Edebiyat Dünyamız

Edebî Medeniyet:Ebedî Medeniyet (ISSN 2587-2435)

  
  
oğuz kağanOğuz Kağan Destanını Anlatan Kaynaklar Oğuz Kağan destanını anlatan başlıca iki kaynak bulunmaktadır.   Bunlardan birincisi yazarı bilinmeyen ve bir Uygur tarafından yazıldığı anlaşılan Uygurca  Oğuz Kağan destanıdır. Uygurca yazılmış olan bu eser W.Bang ve G.R. Arat tarafından 1936 yılında Türkçeye çevrilmiştir. Uygurca eserin tam olarak ne zaman yazıldığı bilinmemektedir. Pelliot yaptığı araştırmalar sonucu vardığı kanaatle eserin 1300 yıllarına doğru Turfan‘da kaleme alındığını ve bu metnin XV. yüzyılda bir Kırgız bölgesinde hemen hemen hiç değiştirilmeden yeniden düzenlendiği sonucuna varmaktadır. (Pelliot, 1995: 103).

İlk bölümü eksik olan bu eser bugün Paris Milli kütüphanesinde bulunmaktadır.  Diğer kaynak ise XIV. yüzyılın başlarında İlhanlı sarayında yaşamış Reşideddin’in yazıya geçirdiği eserdir. XV. yüzyılda yaşamış Yazıcıoğlu ve XVII. yüzyılda yaşamış Ebu-l Gazi Bahadır Han, Reşideddin’in rivayetlerini Batı ve Doğu Türkçesine çevirmişlerdir.

dedekorkut copyTürkiye Türkçesinde "bir şeyin beğenildiğini, onaylandığını anlatmak için el çırpmak"2 anlamında kullanılan alkış kelimesi, ulaşabildiği en eski Türkçe metinlerde "dua etme, övme, birinin iyiliklerini sayma" manaları ile karşımıza çıkmaktadır. Divanü Lügati'tTürk'te bu kelimeden başka, aynı kökten türetilmiş alkamak kelimesi de "övülmek" anlamıyla verilmiştir. Alkışın karşıtı olan kargış ise yine Divan Lügati'tTürk'te "lanet, ilenme" anlamlarıyla yer almıştır. Aynı eserde "lanet, kargış" biçiminde açıklanan kargak kelimesi de bulunmaktadır.3 Böylece alkış kelimesinin yazı dilinde ilk anlamından biraz uzaklaşarak günümüze "el çırpma" manasıyla ulaştığı, asıl anlamını karşılamak üzere Arapça dua kelimesinin daha çok tercih edildiği anlaşılmaktadır. Kargış karşılığında ise Farsça bed ve Arapç dua kelimelerinin birleşmesiyle oluşan beddua yaygınlık kazanmıştır. Ancak Anadolu ağızlarında alkış ve kargış kelimelerinin ikisi de yaygın bir biçimde kullanılmaya devam etmektedir.4 Diğer Türk lehçe ve şivelerinde de alkış (dua), kargış (beddua) kelimelerinden h birinin benzer anlamlarla varlığını sürdürdüğü görülmektedir.5

bahcelerHer edebî ürün belirli bir zamanın ve sosyal şartların neticesi olarak tezahür eder. Bu gerçek- lik sözlü kültür verimleri için çok daha fazla bir anlam ifade eder. Zira sözlü kültürün ve edebiyatın müstesna örneklerinden olan halk hikâyeleri toplumsal ve sosyoekonomik düzendeki bir değişim ve kırılmanın neticesi bir başka ifade ile yeni bir düzenin yeni edebî verimi olarak ortaya çıkmıştır. Bu makalede yerleşik yaşam ve kültürün edebî verimi olarak karşımıza çıkan halk hikâyelerinde, bir imaj olarak bağ/bahçe ve unsurlarının kadın ve kadın bedeni ile ilişkisi üzerinde durulmuştur. Yerleşik yaşamın temel unsuru olan toprak ve toprağa bağlı olarak gelişen bağ ve bahçeler, söz konusu hayatın temel yaşam alanlarından birini oluşturmaktadır. Yaşam mekânları olarak halk hikâyelerinde görü- len bağ / bahçeler aynı zamanda kadın algısı ve kadın bedeninin kavramsallaştırılmasında da sıklıkla kullanılmıştır. Hikâyelerin genel olarak bütününde ve bilhassa nazım parçalarında bu hususla alakalı oldukça somut veriler vardır. Kadınlığın ve kadın bedeninin algılanış ve kurgulanışında ‘dil’ önemli ve etkili bir faktördür. Kullanılan dil ve kavramlar ise sosyo-kültürel yaşamla yakından ilgilidir. Bu bağlamda bu çalışmada sosyal şartlar ve çevre ile yakın temas hâlinde olan halk hikâyelerinde yer alan bağ/ bahçe ve unsurlarının kadın algısı ve bedeni ile ilişkisi incelenmeye ve çözümlenmeye çalışılmıştır.

Her toplumun belirli bir sosyal ve kültürel yapıya sahip olduğu ve bu sosyal yapının zorunlu olarak belli bir ‘fiziksel çevre’ ile yakın ilişki içinde olduğu sosyologların dile getirdiği bir gerçekliktir. İnsanların içinde yaşa- dıkları coğrafi çevre şartları yaşama tarzlarının tayininde belirleyici bir unsurdur. Fiziksel ve coğrafi çevrenin hayat alanındaki etkileri sosyal ya- pıların, karakterlerinin oluşması ve belirlenmesinde önemli rol oynar. Bu anlamda coğrafi çevre ile sosyal hayat arasında sıkı bir bağ olduğu ifade edilmelidir. Zira bu hususla alakalı olarak “Sosyal Dinamik Bünye Analizi” çalış- masında Nihat Nirun (1985: 8-11) sos- yal hayat alanlarındaki insan ilişki- lerinin coğrafi çevre üzerinde cereyan ettiğini ve bu çevrenin sosyal hayat alanına bir zemin vazifesi gördüğünü ve bunun neticesi olarak da coğrafi çevre ile sosyal hayat alanı arasında birtakım neden-eser zincirleri bulma- nın mümkün olduğunu belirtir (Ayrıca bkz. Kösemihal 1968: 37-55).

erzurumTürk halk hikâyelerinde mekân unsuru olarak şehirlerin, bu cümleden olarak Erzurum şehrinin önemli bir yeri vardır. Bazı halk hikâyelerinde ad, sıfat olarak görev alan Erzurum, bazı halk hikâyelerinde ise birçok yönü ile anlatılmıştır. Türk halk hikâyelerinden olan ve Azerbaycan, İran ve Türkiye’de çeşitli varyantları bulunan “Garip ile Şahsanem”, “Kerem ile Aslı” ve “Köroğlu” hikâyelerinde hem mekân olarak, hem de coğrafî, kültürel, sosyal, ekonomik, demografik özellikleri ile çok geniş yer almaktadır. Bu yönüyle Azerbaycan, İran ve Türkiye Türk halk hikâyelerinde Erzurum’un önemli bir yerinin olduğu görülmektedir.

    1. GİRİŞ

      Halk hikâyelerinde mekân unsuru, ister itibari, ister gerçek vasıfta olsun, önemli bir yere sahiptir. Gerçek mekânlar içinde ise yerleşim

      yerlerinin, bilhassa şehirlerin yerleri belirgin olarak farklılık göstermektedir. Hatta kimi yerleşim yerleri onlarca Türk halk hikâyesinde ortak mekân olarak kullanılmakta ve seçkin mekânlar olarak hayli öne çıkarılmaktadır. Bağdat, Erzurum, Gence, Halep, Horasan, İsfahan, İstanbul, Tebriz, Tiflis, Yemen şehirleri bunlardandır.

      Türk kültür ve medeniyetinin harmanlandığı, özgün görünüm ve üslûba sahip yerlerden biri olan Erzurum, tarih sayfalarında olduğu gibi halk hikâyelerinde de hem coğrafî mekân hem kültür ve medeniyet hem de ticaret merkezi olarak önemli bir yer tutmaktadır. Erzurum, Türk milletinin ve Türk yurdunun hülâsası gibidir. Başından bela, ıstırap ve acı eksik olmamıştır. Defalarca işgal edilmiş, defalarca yağmalanmış, defalarca doğu vilâyetleri ile birlikte “ölümün zaferi”ni idrak etmiştir. Her toparlandığında, “harp, hicret, katliam, tifüs, çeşit çeşit felâket, üzerinden ağır bir silindir gibi geçmiş, her şeyi ezip devirmiştir.”1 Bununla birlikte Türk kahramanlığının destanlaşmış bir gücü gibi ordusu ve halkıyla birlikte bu belaları savmasını bilmiştir.

masallarHalk kültürüne bağlı sözlü bir anlatım türü olan masallar, çocukların eğitiminde, sosyal hayata katılmalarında önemli bir yere sahiptir. Masal geleneği, toplumların en kadim geleneklerinden biridir. Masallar, kültürün nesilden nesile aktarılmasında, toplumların maddi ve manevî değerlerini koruma ve yaşatmada küçümsenmeyecek bir rol oynarlar. Çocukta değerler eğitimi dikkate alındığında pedagojik olarak -yaş düzeylerine göre- çocukların alması gereken en temel öğretilerin masal estetiği ile verilebileceği görülecektir. İdeal olanı, çocuğun anlama ve kavrama yetisine göre masal kurmacası içinde vermenin ciddi ve doğru bir yöntem olduğunu söylemek lazım. Yarını bugünden görmek isteyen her toplum, kültürel birikimini, dilini, dinini, örf ve âdetlerini bu yolla gelecek nesillere aşılamayı amaç edinmiştir.

  1. Masallar, çocukların his ve hayal dünyalarını geliştirerek onları soyut düşünceye hazırlamaktadır. Çocuğun iç dünyası masaldaki hayal dünyasına benzediği için çocuk masaldaki olağanüstü durumları yadırgamamakta ve bunları kolayca kendine mal edebilmektedir. Masallardaki gerilim, korku ve serüven çocuğun ruhsal gelişimi bakımından önemlidir. Çocuk, masal kahramanlarıyla bütünleşerek zorlukların üstesinden gelme becerisini öğrenmektedir (Bilkan, 2009: 32).

    Masallardaki olay zincirinin, temelde iyi-kötü çatışması üzerine kurgulandığını, iyinin zaferi/ödülü; kötünün mağlubiyeti/cezası noktasında bu ödül ve cezanın çocuk muhayyilesinde silinmez bir iz bıraktığını söyleyebiliriz. Küçük yaşta sembolik olarak karşılaştığı bu durumu özümseyen her çocuk, iyi-kötü, doğru-yanlış, gerçek-yalan, ikilemleri karşısında konumunu çok daha doğru bir biçimde alacaktır. İyi – kötü savaşında hep iyinin kazanması, çocuğun hayatını da etkilemekte ve “iyi rol”ünü oynamak için masal kahramanını model kabul etmektedir.

    Bugün toplumdaki ebeveynler, çağın sorunları karşısında çocukların veya genç nesillerin takındığı tutumları eleştirmekte, eski ve yeni arasında kıyaslamalar yaparak suçlayıcı bir tavır sergilemektedirler. Buraya nasıl gelindiğinden dem vurarak etik ve estetik kaygı ile olup biten karşısında çaresizce beklemektedirler.Toplum, içine düştüğü pek çok açmazda olduğu gibi bu açmazı çözme görevini okuldan veya eğitim sisteminden beklemektedir.
  1. kitaplar GİRİŞ

Türk romanına Tanzimat Dönemi‟yle birlikte girmeye başlayan “alafranga züppe” tipi, Osmanlı İmparatorluğu‟nun zayıflaması sonucu ortaya çıkan bir tiptir. Tanpınar‟ın tespitiyle “alafranga ve alaturka, eski ve yeni tabirleriyle ifade edilen ikilik meselesi Tanzimat‟ın en büyük fatalitesidir” (Tanpınar 2012: 144). Bu dönemde alafranga ile alaturka, bir üstünlük mücadelesi içindedir. Her yönden Batı‟nın tahakkümü altına girmeye başlayan Osmanlı İmparatorluğu, zamanla kurtuluşu Batı‟yı örnek almakta bulur. Fakat bu öykünme isteği bilinçli bir şekilde yürütülemez; Batı‟nın görünen yüzünün taklit edilmesiyle ilerlemenin de sağlanacağı düşünülür, lüks saraylar ve konaklar yaptırılır, kılık kıyafetler Batı‟ya uydurulur. Avrupalı gibi olmanın ve davranmanın erdem sayılmaya başlandığı bu dönemde Şarklı kalmak, zül kabul edilmeye başlanır. Rotanın tamamen Batı‟ya çevrildiği bu ortamda Batılılaşma özentisinin başlaması kaçınılmazdır.

Ülkenin bütün kademelerinde görülen bu Batılılaşma arzusu, gerçekten Batı‟nın özünü anlayan bilinçli aydın tipleri ortaya çıkardığı gibi;

  1. yazanadamModernist Romanın Altyapısı

    Bir edebi tür olarak roman, Türk edebiyatına Tanzimat dönemiyle birlikte girmiştir. Her açıdan batılı değerlerin örnek alınmaya başladığı bu dönemde edebiyat da etki altında kalmıştır. Bu etki sonucunda şiir gibi daha önce de var olan türler, biçim ve içerik olarak batı edebiyatından etkilenmiş; aynı zamanda roman gibi farklı türler de Türk edebiyatına girmiştir. Romanın Tanzimat döneminde verilen ilk örnekleri doğal olarak, yeni denenen bir tür olması nedeniyle, nitelik açısından pek de ileri düzeyde değildir. Bununla birlikte zaman içerisinde gelişme gösterilerek özgün örnekler verilmeye başlamış ve Türk edebiyatında bir roman geleneği oluşturulmuştur.

    Roman, batı edebiyatında ilk çıktığı 17. yüzyıldaki gibi kalmamış, süreç içerisinde dünyadaki gelişme ve değişmelere bağlı olarak farklılaşmıştır. Bu farklılaşmanın bir yönünü de modernist roman oluşturmaktadır. Batı edebiyatında bir tarz olarak ortaya çıkan modernist roman acaba Türk romanını etkilemiş midir?

  • kitaplarGİRİŞ

    Tanzimat'ın ilânından sonra, Türk toplumunda siyasî olduğu kadar, toplumsal değişmelerin olduğunu da görmekteyiz. Batı medeniyetine gösterilen büyük rağbet ve hayranlık, bazen çok aşırı ve lüzumsuz bir seviyeye ulaşarak, Türk halkının millî gelenek ve değerlerini önemli ölçüde yaralamıştır. Bu durumdan memnun olanlar olduğu gibi, rahatsızlığını ifade edenler de olmuştur. Ziya Paşa yazmış olduğu bir şiirinde;

    Milliyyeti nisyân ederek, her işimizde, Efkâr-ı frenge tabiiyyet yeni çıktı"

    diyerek, yanlış batılılaşmaya karşı çıkmıştır.1

    On yedinci asırdan itibaren gözü dışarıda olan azınlık tebaanın zengin kesimi arasında Avrupa tarzı görgü kurallarının işlemeye başladığı, onların çevrelerine girmiş olan bazı Türk ailelerinin de bunlardan etkilenerek, Batılı bir hayat tarzına özendiklerini görmekteyiz.

yazmak copyYazmaya başlamadan önce ne yaptığımızı ve ne amaçla yaptığımızı bilmek gerekir. Yazmak nedir? Ne için yazıyoruz (ki bu son derece kişisel bir sorudur ve cevabı da kişiye mahsustur)? Ancak bu soruların cevabı bilimdiği müddetçe "nasıl yazarım"? sorusunun cevabı aranmalıdır.

Şu çok iyi bilinir ki yazmak insan doğasına paralel bir eylemdir. Her ne kadar insan evrenin yaratıcısı olmasa da kurmaca dünyanın yaratıcısı olarak son derece içgüdüsel bir duyguyu beslemektedir. Yazmak bir anlamda yaratmak ve yaradanı taklit etmektir. Bu anlamda manevi bir eylemdir.

Günümüzde yazı bir terapi metodu olarak da kullanımaktadır. Yazan kişilerin psikolojik anlamda son derece rahatladıklarını gösteren araştırmalar ve bilimsel bulgular mevcuttur. Ayrıca yazmak yazarak düşünmeyi de beraberinde getirdiğinden yazar olmanın zihinsel kapasitenin gelişimi açısından da faydalı olduğu daha önce bir çok çalışma ile gösterilmiştir.

dede korkut 3Mitolojinin zengin dünyası içinde yer bulan sayılar ve renklerin görünümleri halk hikâyelerine de yansımıstır. Böylece hikâyelerde islenen sayılar ve renkler, mitolojik kökenli olmalarından dolayı, hikâyelere zenginlik katmıstır. Sayılar ve renkler, hikâyelerde diger unsurlarla kaynasmıs bir sekilde yer bulmustur. Burada özellikle belli sayıların ve renklerin incelenmesinin nedeni, hikâyelerde görülme sıklıgıyla iliskilidir. Yani sayılardan 3, 7, 9 ve 40; renklerden de siyah, beyaz, mavi ve kırmızı renklerin ele alınmasının sebebi, hikâyelerde daha fazla geçmesidir. Bu bölümde sayılar ve renkler ayrı baslıklar halinde ele alınacak ve mitolojide yer bulan sayılar ve renklerin hikâyelerdeki görünümleri incelenecektir.

yazmakEğer şevk, zevk, sevgi, eğlence olmadan yazıyorsan yarım bir yazarsındır. Yani bir gözün piyasada, bir kulağın avangart zümrelerdeyken kendin olamıyorsun demektir. Hatta kendini bile tanımıyorsun. Çünkü bir yazarın hissetmesi gereken en önemli şey heyecandır. Duygu ve heves dolu

olmalıdır. Böyle bir enerjisi yoksa gitsin şeftali toplasın ya da çukur kazsın daha iyi. Allah bilir sağlığı için daha iyi olacaktır.

En son ne zaman birisine karşı gerçek hayatta duyduğun nefret veya sevginin kağıda sızdığı bir hikaye yazdın? En son ne zaman terk etmediğin bir önyargını sayfaya bir yıldırım gibi fırlatmaya cesaret ettin? Hayatındaki en iyi ve en kötü şeyler neler ve ne zaman onları fısıldayarak veya haykırarak dışa vuracaksın?

TARİHİN SESSİZ DİLİ DAMGALAR

“TARİHİN SESSİZ DİLİ DAMGALAR” ÜZERİNE Mustafa AKSOY ile Söyleşi Söyleşi: Ahmet VURGUN              Kültür tarihimizde pek çok boşluk söz konusudur. Özellikle söz konusu...

Osmanlı Cadısı-Barış Müstecaplıo

Barış Müstecaplıoğlu Barış Müstecaplıoğlu Osmanlı Cadısı’nda uçan arabalarla leventleri, robotlarla semazenleri sıradışı bir kurguda ustalıkla buluşturuyor....

VATAN DİLİNDE CENGİZ DAĞCI

Vatanını kaybetmiş ve bir daha dönüp onu görememenin acısını derinden yaşamış biri olan Cengiz Dağcı, Türkçeyi kendine vatan bilmiş ve vatanı Kırım’ı yazdığı...

TURGUT GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçesine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti....

CUMA GÜNÜ, AKŞAM…*

Metin SAVAŞ

Çağdaş Tatar edebiyatının zirve romancısı olarak kabul edilen Ayaz Ğıylecev, Tataristan’ın en büyük sanat ve edebiyat ödülü Ğabdulla Tukay Ödülü ve Sovyetler...

KİMİ (NİÇİN) AFFEDELİM

Özcan TÜRKMEN

Nefret ve intikam hissi, bize büyük zarar(lar) verir. Affetmek, geçmişteki olumsuzlukların tesirinden kurtulmak, onların hayatımızı kontrol altında tutmasına...

KUTADGU BİLİG'DE GÖNÜL ANLAYIŞI

Edebiyat Dunyamız

Gönül Anlayışına Dair: Öncelikle şunu belirtelim gönül kelimesi insandaki duygusal ve ruhi merkez anlamına tahsis edilen bir kavramın adı olarak dünya...

KUYUYA MEKTUPLAR

Ayla Coşkun CEREN

Kitapların dünyası farklıdır. Edebiyat çevresi diye bir yer vardır. Uzun kısa, yaşlı genç, güzel çirkin, kadın erkek. Hepsi yazıyorlar. Hepsi yazar. Kitapları da var....

SÂKİNÂMELERİN ORTAYA ÇIKIŞI VE GEL

Sâkîye seslenmeler yoluyla içkiyi -daha çok şarabı- ve içki meclislerinin araç, gereç ve âdetlerini, içkiyle uzaktan yakından ilgili pek çok düşünce, duygu ve...

Türk Edebiyatı Karşılaştırmalı Na

Türk Edebiyatında dönemler, nazım şekilleri, nazım birimleri, kafiye şemaları, ölçü ve konu içeren karşılaştırmalı tablo

GECEYE KASİDE

Seni görmeseydik yıldızlar hakkında fikrimiz olabilir miydi? Yıldızlar ki tarhlarının papatyalarıdır, ay ki bahçende yüzen sihirli bir nûr havuzudur,...

PROF.DR. Hasan Onat İle Söyleşi: “D

Sayın Prof.Dr. Hasan Onat ile “Din”in Anlam ve Önemi, İslam’ı Doğru Anlıyor muyuz, İnsanlar niçin Cemaatlere İhtiyaç Duyar, Türkiye’de İslam Anlayışı ve İslam’ın Geleceği...

ANKARA'LI ARABACI İSMAİL VE MUSTAFA KE

Paşa[1], yorgunluk kahvesini içmişti. Şöyle yalnız başına Ankara’da dolaşmak istiyordu. Çankaya’daki küçük bağ evinden çıktı, toprak yolda yürümeye başladı. Zihninde Yunan...

AHMET KABAKLI'DAN GÖYGÖL İNCELEMESİ

— Şair Ahmet Cevat'ın aziz Bir seher vaktinde vardık Göygöl'e Burda kızlar gül takıyor kâküle Alev alev bir gül attım su yandı Sunam derin uykusundan uyandı Yavaş...

Reşat Nuri Güntekin: İlk Romanımı N

Gizli El benim ilk romanımdır. Mütarekenin ilk yılında Dersaadet ismindebir gündelik gazete çıkarmağa hazırlanan Sedat Simavî arkadaşım benden bir roman...

DİVAN EDEBİYATINDA VE YENİ TÜRK EDEB

Tehzil, Arapça “hezl” kökünden türetilmiş bir kelime olmakla beraber kapsam olarak hezlden daha dar bir manayı içerir.Hezl, divan edebiyatında gülmece ve alay...

Kitap mı Yazdınız?

kitapyazma
Cumhuriyet devri fikir hayatımızın en önemli simalarından birisi de hiç şüphesiz ki Nurettin Topçu’dur. O, daha çok bir fikir adamı,...
Ulu şair Yunus Emre bir şiirinde “Her dem yeniden doğarız/Bizden kim usanası” demektedir. Gerçekten de aradan geçen onca zamana kadar...
Büyük insanlar, yüksek kültürlü milletlerin içinden çıkar.Yüksek kültür; inançta, törede, adalet düşüncesinde insan severlikte, hayatı yorumlayış biçiminde, âlem-şümûl değerlerde,...
Nefret ve intikam hissi, bize büyük zarar(lar) verir. Affetmek, geçmişteki olumsuzlukların tesirinden kurtulmak, onların hayatımızı kontrol altında tutmasına son vermektir. Nefretin gittikçe...
TÜRK TÖRESİ

TÜRK TÖRESİ

30.12.2017
“Yerleşik insan, bir ailenin sınırlı menfaatleri dışında herhangi bir hak davası gütmeye ve daha geniş bir cemiyet yapısının gereklerini düşünmeye...
(Geçen sayıdan devam)   c) Aile Bağlarının Zayıflaması, Maziye Saygısızlık, Ahlakî Zaaf:  Düşünce yapısı gereği Mehmet Akif, aileyi, cemiyetin çekirdiği olarak kabul eder.
‘Aya giden insan ile iletişim kurabilecek sistemleri buluyoruz. Buna rağmen çoğu kez anne kızıyla, baba oğluyla; zenci beyazla, işçi işverenle...
Türk milletinin ve Türk gençliğinin yolu, ancak, Atatürk’ün çizdiği yoldur. Ondan sapmış olanlar, Atatürkçü olamazlar. Atatürk’ü boş yere maske olarak kullanmaktan...
MELİKŞÂH

MELİKŞÂH

17.03.2019
Melikşâh döneminde Büyük Selçuklu Devleti en geniş sınırlarına ulaşmıştır. Devletin sınırları Anadolu'dan Umman'a, Kafkaslar'dan Hindistan önlerine kadar uzanmıştır (10.000.000 km²).
Çağların ötesinden billur billur süzülüp gelen bir sanat müziğimiz var. Türk sanatının, Türk zevkinin incelikleriyle bezeli bu müziğin tarihi gelişimi...
Ali Alper ÇETİN Onbeşinci yüzyılda Fatih Sultan Mehmed’le birlikte İstanbul’un fethini yaşayan, o günlerin hatıralarını yalın bir Türkçeyle yazdığı “Tevarih-i Âl-i...
Sezai Karakoç'un hayatı boyunca ideal bir uygarlık şekli olarak sunduğu ve savunduğu "Diriliş Uygarlığı"nın en önemli ayağını oluşturan "insan" ögesini...
SERBEST VEZİN

SERBEST VEZİN

24.03.2019
Bilindiği üzere gerçek şiir; mısralardaki kelimelerin anlamlarından sıyrılarak âdetâ sese, mûsikîye dönüşmesiyle vücut bulur. Gayet tabii, bu da “vezin”le olur.
Doğu’nun büyük bilgesi Sadi Şirazi, Gülistan isimli eserinde bilgi bahsini anlatırken bize bir de bir olayı hikâye eder. Buna göre...
Ağzının içine baktıklarımız gibi, ağzından bal akanlar gibi konuşamadık bir türlü… Sözü ağzından dirhemle çıkanları örnek alamadık, taklit bile edemedik...