Welcome to Edebi Medeniyet : Ebedi Medeniyet   Hoparlörü tıklayıp seçtiğiniz alanı dinleyebilirsiniz Welcome to Edebi Medeniyet : Ebedi Medeniyet Powered By GSpeech
Edebi Medeniyet 
Ebedi Medeniyet
(Okuma süresi: 7 - 13 dakika)
Bunu okudun 0%

battalgazi2109

battalgazi2109
Günümüzde geçmişte hiçbir zaman olmadığı kadar fazla insan tarih yazmanın, aynı şekilde hiçbir zaman olmadığı kadar insan da geçmişe dair bilgi edinmenin peşindedir. Bu genellemeyi en azından Türkiye için rahatlıkla kullanabiliriz. Türkiye’de tarih hala tartışılan konu, tartışıldığı ölçüde ilgi alanı olmaya devam ediyor. Bu tartışmalar, genellikle politikacı, gazeteci, romancı, akademik ve popüler tarihçilerin aktörlüğünde medya eksenli olarak yürütülürken, karşısında pozisyon alacak hazır okuyucu -seyirci kitlesiyle buluşuyor.

Bu kitle geçmişe nazaran niceliksel ve niteliksel artışı gösteren tarihi roman, tarih konulu televizyon programı ve dizisi, sinema filmi, belgesel gibi tarihi bilginin farklı üretim ve paylaşım araçlarıyla hararetli bir diyalog halindedir. Aynı diyalogun birinci el kaynaklarla oluşturulmuş büyük çoğunluğu üslup açısından sıkıntılı akademik metinlerle kurulabildiğini söyleyemeyiz. Akademik metinler, acı çeken, sevinen, ağlayan, gülen insanı anlatının dışına çıkarmıştır. Bu yüzyılın ilk yarısındaki edebiyat tarihi eserlerinde edebiyatın parçası olarak ele alınan tarih metinleri edebiyatla ilişkisini kesmekle okuyucu karşısında eski cazibesini yitirmiştir.

Burada şu soruyu sorabiliriz; Resmi kurumlar vasıtasıyla öğretilmiş ve yaygınlaştırılmış olanın dışında tarihe dair bilgimizin kaynakları nelerdir? Her birimiz profesyonel tarihçi olmadığımıza göre tarihe dair bilgimizin kaynaklarını doğrudan doğruya birinci el kaynakların oluşturması nasıl mümkün olabilir? Birinci el kaynakları kullanan akademik eserlerin de halkın tarih bilgisinin kaynağı olma konusunda sıkıntılı olduğu hesaba katılırsa, o halde tarihe dair bilgimizin oluşumunda popüler tarih eserlerinin- ki biz günümüz itibarıyla bu kategoriye biraz önce bahsettiğimiz televizyon ve sinema gibi araçlarla birlikte özellikle tarihi romanları dâhil ediyoruz- büyük etkisinin olduğu üzerinde durmamız gerekir.

Modern insan için kendisine bir milletin mensubiyetiyle kimlik inşa etmenin ve iyi vatandaş olmanın kriterlerinden biri de mensup olduğu milletin tarihine dair resmi kurumlar tarafından üretilen tarih bilgisine ve bu bilgiyle oluşacak şuura sahip olmaktır. Tarihe dair bilginin dün olduğu gibi bugün de sosyolojik bir işlevi vardır; kolektif bilinç ve kimlik inşasında rol oynar. Bu bilginin yaygınlaşmasında ve tarihe dair genel kanaatlerin oluşmasında en etkili araçlar popüler tarih ürünleri ve bunları besleyen edebiyattır. Burada tarih ve roman ilişkisinin örnekleri karşımıza çıkıyor. Daha doğrusu yüzlerce yıl önce doğmuş yakın zamana kadar varlığını ve işlevini devrin şartlarına göre dönüştürerek sürdürmüş metinler. Köprülü’nün BattalnameEbamüslimnameHamzanameDanişmendnme gibi eserleri tarihi romanlar olarak nitelendirdiği metinler. Hz.Ali cenknameleri de bunlara dahil edebileceğimiz eserler arasındadır. Bu eserler kuramsal anlamda ne derece romandır veya tarihi roman kategorisine girer bizim konumuzun dışındadır ve böyle bir iddiamızda yoktur; fakat çağdaş dönemde yazılmış tarihi roman ve özellikle tarihi serüven romanlarının geleneksel dönemde yazılmış olanlarla işlevsellik bakımından birbiriyle benzerlikleri vardır. Bildirimizin esas konusu olarak bu tür eserlerin temel özellikleri, okunma mekânları, dinleyici veya okuyucu üzerindeki etkileri ve bunların romana dönüşümünden kısaca bahsedilecektir. Burada vurgulanmak istenen yüzyıllarca geleneksel formuyla devam eden bu eserlerin, romana dönüştüğünde içerik açısından değişmiş olsa bile işlev açısından benzerliği olduğu ve tarihe dair bilginin oluşumunda etkili olduklarıdır.

Battalname Benzeri Eserler, Okunduğu Mekânlar ve Okuyanlar, Dinleyenler

Yukarıda bahsettiğimiz geleneksel metinlerin ortaya çıktığı yüzyıllarda halkın tarih bilgisi inancının bir parçasıydı. Kronoloji modern insan için ifade ettiği bir anlama sahip değildi. Kutsal zaman, kutsal insanlar veya kutsal törenlerle belirginleşiyordu. Zaman ve mekânın sınırları genişti. Bütün müminler, tarihi ortak motif ve kahramanlar vasıtasıyla algılıyorlardı. Olgular tek başına bir anlam ifade etmiyordu. Kahramanlar etrafında şekillendiği ölçüde toplumsal karşılık buluyordu. Hz. Ali bu kahramanlığın önemli timsaliydi ve bütün kahramanlar onunla akrabalık ilişkisi içerisindeydiler. Bu tarz eserler, eğlence maksadı ve edebi bir gaye gütmekten ziyade, didaktik üslupla halka dini duyguları aşılamak, İslam faziletlerini öğretmek, gaza ideolojisine uygun gaziler yetiştirmeyi hedef almıştır. Bu eserlerde tarihi şartların ortaya çıkardığı kahraman gazi tipinin etrafında kurulan örgünün içinde, iman ve amellerle ilgili temel prensipler, somut olaylarla ortaya koyulmuştur. Anadolu’nun fethinin ilk dönemlerinde toplumun büyük çoğunluğuyla ilgili olan gazilik, sonraki dönemlerde profesyonel askerlerin yaptığı bir mesleğe dönüşecektir. Bu meslek sahiplerinin bulunduğu çevreye dönük olarak daha çok aktüel savaşlarla ilgili olarak yazılıp dar çevrede okunulan eserler ortaya çıkmaya başlamıştır. Gaza anlatıları gazilerin sınırlı dünyasının dışında yaygınlığını, sonradan ortaya çıkan kahvehane gibi mekânlarda nispeten daha da artıracaktır. Bu süreç kâfirlerle yapılan mücadelelerin yoğunluğunun somut görüntülerinin azalmış ve uzak diyarlara taşınmış olmasıyla paraleldir. İslâmlaşma sürecinin bütün topluma yansıyan BattalnâmeHamzanâme gibi kolektif eserlerinin yaygınlığına ve bunların kahvehanelerde, evlerde okunduğuna dair yakın zamana kadar gelen izler bulunmaktadır. Mesela Dr. Rıza Nur, kahvede Battalnâme okunduğunun canlı şahidi olmuş ve hatıralarında bu şahitlikten şu şekilde bahsetmiştir:

“Sinop’ta çokça kahveler vardı çocukluğumuzda bu kahveler hemen hemen de boş idi; fakat geceleri dolardı. Bazı zamanlarda ise başka şehirlerden sazı ile şair gelir, bir kahvede ödül asardı. O kahve o kadar dolardı ki iğne atılsa yere düşmezdi. Bazı kahvelerde kış geceleri MuhammediyeSeyyid Battal gibi kitaplar okunurdu. Biri okur diğerleri dini bir sukut ve dikkatle dinlerlerdi. Bu kahveler de pek dolardı.”373

On yaşındayken rüştiyeye başlayan Rıza Nur hatıralarında bu okumalara dair ayrıca şu bilgiyi verir:

“Bu mektepte iken bir hevesimde Muhammediye, Ahmediye, Seyyid Battal Gazi, Kan KalesiHayber Kalesi gibi kitapları okumaktı. Bunları seve seve ve heyecanla okurdum. Okudukça bana kahramanlık hevesi gelirdi. Anlıyorum ki Türk’ün o eski meşhur kahramanlık terbiyesini bu eserler veriyordu. Yazık ki hepsi de on paralık oldu. Şimdi asri olarak onları yeniden yazmak lazımdır.”

Bir ara sofulaştığını anlatan Rıza Nur, kahramanlığını ve sofuluğunu Muhammediyelere bağlıyordu. Bu konuda da şöyle yazmıştır:

“Battal Gazilere düştüğüm zaman bunları okudukça bende yiğitliğe kahramanlığa büyük bir aşk uyandı. Bir kılıç çalışta bin kâfiri kestiği gibi cümleleri okurken heyecanla sıçrardım. Ben de öyle yapabilsem derdim. Bu kitapların tesiri ile bende gayet kuvvetli bir pehlivan bir asker ve kumandan olmak hevesi uyandı. Mektepte çocuklar ile güreş etmeye başladım. Babam beni hekim yapmak istiyordu. Ben Harbiye İdadi’sine yazıldım... Bu eserler ne mühim eserlerdi bence şüphe yoktur ki Türkü kahraman eden bu kadar fütuhat yaptıran yüzde doksan çocukluktaki bu eserlerin verdiği terbiyedir. Zaten bunlar Müslümanlık’ta Türk’ün ilk istila eserleridir. Bunlar ıslah edilerek yeniden basılsa milli terbiye için büyük yardımları olur.”

Halide Edip’in Mor Salkımlı Ev adlı eserinin çocukluk hatıralarından bahsedilen bir kısmında cenk hikâyeleri konu edilirken, yazarın popüler tarih eserleriyle ilgili okumalarını anlatan şu ifadelere yer verilir:

“Ne Battal Gazi, ne de Ebu Müslim el-Horasani benim kahramanlarımın arasında idi. Daha fazla, hayatlarının yarattığı göz kamaştıran sahneler ve olaylar muhayyilemi kamçılamıştı. Ruhumun kahramanı Hz.Ali idi. Ahmet Ağa onun harplerine ait bana birçok hikâyeler okumuştu. Gerçi Hz.Ali’nin hayatı harplerle dolu idi, fakat onları okurken hiçbir defa acaba o devirde çocuklar ve halk ne duyardı diye düşünmedim. Aksine bana Hz.Ali’nin başta olduğu savaşlarda ve yerde herkes kendini güven içinde duyar gibi gelirdi. Bilhassa Hz.Ali’nin insanları yiyen ejdarhaları öldürmesi çok hoşuma giderdi...”

Fazıl Ahmet Aykaç, kendisinde Anadolu sevgisini oluşturan eserin Seyyid Battal Gazi hikâyesi olduğunu yazmıştı. Anadolu’dan ilk öğrendiği isim de Malatya’ydı. Seyyid Battal’ın doğduğu bu şehri görmek istiyor, dualarında Allah’ın kendisini bir kahraman yapmasını istiyordu. O da Battal gibi bir narada yetmiş bin kâfiri kırmak istiyordu.

Binlerce insan bin yıla yakın bir zaman Anadolu’da Battalgazi hikâyeleri dinledi, okudu ve tıpkı Fazıl Ahmet Aykaç gibi Battal’ın kahramanlıklarından etkilenerek binlerce düşmanı bir anda yere sermek istedi. Sadece çocuklar için değil gaza devrinin sınır boylarında oluşan Battal Gazi hikâyesi sınır boylarından, köylere, şehirlere, yeniçeri ortalarına kadar birçok okunma, dinlenme mekânı bularak Anadolu’da ençok okunan eserler arasına girdi. Eserin kahramanı Battal miladi 8.yüzyılda yaşamış Abdullah adlı bir Arap komutanla ilişkilendiril-miştir Battal Araptır, ama Hilmi Ziya Ülken’in deyişiyle Türk muhayyilesinin mahsulüdür. Bu eserde geçen bütün tipler Anadolu’yu fetheden komutanlara işaret eder. Battal etrafında oluşan menkıbeler onu sözlü, yazılı, basılı ve görsel araçlar vasıtasıyla yirminci yüzyıla kadar taşımıştır. Yirminci yüzyıla gelindiğinde Battal artık hem roman hem de film kahramanı olarak karşımıza çıkacaktır. Battalname modern roman formuyla yeniden kurgulandığında artık İslam vurgusunun yerini Türklük vurgusu alacaktır.

Roman Kahramanı Olarak Battal Gazi

Ortaçağdan modern çağa kadar yazılı ve sözlü gelenekte yaşayan destan kahramanlarının hikâyeleri 19. yüzyılda el yazmalarından taşbaskı kitaplara aktarılarak daha yaygın hale getirilmişti. Köylerde, kasabalarda, şehirlerde okunan bu kitapların, halk arasında okuma çizgisini yüzyıllar öncesine götürülebilecek bu eserler harf devrimi sonrasında da, ortadan kaybolmadığı gibi iki farklı görünümüyle ortaya çıktı. Bunlardan birincisi aynen Latin harflerine çevrilmiş ya da yeni rejime uygun hale getirilmiş şekli olurken, ikincisi kahramanların roman türüyle günün şartlarına dönüştürülmesiydi. Ebu Müslim Horasanî, Battal Gazi ve Hz. Ali yeni harflere uyum sağlarken yeni rejime de uyum sağlamışlardı. Yeni rejimin kültür ve eğitim politikalarıyla bağdaşmayan geleneksel eserlerin yeniden üretimi bir zaruretin neticesidir. Halk arasında düşük olan okuryazarlık oranı, harf devrimi sonrasında kısa bir sekteye uğramış, yeni harflere alıştırarak okur oranını artırmanın yollarından biri de halk arasında beğenilen eserlerin basımı olmuştur. Bu eserler hem geleneksel üsluplarını muhafaza eden baskılarıyla hem de modern bir tarz olan romana dönüşerek yeniden üretilmiş ve okura sunulmuştur. Bunların arasında Battal Gazi destanı eskiden olduğu gibi romana dönüştüğünde de büyük ilgi çekmiş, birçok yazar Battal Gazi üzerine eser vermiştir. Bu eserlerden biri de Ziya Şakir’in yazmış olduğu Battal Gazi’dir. Ziya Şakir’in 1955 yılında Üstün Eserler Neşriyat Evi tarafından yayınlanan eserinin girişinde yayınevi sahibi esere şöyle bir sözle başlar:

“Battal Gazi’nin hayat ve maceralarına ait bu eser; hakikat, heyecan ve merak kaynağıdır. Battal Gazi yediden yetmişe kadar her yaşta bütün Türklerin kalplerinde yaşadığı kadar, bilhassa Garp ve Arap ülkelerinin de tarih ve edebiyatlarında yer alarak ve adına ölçüsüz kahramanlık destanları yazılmış, halis kan Malatyalı bir Türk çocuğudur. Feragati nefs, tevazu, zekâ, kuvvet ve cesaret gibi meziyetleri nefsinde toplamış olan bu Türk evladı bilhassa Bizans tarihinde çok mühim roller oynamıştır.”

Aynı eserde Battal kimdir? Sorusuyla cümlelerine başlayan Ziya Şakir, Malatya’da bir bey meclisinin manzarasını girişte anlatmaya devam etmiştir. Bu mecliste toplananlar, coşkun bir saz şairinin büyük Türk kahramanı Kubilay hakkında düzdüğü bir destanı dinliyorlardı. Bu tür toplantılar sürekli yapılan bir alışkanlıktı. Malatya’nın o zamanki beylerbeyi meşhur Ömer Bey’di, şehrin beyleri ve zenginleri onun etrafında toplanır konağında eski İslâm ve Türk kahramanlarının cenklerine dair destanları dinlerlerdi. Böyle bir ortamda bulunan Hüseyin Gazi’ye bir oğul müjdesi geldi. Müjdelenen bu oğul Battal’dı. Bu eserdeki modern Battal Gazi’yi geleneksel metinlerdeki Battal’dan ayıran Türklüğüne Türk kahramanlığına dair sürekli vurguların yapılmasıydı. Hatta Emir Müslime’nin çadırında da mükellef bir ziyafet tertip edilmiş bu ziyafette ordu başkumandanı Battal Gazi için şu ifadeleri kullanmıştır:

“Bu Malatyalı Türk kahramanı yalnız kılıcının ve bileğinin kuvvetiyle Bizans ordusunu mağlup etmekle kalmadı, zekâsının kudretiyle de Rum diyarının hile ve desise kasırgalarını çiğnedi geçti. Ne mutlu bize ki onun harikalarına bizzat şahit olduk.”

Romana göre çadırda bulunan Arap emirlerinin birçoğu Battal Gazi’yi son derecede kıskanmakla beraber kumandan Müslime’nin bu sözlerine hak verdiler. 380 Battal Gazi Destanı’nı yeni döneme uyarlayan bir başka isim de Abdullah Ziya Kozanoğlu’dur. Kozanoğlu’nun Battal Gazisi, Kozanoğlu’nun yaşadığı dönemin aktüel gelişmelerinden fazlasıyla etkilenmiştir. Bu eserin içerisinde din eleştirisinden, etnik küçültmelere kadar her şey vardır. Battalgazi, Hıris-tiyanlarla mücadele eder, ama İslâm’daki hurafeleri de kabul etmez. Kozanoğlu’nun Battal Gazi’ adlı eserinde hikâye doğrudan Bizans’ta başlar. Malatyalı Cafer, bu hikâyede Bizanslıların karşısına doğrudan ve büyümüş haliyle ortaya çıkar. O gerek Sünnî Müslüman, gerek Rum Ortodoks diniyle kendisine köle ve dalkavukluk ruhu aşılanmak istenen Bizans halkının yarattığı bir hürriyet ve halk kahramanıdır. Buradan anlaşılacağı üzere Battal Gazi hem Müslümanların hem de Hıristiyanların ortak kahramanıdır. Dönemin Bizans tasavvuru bu duruma uygun bir manzara çizer. Bizans’ın içinde askerler Ermenice, kilise mensupları Rumca, köylüler de Türkçe konuşmaktadırlar. Bu üç milletin başındaysa Allah’ın sadık Vasilea’sı (tıpkı Hindistanı idare eden İngiliz valisi gibi) bulunmaktadır. Vasilea, Latince konuşan bir Romalı’dır. Bu durumda silahlı kuvveti ellerinde bulunan Ermeniler isyan edip, sarayı almışlar, Rumlar isyan edip Ortodoks kilisesini Katolik kilisesinden ayırmışlardır. Böylece Latin ruhu ve lisanı, Bizans’tan kovulmuştur, ama yeni doğan Bizans ruhu, Bizans’ta yaşayan halkların “en ağırbaşlıları, en az konuşanları” yani Türk halkı kendisine aşılanmak istenen Bizans ruhuna isyan etmiştir.

Kozanoğlu’nun ilginç değerlendirmeleri bu şekilde devam ederken, Bektaşiliğin kuruluşuna dair yeni tespitlerde de bulunur. Kozanoğlu’na göre Malatyalı Cafer Battal Gazi ve arkadaşı Ahmet Turan’ın kurdukları ve temellerini attıkları Bektaşilik mezhebi dinde ve düşüncede insanoğluna geniş ufuklar vaat ediyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun yeniçeri denilen asker kadrosunu bu Bektaşiler kurmuş ve padişah denen imparatora askerin, halkın arasında yer vermişlerdi. Başkentin tekrar İstanbul olması ve padişahın etrafında çevrelenen halk yolu ile tekrar dalkavuk Bizans ruhunun aşılanmasına sebep olmuştu. Ayrıca Yeniçeri Ocağı’ndan yetişen Slav, Rum ve Arnavut askerler, bürokraside yükseldiler ve sadrazam oldular. Bu şekilde Battal Gazi merkezli bir eserde anlaşılması zor tespitler yapan Kozanoğlu, bu kitabı 1600 sene önce kurulan Bizans ruhunun hikâyesi olarak takdim eder.11 Kozanoğlu yararlandığı kaynaklar arasında ayrıca Battal Gazi Destanı’nın taş basmasından bahsederken, “Eserimin bu masal kitabı ve son günlerde yazılan taklitleriyle hiçbir alakası yoktur.” şeklinde şerh düşmüştür.Kozanoğlu’nun Battal Gazi’ye yüklediği misyonun bir benzerini Muharrem Zeki Korgunal, Yedi Yol Cengi adlı eserinde ortaya koyar. Bu eserde Hz. Ali geleneksel hikâyelerin dışında farklı bir forma bürünmüştür. Türk kahramanlar Ali’nin kahramanlığını gölgeleyen bir üstünlüktedirler. Mesela bu eserde geçen bir pasaj şöyledir:

“...Baba, dedi, sen çok yıllar yaşamışsın amma Türk adını daha duymamışsın. Bundan dolayı sana acıyorum. Bilmiş ol ki bir Türk, Türk olmayan bin kişiye bedeldir. Türkün bakışları şimşekten, sesi gök gürlemesinden alınmıştır. Türk gücü, aşılmaz bir dağı andırır. Küçük bir Türk, yüce bir dağın önünde eğilmez; fakat yüce bir dağ, küçük bir Türk’ün önünde diz çöker. Sen bu varlığı nasıl olur da tanımazsın?”

Muharrem Zeki Korgunal’ın kullandığı üslup geleneksel metinleri andırmaktadır, değişen muhtevanın yeni şartlara göre uyarlanmış olmasıdır. Bu uyarlamaya otuzlu yılların başında rastlanmaktadır. Geleneksel metinlere dayalı olarak yeniden üretilen metinlerde yapılan içerik değişikliği romanda daha belirgin olacak ve yerleşecektir. Roman, modern dönemi ve modernleşme yolundaki şehrin insanını daha fazla temsil etmektedir. Darendeli seyyar kitapçılar vasıtasıyla dağıtılan geleneksel eserlerin Latin harflerine dönüşmüş örneklerinde zaman zaman aşırıya giden içeriğinin halk arasında tutmamış olduğunu, otuzlu yıllar sonrasındaki yeni örneklerindeki değişimden anlayabiliriz. Geleneksel eserlerin içeriğini olumsuz olarak değerlendirip, eserler ortadan kalkmadığı sürece bunun önüne geçilmesinin de içerik değişikliğiyle mümkün olduğunu düşünen devrimci zihniyet Sovyetler Birliği’nde de benzeri uygulamalarda bulunmuştur. Rejimin ideolojik yanıyla doğru orantılı olarak geleneksel eserlere karşı daha sert bir tutum izlenmiştir.385

Sonuç

Geleneksel halk kitaplarının birçoğu modern edebiyatın formlarıyla yaşamaya devam etmiştir. Sadece edebi formlar değil, sinema vasıtasıyla ekranda da sahnelenmiştir. Eserlerin muhtevası siyasal ve toplumsal şartların değişimine göre şekillenirken hitap edilen kitle üzerinde hedeflenen bir kimlik inşa etmektir. Türk kimliğinin siyasal ve toplumsal bir bilince dönüşmesinde bu eserlerin işlevi fazlasıyla görülmüştür. Bildirimizde genel hatlarıyla vurguladığımız, artık edebiyat araştırmalarının bile kenarında kalmaya başlayan bu eserlerin geçmişten bugüne gelen değişim süreci ve işlevlerini dikkate alan çalışmalara daha fazla ihtiyaç bulunmaktadır. Tarihle edebiyatın buluştuğu bu tarz eserler tarihe dair algının oluşmasındaki büyük etkisine rağmen bu anlamda yeterince araştırma konusu olmamıştır.

Kaynakça

ADIVAR, Halide Edip, Mor Salkımlı Ev, 4.Baskı, İstanbul 1973.

BENNİGSEN, Alexandre A., “Milli Türk Destanları Buhranı 1951-1952: Mahalli Milliyetçilik mi, Beynelmilelcilik mi?”, Türkbilig 2002/4, Çeviren: Metin Özarslan, Ekim 2002, s. 61-70.

KORGUNAL, Muharrem Zeki, Yedi Yol Cengi, İstanbul Bozkurd Matbaası 1935.

KOZANOĞLU, Abdullah Ziya, Battal Gazi Destanı, 9. Baskı, İstanbul 1970.

ÖZCAN, Ahmet, Türkiye’de Popüler Tarihçilik (1908-1960), TTK Yayınları, Ankara 2011.

NUR, Rıza, Hayat ve Hatıratım I, İstanbul 1968.

YARDIM, M.Nuri, Edebiyatçılarımızın Çocukluk Hatıraları, Kavramlar Yayınevi İstanbul 1986.

ŞAKİR, Ziya, Seyyit Battal Gazi, İstanbul, 1955.

Comments powered by CComment

Uygur Devleti, İslamiyet’ten önceki Türk imparatorluklarının sonuncusudur. M. VIII. aşıra kadar Dokuz Oğuz boylarıyla birlikte Moğolistan’ın şimalinde yaşayan On Uygurlar,...
Oğuzların atası Oğuz Han ve oğullarının destanını anlatan başlıca iki kaynak vardır. Bunlardan birincisi Paris Milli Kütüphanesi’nde bulunan Uygur yazısıyla yazılmış, eksik tek...
Mehmet Âkif’in Ailesi Mehmed Âkif, ana tarafından Buhâralı bir aileye mensuptur; şeceresini, bir buçuk – iki asır önce, Buhâra’dan Anadolu'ya göç eden Hekim Hacı Baba'ya kadar...
Günümüzde geçmişte hiçbir zaman olmadığı kadar fazla insan tarih yazmanın, aynı şekilde hiçbir zaman olmadığı kadar insan da geçmişe dair bilgi edinmenin peşindedir. Bu...
Türk dünyası edebiyatlarının önemli bir parçasını teşkil eden Özbek edebiyatı, Özbekistan’ın bağımsızlığa kavuşmasıyla birlikte, kendine özgü metotlar geliştirerek dünya...
“Tarihî çeşmeler zamanın gözleridir. Geçmişten geleceğe bakarlar. Hiç ummadığınız bir köşe başında bile tarihin şahitleri olarak karşınıza dikilirler. Siz önünden geçip...
Türk illeri dünyanın en eski illerinden olarak, dört bin yıla yakın keçmişl a rind a Asya, Afrika ve Avrupa qitelerine yayılmışlar ve oralarda büyük millet ve devletler...
Filizlenmeye başlarken bir ‘toplumsal durum’, vücut kazandıktan sonra da bir ‘insanlık durumu’ olan uygarlık, tesadüfi bir yapılanma değildir ve bağlantısız unsurların bir araya...
Ömer Seyfettin, “11 Mart 1884 günü -Rûmî takvimle 28 Şubat 1299- Balıkesir’in Gönen ilçesinde doğdu.”[2]Ömer Seyfettin’in ilerleyen yaşlarında Gönen özlemini ve çocukluk...
Ahlak ve hukuk, insan-insan ilişkisinden doğar. Sağlıklı her ilişki biçimi bir değeri gerçekleştirmeye yöneliktir. İnsanın, bütün anlamlı eylemleri de değerlerden kaynaklanır.
Kâinatın yaratılışında, âdeta sonsuz, sayısız olan varlıkların nizam ve intizamında görülen sayısız hikmetler, gözetilen sayısız gayeler vardır Bu amaçların başında, hiç şüphesiz...
1865 yılında Fatih’in Sarıgüzel Mahallesi’nde doğdu. Babası Menteşeoğulları’ndan Bahaeddin Efendi, annesi zengin bir ailenin yanında evlatlık olarak yetişen Nevber Hanım’dır....
“Ben ki, sultanlar sultanı, hakanlar hakanı, hükümdarlara taç giydiren, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi ve atalarımın fethettiği Akdeniz’in, Karadeniz’in, Rumeli’nin, Anadolu’nun,...
Odlar Yurdu, Azerbaycan Bakü'de doğdu. Liseden beri edebi ve sanatsal etkinliklerle ilgilendi. Türk ve Irak Türkmen edebiyatının gazete, dergi, şiir koleksiyonları, dergileri ve...
(1873 - 1936) 1 Mehmed Âkif Ersoy, şair, fikir adamı, veteriner, eğitimci, vaiz, hafız, milletvekili, İstiklal Marşı‘nın şairi, millî şair, vatan şairi. 1873‘te İstanbul‘da Fatih...
Hoparlörü tıklayıp seçtiğiniz alanı dinleyebilirsiniz Powered By GSpeech