Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet
OmerSEYFETTİNEski Yunanca olan arketip sözcüğü Türkçe’de ilk imge, ilk örnek gibi anlamlara gelir. Arketipler, insanlığın ortak mirasıdır. Sanat eserlerinde arketiplerin yer alması, sanatçının ve eserin evrensele ulaşmasında katkı sağlar. Farklı kültürlerden ve milletlerden insanların ortak paydasını teşkil eden arketipler, sanatçı ve muhatapları için ortak dil olma özelliği taşır. Arketip olarak tanımlanan ortak semboller ve figürler kolektif bilinçdışı aracılığıyla sanat eserlerinde canlanmaktadır. Arketipler, edebiyat bilimciler tarafından mitoloji, psikoloji, antrolopoloji, dinler tarihi gibi farklı disiplinlerden elde edilen bilgilerden hareketle edebî eserlerde arketipsel eleştiri metodu aracılığıyla tespit edilebilmektedir. Bu metot, yirminci yüzyıl itibariyle, modern psikolojinin temsilcilerinden olan Carl G. Jung’un kolektif bilinçdışını kavramını ortaya koyması sonucu ortaya çıkmıştır. Edebî metinlerin tahlilinde kullanılan arketipsel eleştiri metodu, eserden hareketle eseri tahlil etme amacı taşır.
kiralik konakİnsanlık tarihiyle var olan “gündelik hayat”, tekrar eden işlerin, alışkanlıkların oluşturduğu rutin ve sıradan bir düzendir. Sosyal bilimlerin dolaylı olarak işlediği kavram; moda, üslupsuzluk, bireysellik,yabancılaşma, kentleşme, sıradanlık, süreklilikle ilişkilidir. Bir anlamda “modernliğin arka yüzü” olarak da ele alınabilecek olan “gündelik hayat”, toplumsal alandaki büyük dönüşümlerin bireysel alana yansımalarını tespit etmek için önemlidir. “Gündelik hayat” her alanında olduğu gibi edebiyatta da tesirini göstermektedir. Edebiyatta “gündelik hayat”, modern hayatla birlikte bireyin doğadan, tarihten, üsluptan uzaklaşmasınınsonuçlarını yansıtması ve “gündelik hayat”ın maskesini düşürmesi açısından önemlidir.

Yakup Kadri’nin Kiralık Konak (1920) isimli eserinde, 20. yüzyılın başındaki toplumsal değişim, bir konak ve bu konakta yaşayan üç neslin hayatlarından yola çıkılarak anlatılmaktadır. Bu bağlamda romanda“gündelik hayat” ve “gündelik hayat”a uyum sağlamaya çalışan insanların çabası ve başarısızlıkları ele alınmaktadır.
sahvesultanÇalışmamızın konusu olan Şah ve Sultan romanı, 16. yüzyılda Türk tarihinin en önemli vakalarından olan mezhep ayrılığı ve bu ayrılığın ortaya koyduğu siyasi mücadeleler ile bu siyasi olayların Osmanlı-İran ilişkileri üzerine yansımasını ele almaktadır.
Romanda, yazarın edebi yorumu tarihi konunun önüne geçmiş ve bu durum romanı sıkıcı bir tarih kitabı olmaktan kurtarmıştır. Romanda yazarın edebi yorumunu güçlendiren unsurların başında; destan, halk hikâyesi ve mesnevilerde karşımıza çıkan halk bilimi unsurlarını eserin muhtelif yerlerine başarılı şekilde yayılması gelmektedir. Romanı okuyan kişi, tarihi bir eseri okumaktan ziyade halk edebiyatı nazım şekli olan destan veya halk hikâyesi okuduğunu hissetmektedir. Eserde; kahramanın kıvrak zekâsının ürünü olarak kılık değiştirme, yorumlarıyla gelecekten haber veren rüya, geleceğin tayini anlamına gelen fal, başarıları eğlencelerle taçlandıran toy gibi halk bilimi unsurlarından faydalanılması eserin kurgusunu güçlendirmiştir.
Romanda, halk bilimi unsurlarından farklı şekillerde yararlanılmıştır. Bu unsurlar, bugün bir Oğuz Kağan destanını, Dede Korkut destanlarını; Kirman Şah, Âşık Garip hikâyesini okuyanların görebilecekleri unsurlardır.
devletanaosmancikGiriş

Devlet Ana, Kemal Tahir’in ilk basımı 1967 yılında, Osmancık ise Tarık Buğra’nın ilk basımı 1982’de yapılmış olan ve Anadolu’da Söğüt ve Domaniç arasında yaylak-kışlak yaşayış düzeninde bir uç beyliği olan Kayılar’ın devletleşme sürecinin başlangıcını hikâye edinen romanlardır. Her iki roman da çok farklı yönlerden irdelenecek zengin katmanlara sahip olmakla birlikte, bu yazıda altı yüz yıl sürecek bir imparatorluğun adı ile anılacağı kurucu lider olan Ertuğrul oğlu Osman Gazi’nin adı geçen romanlardaki tasvirleri psikolojik yönden tahlil edilecektir. Romanların tarihî gerçekler üzerine bina edilen kurguları göz önüne alındığında, iki Osman Bey tasvirinin de romanı kaleme alan yazarların zihinlerindeki kahramanları yansıttığı, dolayısıyla irdelenecek psikolojik portrelerin esasında büyük oranda onları oluşturan yazarların eğilim ve özelliklerini taşıdığını göz önünde bulundurmakta elbette yarar vardır.
AHMETHİLMİGUCLUKüçüklüğümden beri en büyük idealim olan "Gazetecilik" mesleğine atılmam "Alfabe Müellifi" Ahmet Hilmi Güçlü Hocanın tavassutu ile mümkün olmuştu.
Hocanın o zaman "Hakimiyet" gazetesinde başyazı yazdığını biliyordum. 8 Kasım 1951 günü idi. Doğruca Ahmet Hilmi Beyin Başöğretmenlik yaptığı Bozatlı İlkokuluna gidip, Hocaya arzumu bildirdiğim zaman:
- Hakimiyete "Musahhih" alınacağı söyleniyordu, diyerek, gazetenin o zamanki sahibi merhum Şaban Sarıyıldız'a bir kart yazıp, bana iş vermesini rica etmişti.

peyamisafaMilletimizin, son yarım asırda emsalini pek az yetiştirebil-diği değerli fikir ve sanat adamlarımızdan biri de Peyami Sa-fa'dır. Basın mesleğinin hemen her sahasında zirveye ulaşan Üstad Peyami Safa, gerçekten bir "Elem Âbidesi" olarak aramızdan ayrıldı...

"Şair-i mâderzat" diye bilinen babası İsmail Safayı, daha iki yaşında iken kaybettiği için "Yetim-i Safa" adiyle anılan Peyami Safa, bütün hayatı boyunca büyük elemlere düçar olmuş, hele biricik oğlu Merve Safayı, kendi ölümünden üç ay önce kaybettikten sonra, büsbütün eriyip bitmiştir...

Ömrü boyunca yokluk, ıstırap ve hastalıklarla boğuşan ve:

ahmet hamdi tanpinar(23.6.1901 - 24.1.1962) Doğ. ve Ölm.: İstanbul

Çeşitli ortaokul ve liselerde okuduktan sonra İstanbul Edebiyat Fakültesi'ni bitiren Ahmet Hamdi Tanpınar, liselerde. Güzel Sanatlar Akademisi'nde öğretmenlik yaptıktan sonra İstanbul Edebiyat Fakültesi'nde Yeni Türk Edebiyatı Profesörlüğü'ne getirildi. Maraş milletvekilliğine seçildikten (1942-46) sonra, tekrar eğitim görevine devam etti ve Edebiyat Fakültesi'ndeki profesörlüğüne döndü (1949).

Şiirlerini çeşitli dergilerde yayınlamış olan Tanpınar, çalışmalarını ayrı dönemlerde ayrı etkiler altında sürdürmüş, olgun yaşından sonra kişiliğini bulmuştur.

sait faik abasiyanik23 Kasım 1906-11 Mayıs 1954

Sait Faik, Bursa Lisesi'ni bitirdikten (19.8) sonra bir süre İstanbul Edebiyat Fakültesi'nde okudu. Sonra Fransa'da Grenoble Üniversifesi'nde okudu. Burada üç yıl kaldıktan sonra yurda döndü, ilk hikâyesi Varlık Dergisi'nde yayınlandı (1934).

Sait Faik, yurda döndükten sonra kısa bir süre Türkçe öğretmenliği yaptı, bir ara ticaretle uğraştı, Haber gazetesinde bir ay süren bir adliye muhabirliği de vardır (1942).

Sait Faik'in yalnız kendine özgü bir üslûbu, bir hikâye anlayışı vardır. Olaya hiç önem vermez. Birçok kimselerin gereksiz sayacağı ayrıntılar üzerinde bir çevreyi, bir karakteri eks.ksiz ve en iyi bir biçimde canlandırmasını bilir. Düşle gözlemi birleştirmekteki büyük gücü, hikâyelerinin üzerimizde derin bir gerçek izlenimi uyandırmasını sağlar.

OmerSEYFETTİN(28.2.1884 - 6.3.1920)

Doğ.: Gönen - Ölm.: İstanbul

Cumhuriyetten önceki edebiyatımızın hikâye alanındaki en büyük ünü ve değeri, şüphesiz, Ömer Seyfettin'dir.

Ömer Seyfettin, Edirne Askerî İdadisi'nde ve Harbiye'de okudu. Subay çıktı. Yurdun çeşitli yerlerinde görev aldı. 1910'da askerlikten ayrılarak Selânik'e gitti, Genç Kalemler dergisinde dil özleşmesi hareketinin öncülüğünü yaptı. Halkın canlı hayatından aldığı konuları halkın canlı diliyle anlatan ilk hikayecimiz oldu.

Balkan Harbi'nde bir kez daha orduda görev aldıktan, bir yıl Yunanistan'da esir kaldıktan sonra yurda dönünce öğretmen oldu. Bir yandan güzel hikâyelerini Yeni Mecmua ile gündelik gazetelerde yayınlamaya başladı.

Hikâyeleri ölümünden sonra çeşitli yayınevlerince yayınlanmıştır. Bu arada bütün hikâyeleri on cilt halinde Ahmet Halit Ki- tabevi (1938-1956) ve Rafet Zaimler Yayınevi’nce basılmıştır, (Haz. Tahir Alangu, 1962-1964). Hikâye kitaplarından birkaçı sulhlardır: İlk Düşen Ak, Yüksek Ökçeler, Bomba, Gizli Mabet, Mah- çupluk İmtihanı, v.b.

Ömer Seyfettin'in, hikâyeciliğimizin realizm yoluna girmesinde ve üslûpta özentiden kaçınılması akımında büyük etkileri olmuştur.

ahmet mithat efendiŞimdiye kadar pek çok hikâyeler okudum. Elbette siz de okumuşsunuzdur.Ben hem birçok hikâyeler okudum hem birkaç tanesini yazdım. İhtimal ki siz de yazmışsınızdır.Sanki siz de hikâye okumuş yazmış, iseniz ben daha ziyade memnun olurum. Zira o hâlde meramı daha güzel anlarsınız. “Hikâye okur” ve bahusus [özellikle] yazar iken meselenin suret–i cereyanına [oluş biçimine] dikkat ettiğiniz var mıdır? Dikkat etmiş iseniz görmüşsünüzdür ki hikâyeye en evvel en sade cihetinden [yönünden] başlanır. Gitgide bazı entrikalar filânlar katılır. Daha sonra meseleye bir kat daha ehemmiyetler verilir. Meselâ âşık ile âşıkadan bahsolunur ise bunların ıstırabı o dereceye vardırılır ki artık hayatlarından yeis [umutsuzluk] getirilir. Nihayet hikâyenin neticesi olmak üzere bunlara feda-yı can ettirilir. Yahut muharririn [yazarın] mürüvvet [insani] tarafına rast gelmiş ise nagehanî [birdenbire] bir ümit kapısı açarak âşık ile âşıkayı içeriye sokar.

tolstoyBu öykümü son derece gerçekçi saymama karşın,ona “fantastik bir öykü” diyorum. Doğrusunu isterseniz, gerçekten de fantastik bir şeyler var içinde. Özellikle öykünün biçiminde. Başlarken, özellikle bu durumu açıklamamın zorunlu olduğu kanısındayım.

Gerçek şu ki, bu ne bir öykü ne de bir güncedir. Gözünüzün önüne, birkaç saat önce kendini pencereden atıp canına kıymış karısı masanın üzerinde yatan bir kocayı getirin. Şaşkın bir durumdadır, düşüncelerini toparlayamamıştır. Evin içinde dolaşıp durmakla, olanları anlamaya, “düşüncelerini toparlamaya” çalışmaktadır.