Edebiyat Dünyamız

Edebî Medeniyet:Ebedî Medeniyet (ISSN 2587-2435)

  
  

Sultan SencerRüzgârın hırıltısıyla yankılanan kalın paslı demir pencere, kapı ve taş duvarlar; bağrından akan gözyaşlarıyla tutsak olmanın mâteminde yapayalnız, prangalı, çökmüş, uzun dağınık kirli saç sakal yüzünü kaplamış, başı önünde, yırtık, kirli mahkûm elbiseleri içinde. Dilini yutmuş, gözleri hüzün yemiş, dik bakışlarla, matem sessizliğinde, hücresinde oturmuş, Üzüntü hüzün hâl tavrında, çocukluk yılları gözünün önüne getiriverdi. Türk kadının cesaret bilgisiyle, annesi sürekli doğduğu Sincar kasabasını, Türkmen geleneklerine göre; babası Melik Şahın, kulağına Ahmet ismini ezan okuyarak koyduğunu, anlattığını hatırlıyordu. Atalarının Horasan sevdasını, sevgi seli ile şah damarına sindirdiğini hissetti.

Aklında; memleketin evlatlarına gerekli olan, özgürlüğü, refahı sağlamak için savaşları kazanmak, bulunduğu toprakları sürekli genişletmek, anında zekice çözüm üretmek ve pratikliğin iyi bir savaşçı için şart olduğunu biliyordu.

camkozalagiÇam ağacı mutluluk içinde yemyeşil ormanda, sarı yıldızların altında huzurlu yaşıyordu.

Çalışan diğer ana baba çam ağaçları gibi;

--Huzur dolu günler gelip geçti.

Ne zaman mı?

Elbette bu zaman! Ne zor şimdi yaşamak, yaşım bir hayli ilerledi, aklıma gelen sadece huzur istiyorum.

Başka bir şey değil, çok şükür sağlıklı, mutlu, huzurlu, evreni emniyete açılsın. Kollarımı insanlar teke tek kestiler. Baltayla köklerimi de kazdığı toprakla birlikte attılar. Evrenin en ücra köşesine acımasızca fırlattılar…

diyetDar kapısından başka aydınlık girecek hiçbir yeri olmayan dükkânında tek başına, gece gündüz kıvılcımlar saçarak çalışan Koca Ali, tıpkı kafese konmuş terbiyeli bir arslanı andırıyordu. Uzun boylu, iri pençeli, kalın pazılı, geniş omuzlu bir pehlivandı. On yıldır bu karanlık in içinde ham demirden dövdüğü kılıç ve namluları tüm Anadolu’da, tüm Rumeli’de sınır boylarında büyük bir ün kazanmıştı. Hatta İstanbul’da bile yeniçeriler, satın alacakları kamaların, saldırmaların, yatağanların üstünde “Ali Usta’nın işi” damgasını arıyorlardı. O, çeliğe çifte su vermesini biliyordu. Uzun kılıçlar değil, yaptığı kısacık bıçaklar bile iki kat olur, kırılmazdı, “Çifte su vermek” sanatının, yalnız ona özgü bir sırrı vardı. Yanına çırak almaz, kimseyle çok konuşmaz, dükkânından dışarı çıkmaz, durmadan uğraşırdı. Bekârdı. Hısımı, akrabası yoktu. Kentin yabancısıydı. Kılıçtan, demirden, çelikten, ateşten başka söz bilmez, pazarlığa girişmez, müşterileri ne verirse alırdı. Yalnız savaş zamanları ocağını söndürür, dükkânının kapısını kilitler, kaybolur, savaştan sonra ortaya çıkardı. Kentte onunla ilgili birçok hikâye söylenirdi.

tarikbugraYağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.

Karımı düşünmek istedim. Henüz kendi, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi… Ne yapmalı?

Radyo’ya gittim uzun dalga bomboştu. Orta dalgada öyle… Uzun uzun esnedim. Kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…

Her şey canlanıverdi. İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim

memlekethikayeleriÇam ağaçlarının sesi nasıl tarif edilmelidir? Hem buna ses demek doğru mudur? Ne fısıltıya benzer, ne de bir din nağmesi veya sevda sözleşmesidir. Çamların sesi değil, nefesi vardır. Bana, kendi sıhhî râyihalarını koklayarak derin, uzun, dumanlı bir surette teneffüs ediyor gibi bir tesir yaparlar. Bakarsınız bir şey işitmezsiniz; o zaman galiba havayı içlerine çekerler. Sonra, hep birden nefes almağa başlarlar, çam kurusunu fıstık, reçine, sakız ve ardıç kokan bir derin teneffüs kaplar. Nefeslerinde ve vücutlarında çam râyihası sezilen mahbubeler olmadığı içindir ki zahir erkekler kadınları çamlıklara götürürler ve orada öperler, tâ ki aşklarına bu sıcak, sağlam ve şehvetli ıtırdan bir nebze karışsın diye... İşte Bilân sırtlarında, çamlar altındayım. Benim altımda da bin metre aşağıda İskenderun ovasıyla İskenderun kasabası soluk almağa mecalsiz, güneş altında dümdüz yatıyor. Serinlik, gölgelik içinden o kızgın yerlere hayretle bakıyorum.

bogachanBir gün Kam Gan oğlu Han Bayındır yerinden kalkmıştıŞami5otağını yer yüzüne diktirmişti Alaca gölgeliği gök yüzüne yükselmişti. Bin yerde ipek halıcığı şenmişti. Hanlar hanı Bayındır yılda bir kerre ziyafet verip Oğuz beylerini misafir ederdi.

Gene ziyafet tertip edip attan aygır, deveden erkek deve, koyundan koç kestirmişti. Bir yere ak otağ, bir yere kızıl otağ, bir yere kara otağ kurdurmuştu. Kimin ki oğlu kızı yok, kara otağa kondurun, kara keçe altına döşeyin, kara koyun yahnisinden önüne getirin, yerse yesin, yemezse kalksın gitsin demiştir. Oğlu olanı ak otağa, kızı olanı kızıl otağa kondurun, oğlu kızı olmayana Allah Taala beddua etmiştir, biz de beddua ederiz, belli bilsin demiş idi.

Oğuz beyleri bir bir gelip toplanmağa başladı.

Meğer Dirse Han derlerdi bir beyin oğlu kızıyok idi.

Söylemiş, görelim hanım ne söylemiş:

Serin serin tan yelleri estiğinde

Sakallı boza çalan çayır kuşu öttüğünde Sakalı uzun müezzin ezan okuduğunda

Büyük cins atlar sahibini görüp homurdandığında Aklı karalı seçilen çağda

Göğsü güzel koca dağlara gün vuranca

Bey yiğitlerin kahramanların birbirine koyulduğu çağda

halideedipadivarElvanlarda ihtiyar bir kılavuz aldık. Köy kısmen yanmış, perişan, herkes fersiz ve şaşkın gözlerle kamyon denilen canavarın bir lüzum görüntüsüne bakıyordu. Herkesin ruhunda sonu gelmeyen meşakkatin, açlığın, her günün gizli felaket ihtimallerinin yoğurduğu yeis ve lâkaydı vardı. Onun için kimse Uşak’a kadar gelmek istemiyordu. Parayı ne yapacaklardı? Ne alırdı ki? Yalnız zayıf yüzlü bir ihtiyar halsiz bir sesle:

– Ben İney’e kadar yolu biliyorum. Fakat beni Uşak’a götürürseniz ve bana orada bir okka tuz verirseniz gelirim, dedi. Akşam karanlığı basarken kamyon mırıldanarak, homurdanarak Anadolu’nun ıssız, yolsuz beyabanına (çöl) daldı.

Kamyonda İstanbul gazetecileri vardı. Yunan ordusunun emsalsiz mezaliminin külleri ve facia sahnesi üstünde tetkikat yapacaklar, ben cephenin Yunan mezalimi raporunu hazırlarken onlar da ajansla Türk’ü felaketini dünyaya bildireceklerdi. Anadolu’da hâkim, insan değil tabiattır. Kuytu ormanlar batak ovalar, sarp keskin yokuşlar, sonra karanlık, kımıldıyormuş gibi insanı keserek dondurarak esen acı rüzgârın ortasından bin bir zahmetle bilmem kaç saat geçtik. 

İney, bir derenin yamacından kurşuni bir yangın harabesine inkılâp (dönen) eden bir köydü. Kamyon gırlayarak çırpınarak köyün yoluna girerken dünyada hilkati (yaratılış) âdem başlamamış gibi, etraf insan sesinden, hayatından arîydi. Yalnız bir sürü çakal acı acı, karanlık esiyormuş gibi dereyi yalayıp geçen rüzgârla hemahenk uluyordu.

ömerseyfettin2Mini mini, güzel, şeytan Bedia’yı ailesi büyük bir adama vermek istiyordu. Halbuki o iki senedir, tıbbiye talebesinden olan kuzeni Namık’la işi pişirmişti. Kendini almayı arzu eden bu büyük adam tek gözlüklü, şık bir büyükelçiydi. “Kırkında var, yok…” diyorlardı. Bedia daha on yedisine girmemişti. Annesinin, babasının, hanımninesinin ısrarlarına biraz karşı geldi. Ağladı, sızladı, amma sonunda mağlup oldu.

— Ben koca herifi ne yapayım? Elli sene Avrupa’da balolarda sürtmüş! dedikçe,

— Haltetmişsin! Otuz sekiz yaşında! Koca dediğin böyle olur. Fenerbahçe kulübünde top oynayan oğlanlara mı varacaksın?

Cevabını alıyordu.

Nişan günü köşke bütün aile efradı çağrılacaktı. Fakat bir gün evvel kuzen geldi. Bedia ile yalnız kaldılar. Evvela dargın dargın bakıştılar. Sonra Namık,

— Yazık sana Bedia! Dedi. Büyükbaban yerinde bir adama varıyorsun.

— Amma mübalağa ha…

— Mübalağa değil! Bir asır yaşında, boyalı bir ihtiyar işte!

— Ne yapayım! Annemin, babamın büyüklük merakı var.

mustafanecatisepetcioğluKar uyuşuk, isteksiz ve zevksiz yağıyordu. Hava, gökyüzü ile yeryüzünün arasını dolduran boşlukta katılaşmış, zaman katılığında erimişti ve kar bu katılıkta, ancak boğulmamak için uykuda ve düşsü, sallanıyordu. Gökle toprak arasında bir bocalayıştı bu. Akşam oluyordu; şehir, bütün bu donmuşluk arasında ışıklarını yakmış, bilmediği bir geceye hazırlanıyordu.

Şehrin, gidip gelen —bir geniş kaldırım üstünde gidip gelen— bunca İnsanın içinde bir kişi vardı ki kara benziyordu. Ötekiler kendilerinden olmayan bu adamın farkında bile değillerdi. Gidişlerinde kendileri, gelişlerinde yine kendileri vardı.

Adam, delikanlı sayılabilecek bir yaştaydı. Belki yılların aslında pek uzun olmadığını yeni anlamıştı. Bir adımı, yılların kısalmağa başladığı çağa atılmıştı; öteki adımı henüz uzun yılların çağındaydı. Adımlarının arasındaki boşluk pek uzun değildi; dardı daha. Geniş yüzü yumuşak, bu yumuşaklık içinde derinleşen gözleri bilinmeyen yollarda yitmiş çocuk gözleriydi. Kaşları, gözlerini büsbütün yalnız bırakmıştı. Sanki gözlerden kaçıyordu kaşlar: burnuyla alnın birleştiği noktada birbirini itiyor, sona doğru, yorgun düşüyordu.

ömerseyfettin2Ben hep acı içinde yaşayan bir adamım! Bu sıkıntı âdeta kendimi bildiğim anda başladı. Belki daha dört yaşında yoktum. Ondan sonra yaptığım değil, hattâ düşündüğüm kötülüklerin bile vicdanımda tutuşturduğu sonsuz cehennem sıkıntıları içinde hâlâ kıvranıyorum. Beni üzen şeylerin hiç birini unutmadım. Anılarım sanki yalnız hüzün için yapılmış.

Evet, acaba dört yaşımda var mıydım? Ondan önce hiç bir şey bilmiyorum. Bilinç, başımıza nasıl yakmayan bir yıldırım gibi düşer. Tolstoy, daha dokuz aylık bir çocukken kendisinin banyoya sokulduğunu hatırlıyor. İlk duygusu bir hoşlanma! Benimki müthiş bir sıkıntıyla başladı. Ben ilk kez kendimi Şirket vapurunda hatırlıyorum. Hâlâ gözümün önünde: Sanki dünyaya o anda doğmuşum, annemin kucağı… Annem, yanındaki çok sarı saçlı, genç bir hanımla gülüşerek konuşuyor, cıgara içiyorlar. Annem cıgarasını ince gümüş bir maşaya takmış. Ben bunu istiyorum.

– Al ama ağzına sürme! diyor.

Bana bu ince maşayı veriyor, cıgarasını denize atıyor. Galiba yaz. Çok aydınlık, çok güneşli bir hava… Annem, konuşurken mavi tüylü bir yelpazeyi yavaş yavaş sallıyor. Ben kucağından kayıyorum. Beni kollarımdan tutarak yanına oturtuyor.

acabaneidiÇıkardıkları gün hemen geri döndüğü Toptaşı Tımarhanesinden Cabi Efendiyi kabul etmemişlerdi. O vakit, bilincini yitirdiği geçen dört sene zarfında gidip gelen zekâsı, milyonlarca beygir kuvvetinde bir elektrik fıskiyesi gibi parladı. Uslu akıllı, İstanbul’a geçti. Daha mahalleye gelmeden, dört senedir olup biten şeylerin esaslarını yolda tamamıyla anlamış gibiydi. Eve gelince oğlunu sordu. Odaya kazara bir dızdız girince, tepesinde şarapnel patlamış gibi korkup dışarı kaçan bu kahramanın ihtiyat subayı olduğunu, Irak cephesinde bir hücum taburunda bölük kumandanı bulunduğunu duyunca “lâ havle…” çekerek gülümsedi. Sonra bir hafta kadar genel durum belirlemesiyle uğraştı. Muhtelif semtlere seyahatler etti. Tenha sokaklarda gezindi. Ücra kahvelerde oturdu. Tekkelere girdi. Viranelerde yemek için ot toplayan kimsesiz, çaresiz kadınlarla konuştu. “bileşiminde nelerin bulunduğu belli olmayan” vesika ekmeklerine, günlerce, irili ufaklı büyüteçlerle baktı. Hatta bir gün tahlil ettirmeye bile kalktı. Gittiği meşhur kimyagerin baba dostuydu. Onun mahallede geçen çocukluğunu biliyordu. Önceleri biraz ahmaktı. Kerrat cetvelini bir türlü ezberleyemediği için mektepte adını “Beş kere beş, dübeş” koymuşlardı. Şimdi İstanbul’un en büyük, en saygın bir bilim adamıydı. Ekmeği iyice muayene ettikten sonra:

— Bunun içinde bir şey var… var, evet var ama ne acaba? dedi.

Cabi Efendi:

Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek

"Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun 700. yıl kutlamaları Türkiye’de umulmaz bir ilgi uyandırdı ve Türk toplumu yedi asırlık tarihine ilgi duymaya başladı. Bu...

HÜSEYİN NİHAL ATSIZ

12 Ocak 1905 İstanbul’da dünyaya gelen Hüseyin Nihal Gümüşhane’nin Çiftçioğlu ailesine mensuptur. Babası, deniz makine önyüzbaşısı Hüseyin efendi oğlu deniz...

SEVİNÇ ÇOKUM

 Sevinç Çokum, 25 Ağustos 1943’ te İstanbul’da doğdu. Beşiktaş Kız Lisesi’ni, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü...

Bozkır Kavimleri-Egemen Çağrı Mızra

Egemen Çağrı Mızrak Kimdir? 1978 yılında doğumdu. Orta ve Lise öğrenimini Hüseyin Avni Sözen Anadolu Lisesi’nde (İstanbul/Üsküdar) tamamladı. 2001 yılında...

DİLİMİZDEKİ GÖNÜL GÖNLÜMÜZDEKİ

Özcan TÜRKMEN

‘Gönül’, Kubbealtı Lügatı’nda şöyle kullanılıyor: 1. İman, sevgi ve nefretin; iyi ve kötü bütün duyguların kaynağı olduğu kabul edilen kalbin manevi yönü....

ARİF NİHAT'TA MİLLİYETÇİ TAVIR

Prof.Dr. Saadettin YILDIZ

Türk milliyetçiliğinin en önemli beslenme kaynaklarından birisi, hiç şüphesiz, edebiyattır. Sözlü gelenekten günümüze kadar süregelen şiire yatkınlığımız,...

YAZAR, AKADEMİSYEN, VATANSEVER BİR TÜ

Ali_Alper ÇETİN

Kurtuluş Savaşımızın en sıkıntılı günlerinde sırtında bir asker kaputu (parkası) cepheden cepheye koşan, Sakarya ve Dumlupınar Meydan Savaşları’nda...

SEN YOKKEN

Saliha MALHUN

"Sonra çekildim bir kenaraSeyrettim bütün olup biteni.Baktım kimde ben ne kadarımKim bende ne kadar kalmışdiye...Ve geçen ömrüme bir damlaGözyaşı...

YUNUS EMRE VE DANTE NIN LA VITA NUOVA AD

Bu çalışmanın amacı 13. yüzyılda yaşamış biri Türk diğeri İtalyan iki şair – Yunus Emre ve Dante Allighieri’nin “Yüceltme” konusuna yaklaşımlarıdır. Her iki...

SÜRÜ ADAMI

Bir adam vardır ki, hiçbir düşüncesinde, hiçbir hareketinde "kendi kendisi" olamaz. Ne düşünse, ne yapsa, ne söylese kendini değil, men­sup olduğu sosyeteyi, ırkı,...

ŞAİRLERİ KOVMAK İSTEYEN ŞAİR

Temel bir düşünme alanı olarak felsefenin diğer dsiplinlerle olan ilişkisi her dönem tartışılagelmiştir. Çünkü felsefeyi bu alanlardan birine indirgemeden ya...

RUKİYE ÖZDEMİR İLE SOHBET : “Türk

Rukiye Özdemir öyküleri ‘’Kırmızı Ruj’’ adıyla kitap hâlinde yayımlanarak okuyucusunun beğenisine sunuyor. Yazar, öyküleriyle ilgili olarak kitabın girişinde...

ÖLÜMÜN KIYISINDA

Saatlerdir hiç kıpırdamadan uzandığım yataktan yavaş yavaş atıştırmaya başlayan kar’ı seyrediyorum. Rüzgârın uğultusu kulaklarıma kadar geliyor. Bir an bu...

ANKARALI ARABACI İSMAİL VE MUSTAFA KEM

Mustafa Kemâl’in sabah ilk işi kendi maaşından yahut gerekirse borç alarak Arabacı İsmail Efendiye bir at alıp hediye etmekti[1]. Sabah ona zor olmuştu....

NASRETTİN HOCA’DAN BİR FIKRA

Fıkraları sevmeyen var mıdır, sanmam. Çünkü fıkralarda her insana hitap eden bir taraf mutlaka bulunur. Kimini güldürür fıkralar, neşelendirir; kimini...

Könçek Dönderme

 —Hadi hazırlan da gideli.  —Tamam deyip fırladım. Birkaç gün önceden sözleşmiştik. Hazırlanıp Seyfi’yle yola düştük. Bugün akşama şenlik var:  Güneydeliktaş’ la...

Kitap mı Yazdınız?

kitapyazma
Peyamî Safa

Peyamî Safa

09.01.2018
Milletimizin, son yarım asırda emsalini pek az yetiştirebil-diği değerli fikir ve sanat adamlarımızdan biri de Peyami Sa-fa'dır. Basın mesleğinin hemen...
Ali Alper ÇETİN Malazgirt Zaferinden sonra, Anadolu’da güçlü bir devlet, ileri bir medeniyet kuran Selçuklu Devleti, Moğol akınları yüzünden onüçüncü yüzyılın...
Sultan I. Kılıç Arslan’ın nehirde boğularak gelen hazin şahadeti (Sultan I. Kılıç Aslan, 600.000 kişilik Haçlı ordusunun 500.000 kişisini Anadolu yaylalarına...
Bizde "vatan" kavramı çok eskidir. Tarihin derinliklerinden gelen Kök tengrige men ötedim / Senlerge biremen yurtum sözleri, en...
1946 yılında Adana'nın Karaisalı ilçesinin İncirgediği köyünde doğdu. İlkokulu köyünde bitirdikten sonra Düziçi İlk öğretmen Okuluna girdi. 1964–1965 öğretim yılında...
Geçmişe Bir Yolculuk: Babam, Nuri Dayım, Okul Müdürü ve BenGeçmişe kısa bir yolculuk yaptığımda, yarım asır öncesinden üç kişi yeniden...
Sevinç Çokum, 25 Ağustos 1943’ te İstanbul’da doğdu. Beşiktaş Kız Lisesi’ni, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı...
Kaç bucaktır kahbe dünyâ çeşm-i yârdan düş de görDostla düşman nerdedir sen îtibardan düş de görseferciMaddenin ardında âlem sanma sohbet...
Anadolu’yu ileri fikirleri ve düşünceleriyle, eserleri ve sanatlarıyla aydınlatanlar arasında onüçüncü yüzyılda Türkçe’yi resmî dil olarak ferman eden, Anadolu’da Türk...
ŞEHSÜVÂR-I CİHÂNGÎR-FÂTİHNÂME Turgut GÜLER Ötüken Yayınları, 2015 Cihângîr Tûğlar -Selîmnâme- kitabıyla edebiyat ve târîh severlere büyük bir şölen sunan Turgut Güler, Şehsüvâr-ı Cihângîr...
Türk edebiyatının en usta şairlerinden biri olan ve edebiyatımızda daha çok "Bu Vatan Kimin?" isimli şiiriyle tanınan Orhan Şaik Gökyay'ı...
Abdürreşid İbrahim'in fikir ve aksiyon çerçevesini Eşref Edip şöyle belirlemektedir: "Takip ettiği siyaset, Türk müslümanların Türkiye namı altında ve bir...
KENDİMİ KAZDIM Sizde nihayet bulmayan veya sizde başlamayan hiçbir sözün, işin, hayalin bir anlamı da yoktur değeri de. Dışınızdaki olguları içinizin...
‘Çaresizseniz çare sizsiniz’ diye sık sık duyarız. Çare konusunda hemen hepimizin diyeceği bir şeyler var. Buna ne kadar katılırsınız bilemem ama...