Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet
(Okuma süresi: 4 - 8 dakika)

teketek"...Türkler az söyler, çok yapar."

Maktûl İbrahim Paşa

Bosna Beyi ile Semendire Beyi'nin askerleri işte kaç haftadır "Yayçe"'yi sarmışlar, kumandanlarının gelmesini bekliyorlardı. Dinmez yağmurların, çılgın fırtınaların döve döve yosunlattığı tekir duvarlı büyük kale, kuvvetine emindi. Ne kapısında, ne bedenlerinde kimse görünmüyordu. Burçlarında sallanan bayraklar olmasa, bomboş bir kaya yığını sanılacaktı.

İki ot atımı ötede kurulu beyaz çadırların önünde, yere serili siyah kebelere oturmuş genç voyvodalar ihtiyar bir zâbitin anlattıklarını dinliyorlardı. Hava, tıpkı bir yaz sabahı kadar güzeldi. Etrafta devriye takımları uzun mızraklarıyla cirit oynar gibi koşuşuyorlar, aydınlıktan huylanan atlar şaha kalkarak, deli gibi dörtnala ileri atılıyorlardı. Sanki bütün ordugâhta, dört gündür güneşi göstermeyen ıslak sisin hapsettiği birikmiş bir neşe canlanmıştı. Kırçıl pos bıyıklarını, burnunun ucuna bakarak iki eliyle büken ihtiyar zâbit:

(Okuma süresi: 3 - 6 dakika)

Kendimi hafifçe heyecanlı hissediyordum: Bir sürü sıgara içmiştim; son olsun diye bir tane daha yaktım. Bu biter bitmez yatağa girmeliydim: Yarın vücudum dinlenmiş, zihnim açık olmalıydı.

Sigarayı içerken Hâmid’den ve mesela bir Davalaciro diskuru veya Ankara’nın ünlü eleştirmecisinden, kendi diliyle yazılmış bir söyleşi okuyayım dedim; ama baktım ki heyecanım bütün anlayışsızlığımı seferber etmiş ve ben en açık alay unsurlarını bile atlayıp geçiyorum, hatta kabalaşacağım; bıraktım.

Bu heyecan, şiddetle ihtiyacım olan uykuyu gocundurabilir, onu nasıl defetmeli?

(Okuma süresi: 2 - 4 dakika)
İşsiz, güçsüz kaldığım gurbet ellerinde köşe pencerem, kendimce Abdülhak Hâmid'in "Kürsü-i temaşa *"sı yerine geçerdi.

Yabancı memleketlerde bir kasabaya sokulup uzun süre yaşamaktaki ezginliğin ne olduğunu bilir misiniz? Beş, on gün çarşı sokak gezdikten sonra, tanıdık yüz, alışabileceğiniz yer bulamamaktan bezer, odanıza girer, yalnızlığın içine sinersiniz.

Çam dallarında sallanan bir tırtıl torbası gibi kafanızın içi, durmadan, gece gündüz kıvrılıp bükülen soğuk uyarımlı düşüncelerle dolu, kımıltılı, ağır, yüklüdür.

Can sıkıntısının bir sesi vardır; bunu ancak, böyle bir zamanda, o gurbet odasında duyarsınız: Eski mobilyaların tahtalarını dişleyen gizli kurtların sürekli çıkardığı kemirici, işleyici ses... Birden eskiyiveren gönlünüzde bu kurdu ve bu sesi işitirsiniz ve oyduğu delikten incecik tozların içinize biriktiğini duyarsınız.

(Okuma süresi: 4 - 7 dakika)

sirca koskBir zamanlar boş gezmeyi iş yapmaktan çok seven üç arkadaş varmış. Bugünden yarına geçinmek, gittikleri yerlerin birinden yüz bulsalar, beşinden kovulmak canlarına tak demiş. Alın teriyle kazanıp gönül rahatlığıyla yemeyi de gözlerine kestiremezlermiş, çünkü elleri işe yatkın değilmiş. Bir gün, uzun bir yolculuktan sonra, yüksekçe bir tepede oturup aşağıdaki ovada yayılan büyük bir şehre garip garip bakarlar, acaba bu bilmediğimiz yerde nasıl karşılanacağız, diye acı acı düşünürlerken, içlerinden birinin aklına yaman bir fikir gelmiş, hemen yerinden fırlayıp:

-Gelin benimle beraber, bu şehirde sırça köşk yapalım; ömrümüzün sonuna kadar bolluk içinde, rahat yaşarız!- demiş.

Ötekiler:

-Bu sırça köşk de nedir?- diye sormuşlar, beriki:

-Durmayın, vakit kaybetmeyelim, yolda anlatırım!- diye onları peşine takmış, bayırdan aşağı kuş gibi hızla inmeye başlamışlar.

Elebaşı yolda üç beş sözle arkadaşlarına şehire varınca nasıl davranacaklarını öğretmiş.

(Okuma süresi: 4 - 8 dakika)

perilikoskSermet Bey döndü, arkasındaki bekçiye,

– İşte bir boş köşk daha! Dedi.

Küçük bir çam ormanının önünde beyaz, şık bir bina, mermerdenmiş gibi göz kamaştıracak derecede parlıyordu. Tarhlarını yabani otlar bürümüş. Bahçesinin demir kapısında büyük bir “Kiralıktır” levhası asılıydı. Bekçi başını salladı:

– Geç efendim, geç!… Orası size gelmez.

– Niçin canım?

– Demin gösterdiğim evi tutunuz. Küçük ama çok uğurludur. Kim oturursa erkek çocuğu dünyaya gelir.

– On iki kişi nasıl sığarız beş odaya! Buraya bakalım, buraya… Tam bize göre…

(Okuma süresi: 4 - 8 dakika)
omerseyfettinSerin ve karanlık eylül gecesinin yıldızsız seması altında Selanik, sanki gündüzkü heyecanlardan, gürültülerden yorulmuş gibi, baygın ve sakin uyumaktadır. Rıhtım tenhadır. Olimpos Palas’ın, Kristal’in, Splandit Palas’ın, diğer küçük gazinoların lambaları çoktan sönmüştür. Tramvay yolunu tamir için yığılmış parke taşlarının ilersinde, denize inen küçük merdivenin başında, hareketsiz bir gölge dimdik durmaktadır. Gölgenin sahibi tahsilini Paris’te bitirip daha sonra dolgun bir maaşla İzmir’e giden ve orada aşık olduğu güzel bir İtalyan kızı olan Grazia ile evlenen genç mühendis Kenan Bey’dir. Kenan Bey Türklüğe, yani medeniyetsizliğe karşı olan garazi Avrupalılara, onların adetlerine, ananelerine, terbiyelerine, cemiyetlerine hayran olan ve bunları uygulayan kişiliği ile tanınmaktadır. Nazik ve şendir. savaşa tamamen karşıdır.
İşte bu gece Kemal Bey kırk sekiz saat boyunca işittikleri, gördükleri gazetelerde okuduklarının etkisindedir. Son derece rahatsızdır. Çünkü savaş çıkmıştır. İtalya Trablus’a saldırmıştır. Hayran olduğu, insaniyet hizmet ettiğine inandığı Avrupalıların önceden önem vermediği hatta bazen çok doğal bulduğu hareketleri aklına gelmektedir.
(Okuma süresi: 4 - 8 dakika)

Küçük adımlarımla sabahın çiği düşmüş çimenlerin üzerinde yürüyorum. Bir, iki, üç, dört... Dört ahenkli adımı öyle zarif bırakıyorum ki yere, âdeta toprağı incitmekten korkarmış gibi, parmak uçlarımda dolaşıyorum. Beni uzaktan izleyenler, yürüyüşümün pek bir havalı olduğunu söylerler. Görünüşüme ise söyleyecek söz bulamazlar. Çünkü buna, lügatlerindeki kelimeler yetmez. Onlarla aramda hiçbir fark olmadığını savunan kimi ahmaklar, kendilerini benimle eş tutma gafletine düşecekleri anda, bir bakışımla hemen toparlanırlar.

Farklılığım, saray bahçelerinde gezinen büyük büyük annemin soyundan gelir. Dedelerimin soyundan ise bahsetmeye gerek bile görmüyorum. Asil bir dişinin bir anlık zayıflığından yararlanmış, boz bir fırsatçıdan başka bir şey olmasa gerek büyük dedem. Anne soylu olmamın gururunu, boz rengi ile lekeleyip genlerini yıllar sonrasına bu şekilde iletmiş şıpsevdi bir züppe!

(Okuma süresi: 10 - 19 dakika)

Parmağını uzattı, tam değecekti ki hemen vaz geçti. Derin bir hayranlıkla seyre daldı.

“Bu nasıl bir güzellik böyle,” diye düşündü elinde olmadan. “Bu nasıl bir ahenk? Şu renklere bak, şu derinliğe, şu düzene bak…”

Fidanının küçücük boyuna, incecik gövdesine bakmadan, tek dalındaki kocaman, pembe mi pembe gonca gül olmaya karar vermişti.

Mırıldandı adam farkında olmadan:

“-Ya üstündeki şebnem… Şu derin pembede oluşan küçücük su damlası gök kuşağına bürünmüş… Sanki aşık ışık gelmiş de kendini feda eylemiş, hasretinden yedi renge bölünüvermiş… Ama her renk de aşk vurgunu. Bu nasıl bir haldir ey İlahi!”

Şebnem bu mırıltıya sanki cevap verdi. Güle dönmekte olan goncanın kadifemsi yaprağında büyüdü, büyüdü, ufku kapladı yavaş yavaş.

(Okuma süresi: 12 - 24 dakika)

Kemal, yaşadıkları; eski bir Rum evi olan binanın ikinci katındaki salonun penceresinden  uzanan yolu ve yoldaki durakta, şiddetli yağmur ve rüzgardan  korunmaya çalışan   insanları, gözlerini ayırmadan izliyordu. Pencerenin camı sanki Kemal’i, rüzgarın verdiği destekle, yayından fırlamış ok gibi hızlanan yağmur damlalarından, bir kalkan gibi koruyordu.  Salonun hemen yanındaki odadan Kemal’in annesi Özlem Hanım’ın terlik sesleri  salondaki sessizliği  bozduktan sonra  Özlem Hanım’ın sesi yankılandı birden salonda:

“Kemal, oğlum burada mısın?”  Annesinin sesini işiten Kemal,  birden irkilerek: “Buyur anne, seni dinliyorum.” diye cevap verdi. Özlem Hanım, oğlunun bu sesinden duyduğu hoşnutsuzluktan dolayı soğuk bir şekilde:

“Yine dikilmişsin pencere kenarına kavak ağacı gibi! Nerelere daldın gittin, söyle bakalım!”dedi.

(Okuma süresi: 9 - 17 dakika)

Sultan SencerRüzgârın hırıltısıyla yankılanan kalın paslı demir pencere, kapı ve taş duvarlar; bağrından akan gözyaşlarıyla tutsak olmanın mâteminde yapayalnız, prangalı, çökmüş, uzun dağınık kirli saç sakal yüzünü kaplamış, başı önünde, yırtık, kirli mahkûm elbiseleri içinde. Dilini yutmuş, gözleri hüzün yemiş, dik bakışlarla, matem sessizliğinde, hücresinde oturmuş, Üzüntü hüzün hâl tavrında, çocukluk yılları gözünün önüne getiriverdi. Türk kadının cesaret bilgisiyle, annesi sürekli doğduğu Sincar kasabasını, Türkmen geleneklerine göre; babası Melik Şahın, kulağına Ahmet ismini ezan okuyarak koyduğunu, anlattığını hatırlıyordu. Atalarının Horasan sevdasını, sevgi seli ile şah damarına sindirdiğini hissetti.

Aklında; memleketin evlatlarına gerekli olan, özgürlüğü, refahı sağlamak için savaşları kazanmak, bulunduğu toprakları sürekli genişletmek, anında zekice çözüm üretmek ve pratikliğin iyi bir savaşçı için şart olduğunu biliyordu.

(Okuma süresi: 3 - 5 dakika)

camkozalagiÇam ağacı mutluluk içinde yemyeşil ormanda, sarı yıldızların altında huzurlu yaşıyordu.

Çalışan diğer ana baba çam ağaçları gibi;

--Huzur dolu günler gelip geçti.

Ne zaman mı?

Elbette bu zaman! Ne zor şimdi yaşamak, yaşım bir hayli ilerledi, aklıma gelen sadece huzur istiyorum.

Başka bir şey değil, çok şükür sağlıklı, mutlu, huzurlu, evreni emniyete açılsın. Kollarımı insanlar teke tek kestiler. Baltayla köklerimi de kazdığı toprakla birlikte attılar. Evrenin en ücra köşesine acımasızca fırlattılar…