Edebi Medeniyet 
Ebedi Medeniyet
(Okuma süresi: 3 - 6 dakika)

romanBir düzyazı türü olan roman, insan ilişkilerini anlatımıdır diyebiliriz. İnsanın yaşadığı Serüvenler, iç dünyasının gerçekliği; insan-insan, insan-mekan, insan-doğa ilişkileri yaşadığı ortamın özellikleri toplumsal olay ya da olgular ekseninde belli insanlık durumları öne çıkarılarak işlenir.

Romanın burjuva toplumunun bir ürünü olduğu, 18. ve 19. yüzyılda gerçek kimliğine kavuştuğu söylense de; burjuva öncesi dönemde, özellikle Ortaçağ ve Rönesans edebiyatında kimi roman örneklerine rastlamaktayız.

(Okuma süresi: 4 - 8 dakika)

turk destanlariDestan

Efsanelerle değişikliğe uğramış tarihi bir olayın izlerini taşıyan destan, bir milletin hayal gücünü en çok doyurabilecek en eski edebiyat biçimidir. Hangi edebiyat söz konusu olursa olsun kendiliğinden doğmuş ilkel halk destanlarının var olabileceğine bugün artık inanılmaz.

İlkçağın en uzak dönemlerinden bize kadar gelen destanlar bile bir edebiyat çalışmasının ürünüdür; sözlü bile olsa bilinçli bir çabanın ve kişisel bir yeteneğin verimidir. Bununla birlikte destanların kolektif bir yanı da vardır; destan kahramanı, bir çağın ülkü edindiği niteliklerin temsilcisidir. Tabiat üstü özelliklerle yüceltilen bu kahraman, destanın olağanüstü kaynağı olur.

(Okuma süresi: 4 - 7 dakika)
hasan erimez1Ülkemizde kitap okuyan hatırı sayılır kalabalıklar içinde, romanın içeriğindeki estetik ve sanatsal unsurları tartışmaktan ziyade öncelikle romanın, bilhassa da ‘Târihî romanın’ tanımı hakkında bilgilendirmemiz gereken çok ciddi bir kitle olduğu kanaatindeyim. Çünkü târihî roman hakkında zihinlerde oluşan çok karışık bir algı mevcut. Bunda başlıca etken, insanların bir târihî romandaki hemen hemen bütün unsurlarda kaynak ve bulgularla saptanmış bir gerçek aramalarıdır. Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor ki; târihî roman, ‘târih’ten önce bir ‘roman’dır. Roman ise temeli kurgudan oluşan, bu kurgu çerçevesinde yazarın kendi birikimi, kültürü ve psikolojisi doğrultusunda inşâ ettiği özgün ve sanatsal bir edebî eserdir.
(Okuma süresi: 27 - 53 dakika)
oğuz kağanOğuz Kağan Destanını Anlatan Kaynaklar Oğuz Kağan destanını anlatan başlıca iki kaynak bulunmaktadır.   Bunlardan birincisi yazarı bilinmeyen ve bir Uygur tarafından yazıldığı anlaşılan Uygurca  Oğuz Kağan destanıdır. Uygurca yazılmış olan bu eser W.Bang ve G.R. Arat tarafından 1936 yılında Türkçeye çevrilmiştir. Uygurca eserin tam olarak ne zaman yazıldığı bilinmemektedir. Pelliot yaptığı araştırmalar sonucu vardığı kanaatle eserin 1300 yıllarına doğru Turfan‘da kaleme alındığını ve bu metnin XV. yüzyılda bir Kırgız bölgesinde hemen hemen hiç değiştirilmeden yeniden düzenlendiği sonucuna varmaktadır. (Pelliot, 1995: 103).

İlk bölümü eksik olan bu eser bugün Paris Milli kütüphanesinde bulunmaktadır.  Diğer kaynak ise XIV. yüzyılın başlarında İlhanlı sarayında yaşamış Reşideddin’in yazıya geçirdiği eserdir. XV. yüzyılda yaşamış Yazıcıoğlu ve XVII. yüzyılda yaşamış Ebu-l Gazi Bahadır Han, Reşideddin’in rivayetlerini Batı ve Doğu Türkçesine çevirmişlerdir.
(Okuma süresi: 8 - 16 dakika)

dedekorkut copyTürkiye Türkçesinde "bir şeyin beğenildiğini, onaylandığını anlatmak için el çırpmak"2 anlamında kullanılan alkış kelimesi, ulaşabildiği en eski Türkçe metinlerde "dua etme, övme, birinin iyiliklerini sayma" manaları ile karşımıza çıkmaktadır. Divanü Lügati'tTürk'te bu kelimeden başka, aynı kökten türetilmiş alkamak kelimesi de "övülmek" anlamıyla verilmiştir. Alkışın karşıtı olan kargış ise yine Divan Lügati'tTürk'te "lanet, ilenme" anlamlarıyla yer almıştır. Aynı eserde "lanet, kargış" biçiminde açıklanan kargak kelimesi de bulunmaktadır.3 Böylece alkış kelimesinin yazı dilinde ilk anlamından biraz uzaklaşarak günümüze "el çırpma" manasıyla ulaştığı, asıl anlamını karşılamak üzere Arapça dua kelimesinin daha çok tercih edildiği anlaşılmaktadır. Kargış karşılığında ise Farsça bed ve Arapç dua kelimelerinin birleşmesiyle oluşan beddua yaygınlık kazanmıştır. Ancak Anadolu ağızlarında alkış ve kargış kelimelerinin ikisi de yaygın bir biçimde kullanılmaya devam etmektedir.4 Diğer Türk lehçe ve şivelerinde de alkış (dua), kargış (beddua) kelimelerinden h birinin benzer anlamlarla varlığını sürdürdüğü görülmektedir.5

(Okuma süresi: 15 - 29 dakika)

bahcelerHer edebî ürün belirli bir zamanın ve sosyal şartların neticesi olarak tezahür eder. Bu gerçek- lik sözlü kültür verimleri için çok daha fazla bir anlam ifade eder. Zira sözlü kültürün ve edebiyatın müstesna örneklerinden olan halk hikâyeleri toplumsal ve sosyoekonomik düzendeki bir değişim ve kırılmanın neticesi bir başka ifade ile yeni bir düzenin yeni edebî verimi olarak ortaya çıkmıştır. Bu makalede yerleşik yaşam ve kültürün edebî verimi olarak karşımıza çıkan halk hikâyelerinde, bir imaj olarak bağ/bahçe ve unsurlarının kadın ve kadın bedeni ile ilişkisi üzerinde durulmuştur. Yerleşik yaşamın temel unsuru olan toprak ve toprağa bağlı olarak gelişen bağ ve bahçeler, söz konusu hayatın temel yaşam alanlarından birini oluşturmaktadır. Yaşam mekânları olarak halk hikâyelerinde görü- len bağ / bahçeler aynı zamanda kadın algısı ve kadın bedeninin kavramsallaştırılmasında da sıklıkla kullanılmıştır. Hikâyelerin genel olarak bütününde ve bilhassa nazım parçalarında bu hususla alakalı oldukça somut veriler vardır. Kadınlığın ve kadın bedeninin algılanış ve kurgulanışında ‘dil’ önemli ve etkili bir faktördür. Kullanılan dil ve kavramlar ise sosyo-kültürel yaşamla yakından ilgilidir. Bu bağlamda bu çalışmada sosyal şartlar ve çevre ile yakın temas hâlinde olan halk hikâyelerinde yer alan bağ/ bahçe ve unsurlarının kadın algısı ve bedeni ile ilişkisi incelenmeye ve çözümlenmeye çalışılmıştır.

Her toplumun belirli bir sosyal ve kültürel yapıya sahip olduğu ve bu sosyal yapının zorunlu olarak belli bir ‘fiziksel çevre’ ile yakın ilişki içinde olduğu sosyologların dile getirdiği bir gerçekliktir. İnsanların içinde yaşa- dıkları coğrafi çevre şartları yaşama tarzlarının tayininde belirleyici bir unsurdur. Fiziksel ve coğrafi çevrenin hayat alanındaki etkileri sosyal ya- pıların, karakterlerinin oluşması ve belirlenmesinde önemli rol oynar. Bu anlamda coğrafi çevre ile sosyal hayat arasında sıkı bir bağ olduğu ifade edilmelidir. Zira bu hususla alakalı olarak “Sosyal Dinamik Bünye Analizi” çalış- masında Nihat Nirun (1985: 8-11) sos- yal hayat alanlarındaki insan ilişki- lerinin coğrafi çevre üzerinde cereyan ettiğini ve bu çevrenin sosyal hayat alanına bir zemin vazifesi gördüğünü ve bunun neticesi olarak da coğrafi çevre ile sosyal hayat alanı arasında birtakım neden-eser zincirleri bulma- nın mümkün olduğunu belirtir (Ayrıca bkz. Kösemihal 1968: 37-55).

(Okuma süresi: 25 - 50 dakika)

erzurumTürk halk hikâyelerinde mekân unsuru olarak şehirlerin, bu cümleden olarak Erzurum şehrinin önemli bir yeri vardır. Bazı halk hikâyelerinde ad, sıfat olarak görev alan Erzurum, bazı halk hikâyelerinde ise birçok yönü ile anlatılmıştır. Türk halk hikâyelerinden olan ve Azerbaycan, İran ve Türkiye’de çeşitli varyantları bulunan “Garip ile Şahsanem”, “Kerem ile Aslı” ve “Köroğlu” hikâyelerinde hem mekân olarak, hem de coğrafî, kültürel, sosyal, ekonomik, demografik özellikleri ile çok geniş yer almaktadır. Bu yönüyle Azerbaycan, İran ve Türkiye Türk halk hikâyelerinde Erzurum’un önemli bir yerinin olduğu görülmektedir.

    1. GİRİŞ

      Halk hikâyelerinde mekân unsuru, ister itibari, ister gerçek vasıfta olsun, önemli bir yere sahiptir. Gerçek mekânlar içinde ise yerleşim

      yerlerinin, bilhassa şehirlerin yerleri belirgin olarak farklılık göstermektedir. Hatta kimi yerleşim yerleri onlarca Türk halk hikâyesinde ortak mekân olarak kullanılmakta ve seçkin mekânlar olarak hayli öne çıkarılmaktadır. Bağdat, Erzurum, Gence, Halep, Horasan, İsfahan, İstanbul, Tebriz, Tiflis, Yemen şehirleri bunlardandır.

      Türk kültür ve medeniyetinin harmanlandığı, özgün görünüm ve üslûba sahip yerlerden biri olan Erzurum, tarih sayfalarında olduğu gibi halk hikâyelerinde de hem coğrafî mekân hem kültür ve medeniyet hem de ticaret merkezi olarak önemli bir yer tutmaktadır. Erzurum, Türk milletinin ve Türk yurdunun hülâsası gibidir. Başından bela, ıstırap ve acı eksik olmamıştır. Defalarca işgal edilmiş, defalarca yağmalanmış, defalarca doğu vilâyetleri ile birlikte “ölümün zaferi”ni idrak etmiştir. Her toparlandığında, “harp, hicret, katliam, tifüs, çeşit çeşit felâket, üzerinden ağır bir silindir gibi geçmiş, her şeyi ezip devirmiştir.”1 Bununla birlikte Türk kahramanlığının destanlaşmış bir gücü gibi ordusu ve halkıyla birlikte bu belaları savmasını bilmiştir.
(Okuma süresi: 11 - 21 dakika)

masallarHalk kültürüne bağlı sözlü bir anlatım türü olan masallar, çocukların eğitiminde, sosyal hayata katılmalarında önemli bir yere sahiptir. Masal geleneği, toplumların en kadim geleneklerinden biridir. Masallar, kültürün nesilden nesile aktarılmasında, toplumların maddi ve manevî değerlerini koruma ve yaşatmada küçümsenmeyecek bir rol oynarlar. Çocukta değerler eğitimi dikkate alındığında pedagojik olarak -yaş düzeylerine göre- çocukların alması gereken en temel öğretilerin masal estetiği ile verilebileceği görülecektir. İdeal olanı, çocuğun anlama ve kavrama yetisine göre masal kurmacası içinde vermenin ciddi ve doğru bir yöntem olduğunu söylemek lazım. Yarını bugünden görmek isteyen her toplum, kültürel birikimini, dilini, dinini, örf ve âdetlerini bu yolla gelecek nesillere aşılamayı amaç edinmiştir.

  1. Masallar, çocukların his ve hayal dünyalarını geliştirerek onları soyut düşünceye hazırlamaktadır. Çocuğun iç dünyası masaldaki hayal dünyasına benzediği için çocuk masaldaki olağanüstü durumları yadırgamamakta ve bunları kolayca kendine mal edebilmektedir. Masallardaki gerilim, korku ve serüven çocuğun ruhsal gelişimi bakımından önemlidir. Çocuk, masal kahramanlarıyla bütünleşerek zorlukların üstesinden gelme becerisini öğrenmektedir (Bilkan, 2009: 32).

    Masallardaki olay zincirinin, temelde iyi-kötü çatışması üzerine kurgulandığını, iyinin zaferi/ödülü; kötünün mağlubiyeti/cezası noktasında bu ödül ve cezanın çocuk muhayyilesinde silinmez bir iz bıraktığını söyleyebiliriz. Küçük yaşta sembolik olarak karşılaştığı bu durumu özümseyen her çocuk, iyi-kötü, doğru-yanlış, gerçek-yalan, ikilemleri karşısında konumunu çok daha doğru bir biçimde alacaktır. İyi – kötü savaşında hep iyinin kazanması, çocuğun hayatını da etkilemekte ve “iyi rol”ünü oynamak için masal kahramanını model kabul etmektedir.

    Bugün toplumdaki ebeveynler, çağın sorunları karşısında çocukların veya genç nesillerin takındığı tutumları eleştirmekte, eski ve yeni arasında kıyaslamalar yaparak suçlayıcı bir tavır sergilemektedirler. Buraya nasıl gelindiğinden dem vurarak etik ve estetik kaygı ile olup biten karşısında çaresizce beklemektedirler.Toplum, içine düştüğü pek çok açmazda olduğu gibi bu açmazı çözme görevini okuldan veya eğitim sisteminden beklemektedir.
(Okuma süresi: 12 - 24 dakika)
  1. kitaplar GİRİŞ

Türk romanına Tanzimat Dönemi‟yle birlikte girmeye başlayan “alafranga züppe” tipi, Osmanlı İmparatorluğu‟nun zayıflaması sonucu ortaya çıkan bir tiptir. Tanpınar‟ın tespitiyle “alafranga ve alaturka, eski ve yeni tabirleriyle ifade edilen ikilik meselesi Tanzimat‟ın en büyük fatalitesidir” (Tanpınar 2012: 144). Bu dönemde alafranga ile alaturka, bir üstünlük mücadelesi içindedir. Her yönden Batı‟nın tahakkümü altına girmeye başlayan Osmanlı İmparatorluğu, zamanla kurtuluşu Batı‟yı örnek almakta bulur. Fakat bu öykünme isteği bilinçli bir şekilde yürütülemez; Batı‟nın görünen yüzünün taklit edilmesiyle ilerlemenin de sağlanacağı düşünülür, lüks saraylar ve konaklar yaptırılır, kılık kıyafetler Batı‟ya uydurulur. Avrupalı gibi olmanın ve davranmanın erdem sayılmaya başlandığı bu dönemde Şarklı kalmak, zül kabul edilmeye başlanır. Rotanın tamamen Batı‟ya çevrildiği bu ortamda Batılılaşma özentisinin başlaması kaçınılmazdır.

Ülkenin bütün kademelerinde görülen bu Batılılaşma arzusu, gerçekten Batı‟nın özünü anlayan bilinçli aydın tipleri ortaya çıkardığı gibi;

(Okuma süresi: 10 - 19 dakika)
  1. yazanadamModernist Romanın Altyapısı

    Bir edebi tür olarak roman, Türk edebiyatına Tanzimat dönemiyle birlikte girmiştir. Her açıdan batılı değerlerin örnek alınmaya başladığı bu dönemde edebiyat da etki altında kalmıştır. Bu etki sonucunda şiir gibi daha önce de var olan türler, biçim ve içerik olarak batı edebiyatından etkilenmiş; aynı zamanda roman gibi farklı türler de Türk edebiyatına girmiştir. Romanın Tanzimat döneminde verilen ilk örnekleri doğal olarak, yeni denenen bir tür olması nedeniyle, nitelik açısından pek de ileri düzeyde değildir. Bununla birlikte zaman içerisinde gelişme gösterilerek özgün örnekler verilmeye başlamış ve Türk edebiyatında bir roman geleneği oluşturulmuştur.

    Roman, batı edebiyatında ilk çıktığı 17. yüzyıldaki gibi kalmamış, süreç içerisinde dünyadaki gelişme ve değişmelere bağlı olarak farklılaşmıştır. Bu farklılaşmanın bir yönünü de modernist roman oluşturmaktadır. Batı edebiyatında bir tarz olarak ortaya çıkan modernist roman acaba Türk romanını etkilemiş midir?

(Okuma süresi: 14 - 27 dakika)
  • kitaplarGİRİŞ

    Tanzimat'ın ilânından sonra, Türk toplumunda siyasî olduğu kadar, toplumsal değişmelerin olduğunu da görmekteyiz. Batı medeniyetine gösterilen büyük rağbet ve hayranlık, bazen çok aşırı ve lüzumsuz bir seviyeye ulaşarak, Türk halkının millî gelenek ve değerlerini önemli ölçüde yaralamıştır. Bu durumdan memnun olanlar olduğu gibi, rahatsızlığını ifade edenler de olmuştur. Ziya Paşa yazmış olduğu bir şiirinde;

    Milliyyeti nisyân ederek, her işimizde, Efkâr-ı frenge tabiiyyet yeni çıktı"

    diyerek, yanlış batılılaşmaya karşı çıkmıştır.1

    On yedinci asırdan itibaren gözü dışarıda olan azınlık tebaanın zengin kesimi arasında Avrupa tarzı görgü kurallarının işlemeye başladığı, onların çevrelerine girmiş olan bazı Türk ailelerinin de bunlardan etkilenerek, Batılı bir hayat tarzına özendiklerini görmekteyiz.

1-BAYRAK Bayrak, bir ruhtur. Binlerce yıldan beri elde taşınmış, eve asılmış, mezara dikilmiştir. Avda ve savaşta, ondan yardım dilenilmiştir. Uğur ondadır. Türklerin başlarını...
“Güçsüz bir yavruyu küçümseme! Çünkü bir gün bir kaplan oluverir.” MOĞOL ATASÖZÜ Bu Anadolu Platosu enteresan bir yer. Düşünsenize! İlk buğday tanelerinin bulunduğu Hasan Dağının...
Orta Asya Türkleri'nin dinî-tasavvufî hayatında geniş tesirler icra eden ve "pîr-i Türkistan" diye anılan mutasavvıf-şair, Yeseviyye tarikatının kurucusu. Ahmed Yesevi’nin tarihî...
1955 yılında Yalvaç (ISPARTA) ’ ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini memleketinde yaptı. Yüksek öğrenimini de Kırşehir ve İstanbul’da tamamladı. Çeşitli gazete ve dergilerde (Bizim...
(d. 16 Nisan 1916, İstanbul - ö. 13 Aralık 1979, İstanbul), Türk şair, öğretmen, çevirmen. Modern Türk şiirinin önde gelen şairlerindendir. Herhangi bir edebi akıma katılmamış;...
Mehmed Akif, 1873 yılında İstanbul'da, sade ve geleneksel bir hayatın yaşandığı Fatih'in Sarıgüzel semtinin Nasuh mahallesinde 12 numaralı evde (Büyük bir yangında harap olan bu...
(1 2 Temmuz 1891, İstanbul - 23 Şubat 1971, İstanbul ),Şair, gazeteci, oyun yazarıdır. Aynı zamanda 40 yıl edebiyat öğretmenliği yapan Halit Fahri hece ölçüsünün beş şairi...
Füsun Menşure, Hamburg'ta doğdu. İnşaat mühendisliği eğitiminin ardından yurt dışında iç mimarlık mekan ve çevre tasarımı bölümünü bitirdi. Daha sonra işletme fakültesindeki...
Bu Vatan Toprağın Kara Bağrında Sıra Dağlar Gibi Duranlarındır ORHAN ŞAÎK GÖKYAY Türk edebiyatının en usta şairlerinden biri olan ve edebiyatımızda daha çok "Bu Vatan Kimin?"...
Aşık Pervani (İsmail ÇELİK) Mehmet Ali Kalkan'ın Gönlünden... Aşık Pervani (İsmail Çelik) ve Mehmet Ali Kalkan Aşık Pervani Ağabey yaşayan, geleneğin içinden gelen, en güçlü halk...
Ahmet Yılmaz Soyyer’in Şiir Dünyası Yılmaz Soyer, ya da şiir dışındaki çalışmalarıyla A. Yılmaz Soyyer, 1960 yılında Konya’nın Ereğli ilçesinde doğdu. Annesi ve babası o henüz...
Şiiri, kristal bir menşurdan geçip binbir renge dönüşen sesli ışıklara benzeten Goethe: "Hayatın da, ölümün de sırrına erip, rûha gömülen bir hazine ve batmayan bir güneşle kucak...
Şair, Yazar ve Gazeteci. Gazeteci yazar Osman Olcay Yazıcı 1953 Trabzon Sürmene doğumluydu. Osman Olcay Yazıcı, 1953’te Trabzon’un Sürmene ilçesine bağlı Küçükdere Nahiyesinin...
15 Temmuz 1943'te Gümüşhane'ye bağlı Kelkit ilçesinin Dayısı köyünde doğdu. Ailesinin Kırıkkale'ye göçmesi üzerine ilkokulu orada tamamladı. Ortaokulu Merzifon ve Mersin askeri...
Mustafa İlhan Geçer (d. 1917 , Bakırköy , İstanbul - ö. 20 Ocak 2004 , İstanbul), Türk yazar , şair , araştırmacı, eleştirmen, güfteci. Hisar dergisinin ve Hisarcılar akımın...