsel eleştiri metodu aracılığıyla tespit edilebilmektedir. Bu metot, yirminci yüzyıl itibariyle, modern psikolojinin temsilcilerinden olan Carl G. Jung’un kolektif bilinçdışını kavramını ortaya koyması sonucu ortaya çıkmıştır. Edebî metinlerin tahlilinde kullanılan arketipsel eleştiri metodu, eserden hareketle eseri tahlil etme amacı taşır.

diyetDar kapısından başka aydınlık girecek hiçbir yeri olmayan dükkânında tek başına, gece gündüz kıvılcımlar saçarak çalışan Koca Ali, tıpkı kafese konmuş terbiyeli bir arslanı andırıyordu. Uzun boylu, iri pençeli, kalın pazılı, geniş omuzlu bir pehlivandı. On yıldır bu karanlık in içinde ham demirden dövdüğü kılıç ve namluları tüm Anadolu’da, tüm Rumeli’de sınır boylarında büyük bir ün kazanmıştı. Hatta İstanbul’da bile yeniçeriler, satın alacakları kamaların, saldırmaların, yatağanların üstünde “Ali Usta’nın işi” damgasını arıyorlardı. O, çeliğe çifte su vermesini biliyordu. Uzun kılıçlar değil, yaptığı kısacık bıçaklar bile iki kat olur, kırılmazdı, “Çifte su vermek” sanatının, yalnız ona özgü bir sırrı vardı. Yanına çırak almaz, kimseyle çok konuşmaz, dükkânından dışarı çıkmaz, durmadan uğraşırdı. Bekârdı. Hısımı, akrabası yoktu. Kentin yabancısıydı. Kılıçtan, demirden, çelikten, ateşten başka söz bilmez, pazarlığa girişmez, müşterileri ne verirse alırdı. Yalnız savaş zamanları ocağını söndürür, dükkânının kapısını kilitler, kaybolur, savaştan sonra ortaya çıkardı. Kentte onunla ilgili birçok hikâye söylenirdi.

kiralik konakİnsanlık tarihiyle var olan “gündelik hayat”, tekrar eden işlerin, alışkanlıkların oluşturduğu rutin ve sıradan bir düzendir. Sosyal bilimlerin dolaylı olarak işlediği kavram; moda, üslupsuzluk, bireysellik,yabancılaşma, kentleşme, sıradanlık, süreklilikle ilişkilidir. Bir anlamda “modernliğin arka yüzü” olarak da ele alınabilecek olan “gündelik hayat”, toplumsal alandaki büyük dönüşümlerin bireysel alana yansımalarını tespit etmek için önemlidir. “Gündelik hayat” her alanında olduğu gibi edebiyatta da tesirini göstermektedir. Edebiyatta “gündelik hayat”, modern hayatla birlikte bireyin doğadan, tarihten, üsluptan uzaklaşmasınınsonuçlarını yansıtması ve “gündelik hayat”ın maskesini düşürmesi açısından önemlidir.

Yakup Kadri’nin Kiralık Konak (1920) isimli eserinde, 20. yüzyılın başındaki toplumsal değişim, bir konak ve bu konakta yaşayan üç neslin hayatlarından yola çıkılarak anlatılmaktadır. Bu bağlamda romanda“gündelik hayat” ve “gündelik hayat”a uyum sağlamaya çalışan insanların çabası ve başarısızlıkları ele alınmaktadır.

 q muharremdayancMehmet Akif, çok yönlü ve aktif kişiliği ile hiç kuşkusuz hem II. Meşrutiyet hem de Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının önde gelen simalarından birisidir. Akif, her şeyden önce içinde yaşadığı dönemi doğru anlaması; hayatın ve edebiyatın her alanında yazılı veya sözlü olarak sürekli bir çaba içinde olması; ömrü boyunca sergilediği örnek tavır ve orijinal düşünceleri ile her zaman dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştır.

                 Akif, öncelikle bir şairdir, fakat bu ana kimliğinin yanı sıra onun veterinerlik, devlet adamlığı, bilim insanlığı, Teşkilat-ı Mahsusa adına görev yapmak gibi resmî yönleri de vardır. Bu durum, Akif’in, halkla iç içe olmasına hiçbir zaman engel olmamış ve o, her hâlükârda sivil kişiliği ile öne çıkmıştır.