Edebi Medeniyet 
Ebedi Medeniyet
(Okuma süresi: 4 - 7 dakika)

Sunset 5 Diego Rivera Google Arts Culture

  Yalnızlık ve kalabalık arasından bir şerit geçer.

 Yalnızlık ve kalabalık arasından bir şerit geçer. Bu şerit bir dengedir, şerit öylesine bir denge işaretidir ki delileri mesut eder. Bense bu işareti gereği kadar görememişimdir. Sabahları Ay devriyesini Güneş’e yeni devretmişken kollarıma yayılan ürperti beni bir insanla sohbet etmekten daha çok cezbeder. Öyle ki karşımda sevdiklerim, sessiz diyaloglar ve kafein; gün batımı izlemekten daha zevklidir. Ben yalnızlık ve kalabalık arasında kalan çizgiyi arayan bir deliyim. Nafile,  yalnızlık ve kalabalık arasındaki bu koşuda dikişleri sağlam olmayan bir ben varım. Sağlam atmak gerekir dikişleri. Dikişler zikzak, koşu düz tepe az. Bir bayırdan koşarken insan yorulmaz. Yorulur, akciğerleri kafesciklerinden teker teker çıkarılmış da bir lağım çukurunda yıkanmışcasına yorulur hem de. Ayakları taşlardan ve kesiklerden kanayan uzuvlarmışcasına yorulur. O tepeden inmeye başladığı günden beri sanki hep yuvarlanmış insan, şimdi ayağa kalkmış tepeye meydan okuyor. Öyle bir yorgunluk bu.

Add a comment

(Okuma süresi: 12 - 24 dakika)
  • Zaman Kurgusu:

biyografi romanlari roman mi 2 Biyografi romanı yazarları kahramanlarının hayatını anlatırken kronolojiye çok dikkat eder. Bir kahramanın hayatı bütünüyle anlatıla mayacağı için romanlarda bazen uzun atlamalar dolayısıyla kopukluklar ortaya çıkar. Okuyucu kahramanın hayatında 10-15 yıl atlayarak anlatılan iki  olay  arasında  kahramanları,  mekânı,  bağlamı  farklı  olduğu  için bir irtibat kurmakta zorlanır. Kahramanın hayatındaki gerilimler, gidiş gelişlerle olaylar arasında kurulan irtibatlarla heyecanı dorukta tutan modern romana nazaran Türk biyografi romanlarının bu yapısı okuyu cuyu bıktırır. İslamcı Bir Şairini Romanı Akif’te Akif’in hayatı anlatılırken uzun atlamalar olduğundan, tarih okumamış ve Akif’in hayatını bilmeyen okuyucunun olaylar-kahramanlar arasında irtibat kurması imkansızdır. (s.131/137-137/139-139/140-150/176) Romanda 1947’de yapılan bir kong rede yaşananlar da anlatılır. Hâlbuki Akif yaklaşık 11 yıl önce vefat etmiştir. Romanın kurgu bölümü ile bu bölüm arasında bir ilgi kurmak mümkün değildir. (s.317) Bu, anlatıcının zaman konusundaki  dikkatini veren bir örnektir. Aynı husus yazarın/anlatıcının diğer romanı Bir Fikir Adamının Romanı Ziya Gökalp için de söz konusudur. Olaylar Ziya Gökalp’in çocukluğundan başlayıp ölümüne kadar atlamalarla devam  eder.

Add a comment

(Okuma süresi: 18 - 35 dakika)

biyografi romanlari roman mi 1Roman, ortaya çıktığından beri bütün dünyada sevilmiş ve ilgiyle takip edilmiş bir edebiyat türüdür. Romana karşı duyulan bu sevginin temelinde ne olduğu önemli ve ayrı bir konudur. Ancak hem okuyucu hem de sanatkâr açısından bir edebiyat türü olarak sunduğu imkânlar romanın sevilen bir tür olmasına vesile olduğu ifade edilebilir. Romancı hayalindeki dünyayı, insani ilişkileri, roman kahramanları marifetiyle kolayca anlatır; okuyucu ise merak ettiği hayatı, insanı, duyguyu, kültürü romanlarda bulur.

Add a comment

(Okuma süresi: 2 - 3 dakika)

karanligin sesi idil celikerİlk konaklama yerimiz olan Giresun’daydık. Otelin dış cephesi ayna ile kaplı idi. Yansıyan günbatımı ışıltıları adeta ruhumda renkleniyordu. Grup arkadaşlarımız dinlenmeye gitti. Biz ise gurubu seyrettik. 

Odamız terasa bakıyordu ve huzur bulduğum deniz ufuklara uzanmıştı, ben de yatağa göz ucuyla uzanıp, elveda demek zorunda kaldım. Yemek vaktiydi. 

Add a comment

(Okuma süresi: 4 - 7 dakika)

ayinesi istir feride turanYaşadığı dönemdeki sadakat ve riyakârlıkları, insanın zaaflarını şiiriyle yansıtan Ziya Paşa; “kişi” ile ilgili en temel kriteri “ayna” imajını kullanarak ifade etmiştir:
“Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde”.
Kişinin aynası iştir, lafa bakılmaz. Şahsın aklının rütbesi, derecesi; eserinde görünür. Bu durumda lafla peynir gemisi yürütenlerin, on parmağında on kara olanların, her işe hile karıştırmayı iş görmek sayanların aklının rütbesine şairin verdiği not bellidir. Yalnız bu sözleri söyleyen sadece bir şair, bir edebiyatçı değil; aynı zamanda Sultan II. Abdülhamit Han’ın vezir rütbesiyle taltif ettiği bir “paşa”dır. Hem bürokrat hem şair kimliği ile insanların “rütbe-i aklı”nı; ürettikleri “iş”le, “eser”le ölçmesi, kişiye değil işine bakması önemlidir elbette. Ama daha da önemlisi, bu dizelerin; yüksek insani değerlerle kuşanmış bir medeniyetin de aynası oluşudur.

Add a comment

(Okuma süresi: 14 - 28 dakika)

sari saltukAynı kültür ortamı içinde ortaya çıkan ve gelişen halk edebiyatı türlerinin birbirinden etkilenmesi, birbirlerine kaynaklık etmesi kaçınılmazdır. Mitolojiden destana, destandan halk hikâyesine, pek çok türde görülen bu etkileşim, diğer halk edebiyatı türlerinde de kendisini göstermiştir. Masal ve destan da birçok ortak unsuru bünyesinde barındırması noktasında dikkat çeker.

Add a comment

(Okuma süresi: 2 - 3 dakika)

IMG 20201218 013204 resized 20201218 092153149Nerenden öpsem bilemiyorum? Dudaklarından mı, elmacık kemiklerinden mi, çenenden mi, alnından mı bilemiyorum? Ben bütün bunları düşüne durayım , sen “yaralarından öperim” dedin,  mevsimimde kelebekler uçurdun.

Ah Leo … Seninle tanışmamız bir sonbahar gününe rast geliyordu. Oltalarımıza salladığımız nehirden gelen soğuğa aldırmadan öylece oturuyorduk. Ben tam kavak ağacının altına oturmuştum. Öyle bir rüzgar vardı ki kavak ağacının yaprakları her yeri kaplamıştı. Hani derler ya “sonbahar bahaneydi, yaprağın canı sıkılmıştı” diye. İşte öyle  bir şey gibi bütün olasılıklar. Yapraklar her yerdeydi. Ağacın dibinde masa vardı bir de semaver.

Add a comment

(Okuma süresi: 14 - 28 dakika)

ahmet mithat efendi romanlariBu çalışmada Tanzimat Dönemi’nin önemli isimlerinden Ahmet Mithat Efendi’nin (1844-1912) Balkanları konu alan romanları üzerinden Balkanların 19. yüzyıldaki sosyal, siyasî, tarihî, etnik ve kültürel görünümleri edebiyat coğrafyasının referans noktalarından biri olan “yaşanmışlık” ilkesinden hareketle incelenmeye çalışılacaktır. Bu çerçevede yazarın Arnavutlar Solyotlar (1888) ve Gönüllü (1897) romanları üzerinde durulacaktır.

Add a comment

(Okuma süresi: 1 - 2 dakika)

gultombakYola çıktım. Yola çıktıktan sonra saate bakmanın anlamı yok dedim, saati çıkarıp attım. 

Yol kenarında bir taş buldum, oturdum üzerine. Buradan at araba da geçmez ama bekleyelim bakalım. Bekliyor insan. Neyi nasıl neden beklediğini bilmeden bekliyor işte. Bu böyle baş olmayacak. Yürüyeyim diyorum hem biraz da zaman geçer. 

Arkama baka baka yürüyorum. Olur da bir vasıta gelirse beni de atar köye. Etraftan bir değnek buluyorum, yarenlik etsin diye. Konuşa konuşa yollanıyoruz.

Add a comment

(Okuma süresi: 2 - 3 dakika)

olum aglaya aglayaSabah saat 8:30, taziyeleri kabul ediyorum. Annem babaannemin başında. Kendimi gururlu bir iş yapıyormuşcasına dimdik ayakta tutuyorum. “Başın sağolsun” diyorlar. Ne anlama geldiğini algılayamıyorum. Amcamın kızı Kur’an-ı Kerim okuyor. Ne de güzel avazı varmış. Bilmiyordum.

Her gelen yattığı yerde dinlensin diyor. Haklılar da. Bir kadın olarak bu hayatta var olmaya uğraşırken o kadar çok çalışıyoruz ki. Yorulduğumuzun farkına varamıyoruz. Farkına vardığımızda dinlenmek için fırsatımız olmuyor. İşte hayat mücadelesi içinde kaybolup gidiyoruz.

Saat 12:00 , öğle namazına az kaldı. Birazdan cenaze arabası gelir. Ne tuhaf daha bir gün önce elimle çorba içirmiştim oysa ki. İşte geldi, yengem tabuta sarılıp uzun uzun ağlıyor. Anneme hayranım, dimdik ayakta metanetli kadın. “Hakkınızı helal ediyor musunuz?” diye sordu hoca.  “Helal olsun” dedik ağız birliğiyle. Annemin kızıyım ben ama onun kadar dayanıklı değilim.  Başörtünün altından sicim sicim ağlıyorum.

Add a comment

(Okuma süresi: 4 - 8 dakika)

kosedagiEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer top oynarken eski harman içinde... Yuvarlandım yumak oldum; toparlandım, toprak oldum. Toprak evde buldum kazı... Kazı hancıya verdim, hancı bana mazı verdi... Mazıyı avcıya verdim, avcı bana tazı verdi... Tazıyı çobana verdim, çoban bana kuzu verdi... Kuzuyu kâtibe verdim, kâtip bana yazı verdi... Yazıyı dervişe verdim, derviş bana sazı verdi. Kimseye vermem bu sazı, ben çalarım bazı bazı, dinle benden, ince telden, söyleşelim tatlı dilden...

Bir varmış, bir yokmuş; Allah'ın kulu çokmuş. Bir memleketin birinde bir Türkmen Beyi varmış. Kimsenin bir çöpüne el sürmez; kendi dağından, bağından ne gelirse onunla geçinir gidermiş. Doğrusu, ekilip dikileni kendine değil yedi köye yetermiş ama gel gelelim, kâhyaları ellerine, eteklerine temiz değilmiş yoksa... Ya har vurup harman savurur ya da parayı su gibi akıtıp kendi küplerini doldururlarmış. Türkmen Beyi bakmış ki olacak gibi değil; işlerini çekip çevirecek helal süt emmiş birini bulmayı düşünmüş, düşünmüş ama kâhyadan yana ağzı yanmış bir kere; şöyle bir tartıp terazilemeden her benim diyenin yakasına yapışır mı, bini gelmiş bini gitmiş, ille velakin hiçbirini gözü tutmamış. Derken akşamın bir vaktinde, kösenin biri peyda olmuş. Türkmen Beyi bunu da eleyip elekten geçirdikten sonra:

"A benim kâhyam olası demiş, sen özü sözü doğru bir adama benziyorsun ama kâhyalık dediğin kıldan incedir. Otun, çöpün dilinden bilmeli, ağızsız, dilsizlerin hâlinden anlamalısın ki emeğin boşa gitmesin. Şimdi, yüreğin atıyorsa seni bir sınayacağım. İşte sana bir koyun parası. Bununla beğen, beğendiğin koyunu al; ister ağıla kapa, ister çobana sal. Kırk gün sonra bu koyunun yününden kürk, derisinden börk isterim. Daha daha, kanından kan, canından can isterim. Gene de koyunumu diri, paramı geri isterim. Bu sayıp döktüklerimi yerine getirebilirsen gayrı lamı cimi yok, kâhyalığı avucunda bil."

Köse, koyunun parasını alıp çıkmış ama bir türlü akıl sır erdirememiş buna; boşa koymuş dolmamış; doluya koymuş, almamış gene de umudunu kesmemiş:

"Koskoca bey, koyun moyun diye ayın oyun edecek değil ya bana; bunun da bir yolu yordamı vardır elbet. Velakin bilse bilse o ağızsız dilsizlerin dilinden anlayanlar bilir bunu." deyip köyün yolunu tutmuş. Az gitmiş, uz gitmiş; dere tepe düz gitmiş; derken bir adama rastlamış. Selam sabahtan sonra sormuş:

— Nerden geliyorsun?

— Dere köyden...

— Nereye gidiyorsun?

— Tepe köye...

— Adın ne?

— Ese!

— Benimki de Köse!

Beraberce yola düzülmüşler. Çayır, çimen geçerek, soğuk sular içerek gitmişler babam, gitmişler. Derken bir yokuş çıkmış önlerine, öyle böyle de yokuş mu ki... Örüldükçe örülüyormuş köye doğru.

Ese kaşlarını çatmış:

"Bizim köye diyecek yok ama ille de bu yokuş belimizi büküyor yoksa..." demiş. Köse de başını sallamış:

Köse de başını sallamış:

'Yokuş olmasına yokuş ama yarı yere kadar ben seni taşırım, yarısından sonra da sen beni taşırsın olur biter." demiş, demiş ya, Ese bu söze bir mana verememiş. Öyle ya , at yok, araba yok; omuzda taşıyacak değiller ya birbirlerini. Aklının tahtası noksan mı sanmış, ne sanmışsa Köse'nin, gülüp geçmiş. Gene dereden tepeden söz açarak, gelmişten geçmişten konuşarak yokuşun başını bulmuşlar Bir de görmüşler ki ekinler diz boyu... Köse şöyle bir bakmış:

"Bu yıl ekinlerimizin maşallahı var ama yiyip bitirdiniz mi bunları, yok yoksa daha yiyecek misiniz?" demiş.

Ese kulaklarına inanamamış; "Daha bir başağı bile koparılmamış, neresi yenmiş olabilir bunun? Galiba bu adamın bir değil, aklının iki tahtası noksan." deyip başını öte yana çevirmiş.

Tarlaların kıyısından yamala yamala geçerek köyün mezarlığına kadar gelmişler. Köse bu defa da:

"Toprakları bol olsun ama bu adamların hepsi öldü mü, yaşayanları da var mı?" diye sormasın mı!

Ese bunu duyunca akı karayı yitirmiş:

 

 

 

"Bu adamın öyle bir değil, iki değil, aklının üç tahtası birden noksan! "deyip ne he demiş, ne yok demiş. Kâh havadan, sudan laf ederek, kâh yağmurdan, yaştan söz açarak köye girmişler. Ese yarım ağızla:

"Buyur, bir yorgunluk kahvesi içelim de gideceğin yere sonra gidersin. "deyip Köse'ye kapısını açmış.

Be'nin bir kızı varmış; akıllı mı dedin, akıllı imiş, bir ara fırsatını bulup:

"Kim bu konuk? "diye sormuş. Babası da:

"Bilmem ki kızım, kösenin biri... Akıllı desem akıllı değil; deli desem deli değil! Yokuşu gördü, böyle dedi... Ekinleri gördü, şöyle dedi... Mezarlığı gördü, öyle dedi... Hasılı, fındık kabuğunu doldurmayan şeyler söyledi durdu yolda. Kimine gülüp geçtim; kimine dönüp geçtim; kimini de duydum, duymamazlıktan geldim. "deyince kızı gülümsemiş:

"Baba!” demiş, haşa akıl öğretmek gibi olmasın ya bazen bir ima bin mana derler. Senin Köse de öyle üstün akıllı laf etmiş ki bir fındıkkabuğuna değil yedi dünyaya sığmaz ama sen bu kapalı sözlere bir anahtar uyduramamışsın yoksa. Yokuşu görünce yarı yere kadar ben seni taşırım, yarısından sonra da sen beni, dedi öyle mi? Bu sözle o, biraz ben dereden tepeden bahsederim; biraz da sen, derken yol yorgunluk duymadan yokuşun başını buluruz, demek istemiş; bu bir!
"Ekinleri görünce hepsini yiyip bitirdiniz mi, yoksa daha yiyecek misiniz?” diye mi sordu. Bununla da: "Tarlanızdan çıkanları borca harca mı yatıracaksınız, yoksa sapı ile samanı ile hepsi kendi ambarınıza mı girecek?" demek istemiş; bu iki!

Mezarlığı görünce de : "Bunlar öldü mü, yaşıyor mu?” demesine gelince bu daha büyük bir söz! Burada yatanların hepsinin adı sanı unutulup gitti mi? Yoksa yaptıkları iyiliklerle, işledikleri işlerle adı kalanlara karışanlar da var mı, demek istemiş; bu üç!" deyince Ese ellerini dizlerine vurmuş:

"İlahi aklınla yaşayasın kızım, Köse olacak, herhâlde dediğin gibi eğirip dokumuştur ya ben o bezlere bir tarak uyduramadım yoksa... Gördün mü bir, kim bilir beni ne yerine koymuştur Köse. Nasıl etsem de aklımı peynir ekmekle yemediğimi göstersem ona! "deyip Köse'nin yanına gitmiş. Onun, yolda, yokuşta savurduğu imalı sözlerini kızının ağzıyla yorumlamaya kalkmış ama yüzüne gözüne bulaştırdığından mıdır nedir, Köse rüzgârın başka yerden estiğini anlamış:

"Bre Ese demiş, birbirimizi tartıp teraziledik gayri... Senin ne yokuş yukarı dökecek dillerin ne ekilip dikileni ölçecek tellerin ne de adı kalanları destan edecek dillerin var sanırım. Olsaydı daha yolda iken sözüme söz koşar da başını öte yana çevirmezdin. Demek sonradan sonraya bunları bir söyleten var sana. O, benim elime de bir geçse şu çözemediğim kör düğümü bir çözse alimallah cennetin kapılarını açar.” deyince Ese, kızara, bozara:

"A Köse kardeş demiş, Allah'ın bildiğini kuldan ne diye saklayım, böyle iken böyle... Senin o yolda, yokuşta tekerleyip yuvarladığın sözlerin önüne taş koyan, benim kızımdır. Şu senin çözemediğin düğümleri de çözebilirse böyle bir kızım olduğu için dünyalar benim olur doğrusu." deyip hemen kızını çağırmış. Köse de iki hoşbeşten sonra:

"Ey Ese kızı demiş, akıl yaşta değil, baştadır. Belli ki sen ince eleyip sık dokumasını biliyorsun. Dinle şimdi: Türkmen Beyi bana, bir koyun alacak kadar para verdi. Velakin kırk gün sonra yününden kürk, derisinden börk istiyor; kanından kan, canından can istiyor; gene de koyunu diri, parayı geri istiyor, olacak şey mi bu?” deyince Ese kızı gülmüş:

"İlahî Köse dayı demiş, sen âleme akıl dağıtıyorsun da buna mı bir kulp takamadın; bu para ile akşama sabaha doğuracak bir koyun alırsın; yünlü, yapağılı bir koyun. Karaman'ın karasından olursa bir yerine iki kuzu verir sana. Kırk gün koyunu sağar, sütünü satar, parasını para edersin Bey'in. Yününü, yapağısını da okutup dokutur, bir kürk yaptırırsın ona... Ha, iki kuzudan birini canından candır der verirsin, birini de kanından kandır der, yatırıp kesersin; derisinden börk, etinden de kebap yapar, götürürsün. Böylece Bey'in her dediği yerini aldıktan sonra koyunu diri, parasını da geri verirsin, olur biter, gayri dile dilediğini ondan.” demez mi, Kösenin parmağı ağzında kalır.

Gayri sözü çiğneyip de ne biz günaha girelim ne de sizin başınızı ağrıtalım. Köse, Ese kızının sayıp sıraladıklarını bir bir yapıp yakıştırmış ve kırk güne varmadan konağı boylamış.

Türkmen Beyi her dediğinin yerine getirildiğini görünce sakalını avucuna almış:

"Köse demiş, benim padişahlar gibi ne kırk katırım var ne de kırk satırım var; ölüm yok ya ucunda, doğrunun doğrusunu söyle; Köse olalı bir kuş tutmuşsun ama kimin ağzıyla tuttun bunu." Köse boynunu büküp:

"Bre Bey'im demiş, yalana borcum ne! Ben de az çok kaldırım çiğnedim ama doğrusu şu, koyunu diri, parayı geri getirme işine akıl sır erdirememiştim. Adam sen de deyip de kulağımın ardına da atamazdım ya bunu. Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp deyip düştüm yollara... Şura senin, bura benim derken köyün birinde Allah, bir kız çıkardı uğruma meğer her sözün manası onun dilinin ucunda imiş. O söyledi, ben yaptım... Gayri, kâhyalığı kime istersen ona ver. Ben bu yüzden yeni bir akıl öğrendim ya bu bana yeter! "

Türkmen Beyi kızın aklına dilini ısırmış, Köse'ninkine de dudağını ve o günden geri niyetini değiştirmiş. Köse'yi ne kâhya yapmış, ne kizir; kızını verip kendine güveyi yapmış ve demiş:

"Ey Köse damadım; bu dünya bir gemi, akıl yelkeni, fikir dümeni; kullan kendini, göreyim seni."

Bu devlete erince Köse'nin sakalı bitmiş, bitmiş ya suyun asıl başı, Ese kızı... O da bir devlete, bir mürüvvete ermez olur mu; Türkmen Beyi al bayrak kaldırıp davullar dövdürerek getirmiş onu köyden ve tamam kırk gün, kırk gece toy, düğün edip almış oğluna... Onlar da yemiş içmiş, muratlarına geçmişler.

İşte o günden geri, bu dağın adı "Kösedağı", köyün adı da "Ese Köyü" olup kalmış.

Add a comment
Odlar Yurdu, Azerbaycan Bakü'de doğdu. Liseden beri edebi ve sanatsal etkinliklerle ilgilendi. Türk ve Irak Türkmen edebiyatının gazete, dergi, şiir koleksiyonları, dergileri ve...
Sona Mahammad gizi Valiyeva, 1962 yılında Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti'nin Sharur ilçesinde doğdu. 1984 yılında bugünkü Azerbaycan Devlet Kültür ve Sanat Üniversitesi'nden mezun...
Orta Asya Türkleri'nin dinî-tasavvufî hayatında geniş tesirler icra eden ve "pîr-i Türkistan" diye anılan mutasavvıf-şair, Yeseviyye tarikatının kurucusu. Ahmed Yesevi’nin tarihî...
Bulut bulut bembeyaz bir rüyadır çocukluk. Sonraya sadece ha­tırlananlar kalır. Kenarı tırtıklı sararmış fotoğraflardır vesikaları! Ve yakın akraba sohbetlerinde, "Ben...
Bir zamanlar Avrupa'da fizikçiler arasında önemli bir tartışma vu­ku bulur. Kâinattaki varlıklar acaba kendi içine mi bükülüyor? Eğer öyleyse onları çeken bir boyut olmalı ve bu...
Sert rejimler ve onların değişimi çabaları ile dolu ürkütücü ve bir o kadar da hayranlık uyandırıcı bir tarihe, insanlık tarihinin en cesur ama felâketli deneyimlerine sahip...
"Aslanın vücudu, yediği hayvanlardan mürekkeptir". Valery'nin, şairin, ken­dinden önce gelen şairlerle ilgisini anla­tan bir sözü. Fakat bu söz, şiir dışı alan­larda da geçerli....
1955 yılında Yalvaç (ISPARTA) ’ ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini memleketinde yaptı. Yüksek öğrenimini de Kırşehir ve İstanbul’da tamamladı. Çeşitli gazete ve dergilerde (Bizim...
Bu Vatan Toprağın Kara Bağrında Sıra Dağlar Gibi Duranlarındır ORHAN ŞAÎK GÖKYAY Türk edebiyatının en usta şairlerinden biri olan ve edebiyatımızda daha çok "Bu Vatan Kimin?"...
Ahmet Yılmaz Soyyer’in Şiir Dünyası Yılmaz Soyer, ya da şiir dışındaki çalışmalarıyla A. Yılmaz Soyyer, 1960 yılında Konya’nın Ereğli ilçesinde doğdu. Annesi ve babası o henüz...
Şair (D. 28 Haziran 1929, Göktepe kasabası / Sarıveliler / Karaman – Ö. 29 Ağustos 2018, İstanbul) 28 Haziran 1929 tarihinde Karaman ili Sarıveliler kazası Göktepe kasabasında...
Genç, beyaz, gürbüz kadın, tıpkı zalim âşığının hışmına uğramış evvel zaman cariyesine benziyordu... Soluk basma entarisi parça parçaydı. Gür, kıvırcık, kumral saçları, mermer...
Abdullah SATOĞLU Öyle bir insan tasavvur ediniz ki, hayatında şöhretten, şehvetten, kinden, alayıştan, mevkiden ve paradan hoşlanmamış; hiçbirşeye sadakada sarılmamış, istediği...
Şair, Yazar ve Gazeteci. Gazeteci yazar Osman Olcay Yazıcı 1953 Trabzon Sürmene doğumluydu. Osman Olcay Yazıcı, 1953’te Trabzon’un Sürmene ilçesine bağlı Küçükdere Nahiyesinin...
Mehmed Akif, 1873 yılında İstanbul'da, sade ve geleneksel bir hayatın yaşandığı Fatih'in Sarıgüzel semtinin Nasuh mahallesinde 12 numaralı evde (Büyük bir yangında harap olan bu...