Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

OmerSEYFETTİN(28.2.1884 - 6.3.1920)

Doğ.: Gönen - Ölm.: İstanbul

Cumhuriyetten önceki edebiyatımızın hikâye alanındaki en büyük ünü ve değeri, şüphesiz, Ömer Seyfettin'dir.

Ömer Seyfettin, Edirne Askerî İdadisi'nde ve Harbiye'de okudu. Subay çıktı. Yurdun çeşitli yerlerinde görev aldı. 1910'da askerlikten ayrılarak Selânik'e gitti, Genç Kalemler dergisinde dil özleşmesi hareketinin öncülüğünü yaptı. Halkın canlı hayatından aldığı konuları halkın canlı diliyle anlatan ilk hikayecimiz oldu.

Balkan Harbi'nde bir kez daha orduda görev aldıktan, bir yıl Yunanistan'da esir kaldıktan sonra yurda dönünce öğretmen oldu. Bir yandan güzel hikâyelerini Yeni Mecmua ile gündelik gazetelerde yayınlamaya başladı.

Hikâyeleri ölümünden sonra çeşitli yayınevlerince yayınlanmıştır. Bu arada bütün hikâyeleri on cilt halinde Ahmet Halit Ki- tabevi (1938-1956) ve Rafet Zaimler Yayınevi’nce basılmıştır, (Haz. Tahir Alangu, 1962-1964). Hikâye kitaplarından birkaçı sulhlardır: İlk Düşen Ak, Yüksek Ökçeler, Bomba, Gizli Mabet, Mah- çupluk İmtihanı, v.b.

Ömer Seyfettin'in, hikâyeciliğimizin realizm yoluna girmesinde ve üslûpta özentiden kaçınılması akımında büyük etkileri olmuştur.

Maupassant(KLASİK VAK'A ÖYKÜSÜ-OLAY ÖYKÜSÜ) tarzı olay hikâyeciliğinin bizdeki en büyük ismidir.
Hikâyeciliği meslek olarak gören ilk sanatçıdır.
Genç Kalemler dergisinde yayımlanan “Yeni Lisan” maka­lesiyle dilin sadeleştirilmesi gerektiğini savunmuştur.
Uzun cümlelerden, söz oyunlarından, yabancı sözcük ve tamlamalardan kaçınmış, konuşma ve yazı dili arasında bir uyum kurmaya çalışmıştır.
“Toplum için sanat” anlayışıyla milli değerlere yönelmenin önderliğini yapmıştır.
Realizm akımının etkisi altındadır.
Hikâyelerinde milli’ bilinci uyandırma ve güçlendirme amacı taşımıştır.
Mizahtan da yararlanarak toplumdaki aksayan yönleri eleştirmiştir; bu bakımdan hikâyeleri toplumsal hiciv ka­rakteri taşır.
Konuşma dilini yazı diline uygulamayı amaçlamıştır.
Hikâyeleri teknik açıdan zayıftır, tasvirlere, psikolojik tah­lillere önem vermez, daha çok olayı ön plana çıkarır.
Hikayelerinin konularını
Milli tarih (daha çok Osmanlı tarihi)
Çocukluk anıları
Askerlik anıları ve günlük hayat oluşturur.
Kısa cümlelere dayanan okurun dikkat ve heyecanını canlı tutan bir anlatımı vardır.
Hikâyelerinde menkıbe, efsane, destan, halk fıkraları ve tarihten yararlanmıştır.
Kitaplaştırmadığı az sayıda şiiri de vardır.
Efruz Bey ve Yalnız Efe adlı eserleri “uzun hikâye”, “roman” olarak da değerlendirilmektedir.
125 CİVARINDA ÖYKÜSÜ VARDIR.

TOS (Özet ve Bazı Sayfalar)

“Tos” adlı kısa öykünün kadın kahramanı yedi ceddi de hacı, hoca olan dindar ve son derece zengin Fatma Hanım’dır. Namazında niyazındadır. Gece gündüz ibadet edip paralarını hayır işlerine harcar ve hiç dışarıya çıkmaz. Evinde mevlit okutup sofu ahbaplarını ağırlamaktan hoşlanır. Önemli bir diğer özelliği de kalbinin son derece temiz olması nedenliye Allah’ın ona her istediğini vermesidir. Fatma Hanım’ın sorunu yirmi senelik kocasının davranışlarıdır. Hiç çalışmayan bu adamın Fatma Hanım’ın parasını yemek dışında iki davranışı onu çok üzmektedir. Birincisi evdeki on yedi yaşındaki ahretliği Makbule’ye kocası iyi gözle bakmamaktadır. O nedenle ahretliği genç kızı hiç gözünün önünden ayırmaz. Hatta geceleri odasını kitler.  İkincisi de Fatma Hanım’ın kurbanlık için aldırıp kesmeye kıyamadığı koçu kocası tos vurmaya alıştırmıştır. Hayvan herkese saldırdığı için yalnız geceleri bağlanmamaktadır. Fatma Hanım bu iki duruma ziyadesiyle sıkılmakta ancak yine de kocasına intizar etmemektedir. Bir gün dayanamaz ve “Büyük Allah’ım, şu adamı yaptığı şeylerden fena halde utandır. Başka bir şey dilemem” der. Aradan bir hafta geçmeden bir kandil günü Fatma Hanım sofu ahbaplarına bir mevlit ziyafeti vermektedir. Kirli olduğunu söyleyen Makbule, Fatma Hanım’ın emri üzerine kafasını sofanın camekân kapısından içeri sokmuş vücudu dışarıda mevlidi dinlemekte, gözünü Fatma Hanım’dan ayırmamaktadır. Bu sırada Fatma Hanım’ın koça tos talimi yaptırdıktan sonra onun zincirini dalgınlıkla kazığına iyice takamayan kocası camlı kapıda kafasız bir vücut, yani Makbule’yi görür. Ona dokununca korkmaması için “Sus” der. Ancak arkadan gelen koç “iyice Türkçe bilmediği için” bunu “tos” olarak anlayınca şaha kalkıp efendisinin kaba etlerine öyle müthiş bir tos indirir ki, kapının allı yeşilli bütün camları paramparça olur.  İçerideki şerbet devrilir. Şeker masasının üstüne evvela ödü kopan zavallı Makbule, onun üstüne de ne olduğunu anlayamayan, gözleri çerçevesinden fırlamış biçare efendi cansız bir ceset gibi yığılır”. Duasının bu kadar dehşetle kabul olduğunu gören Fatma Hanım bayılırken koç Makbule ile efendisini didik didik etmektedir. Böylece Makbule Hanım sorununu çözmeye çalışırken daha büyük bir sorunla karşı karşıya kalır.

TOS'TAN 

iki saattir eski geyik postu seccadenin üstünde “Sa> lâtüsselâm” çeken Fatma hanım, tüneğinden inecek bir anaç tavuk edasiyle ayağa kalkmca birdenbire hiddetlendi. Pencereden gözü nasılsa bahçeye kaymıştı:

  • — Lâhavle velâ kuvvete illâ billâ...

Dedi. Başını salladı. “Estağfurullah, Estağfurullah’’ diye geğirdi, işte yine kocası onun kurbanlığiyle uğraşıyor, bu mübarek hayvanı kızdırıyor, zavallıya tos vurduruyordu.

Fatma hanımın yedi ceddi de hacı hocaydı. Sarıklılar içinde doğmuş, sarıklılar içinde büyümüştü. Çok sofuydu. Çok zengindi :Bir kassam kızı olan anasiyle bir geyhislâm oğlu olan babasından kendisine, Erenköy ahalisinin “hesapsız..” dedikleri bir miras kalmıştı. On dönümlük koca bir bahçenin ortasında süslü beyaz bir türbeye benzeyen küçük köşkünde sessiz sadasız oturuyor, gece gündüz ibadet ediyor, paralarını tekkelere, dervişlere, fakirlere, mollalara, öksüzlere dağıtıyordu. Hiç dışarı çıkmıyor,

  • — Günaha girmekten korkarım.

Diyordu. Onun nazarında yüzlerini açan, yeldirme giyen, sinemaya, çarşıya, tiyatroya giden kadın gâvurdu.

Evine yalnız sofu ahbapları, ana dostu ihtiyar kadınlar gelirler: Ramazan, Kandil, Kadir geceleri ölülerinin canı için verdiği ziyafetlerde bulunurlar, meşhur güzel sesli Hafız Saime’ye tanesini beşer liraya okuttuğu mev- lûtları dinlerlerdi. Kırk yaşına yaklaştığı halde henüz Allah ona evlât ihsan etmemişti. Daima kocasını hatırlar:

  • — Elbet bunda hikmet var!

Der, asla meyus olmazdı. Dualarında hep hayırlı, dindar evlât isterdi. Fakat, kocası!.. Ah bu, işte onun yegâne derdi idi. Aynı zamanda dayısının oğlu olan bu adam çekilir şeylerden değildi. Ama “ehline itaat ibadetin en büyüğü” idi. Ne yapacaktı? Her münasebetsizliğine tahammül ediyordu. îşte ona varalı hemen yirmi sene oluyordu, daha hiçbir işin ucunu tutmamıştı. Dur bugün, dur yarın... Hep hazırdan yiyor, içiyor, her gün Fatma hanımın bin türlü bahanelerle parasını çekiyor, zavallının iratlarında oturan kiracılarla uğraşarak kırmadığı koz, çevirmediği dolap kalmıyordu. Fatma hanım onun yaptıklarının hep farkında idi.

Fakat renk vermiyor, sabrın, tahammülün de bir ibadet olduğunu bildiği için, büyük bir sevap işliyormuş gibi, sevine sevine susuyordu. Kalbi o kadar temiz, o kadar hayrı sever, o kadar sofu idi ki uzaktan yakından kendini tanıyanlar: “Bu insan değil, bir melâike!” derlerdi. Evinin içinde bile namaz bezini çıkarmaz, kocasını abdestsiz yatağa almaz, “besmele”siz bir şey yapmaz, “Yarabbi şükür!”süz hiçbir işi bitirmezdi. Hattâ Eren- köyünün ihtiyar, eski kibar takımından kadınları Balkan bozgununda ona müracaat etmişlerdi. Biliyorlardı ki o ne istese Allah hemen verir..

  • — Fatma hanım, dua et de bizim asker Gâvuru bozsun!

Dediler. Lâkin o korktu. Allahın işine karışılır mıydı? Çünkü Allah ne yaparsa iyi yapardı. Artık kadınlar sokaklara açık saçık çıkıyorlardı. Camiler cemaat- sizlikten çın çın ötüyordu. îşte bütün bu fenalıklara kızan Allah Gâvurlariyle bizim terbiyemizi veriyordu. Zelzele, yangın, kıtlık, zulüm, muharebe, kolera, veba Allahın en meşhur cezalarıydı.

Bize gönderdiği dört kitapta kendine isyan eden, emirlerini dinlemeyen milletleri hep bu cezalarla tedip ettiğini söylemiyor muydu? Mütenekkiren —yani tebdil olarak— memleketlerinden geçen melâikelere karşı yaptıkları o rezilce tecavüz için “Lût” kavmini yerlere geçirmemiş miydi? Çok şükür artık melâikeler evvel zamandaki gibi yeryüzüne inmiyorlardı. Yoksa şimdi Istanbulun yerlerinde yeller eser; öyle ufacık göller değil, nihayetsiz ummanlar dalgalanırdı.

....

....

Kız dûha ziyade ezildi, büzüldü. Boynunu büktü. Ağlar gibi ıslak bir sesle, koluyle yüzünü kapayarak, utancından hanıma arkasını dönerek:

  • — Kirliyim!

Dedi.

  • — Hay Allah müstahakını versin!

Şimdi Fatma hanım ne yapacaktı; mevlût okunan yere bu pis kız sokulamazdı. Günahtı. Yukarıya gönderse efendi var... Sonra Nurüşeb’i de nöbetçi gibi kızın yanma bıraksa... Buna da emniyet edemiyordu. İhtiyar Arap hemen uyuyuverirdi.

  • — Haydi hurdan çabuk bahçeye çık. Sofanın came- kân kapısına gel. Kapıyı aralık et. Başını sok. Mevlûtu dinle. Vücudun dışarda kalsın. Gözlerini bana dik. Hiç ayırma. Sakın savuşayım deme. Tövbe olsun seni çok fena ederim...

Dedi. Tekrar sofaya girdi. Yavaş yavaş rahlenin yanındaki minderine gitti. “Estağfurullah, estağfurullah” diye diz çöktü. Bir dakika sonra karşıki camekândaki bahçe kapısı usulla açıldı. Aralığından Makbulenin başı göründü.

Mevlût başladı:

Tanrı adın

Saime mollanın sesi o kadar yanık, o kadar müessirdi ki herkes hüngür hüngür ağlıyordu Fatma hanım da hıçkırıyordu. Fakat gözünü kapının aralığında asılı bir maske gibi duran Makbulenin suratından ayırmıyordu.

Yukardaki, aşağıdaki odaların hepsini arayan efendi Makbuleyi bulamayınca bahçeye çıktı. Mevlût okunurken dışarda kalabilmek için bu "aybâşı” plânını kendisi kurmuştu:

— Demek bizimki yutmadı...

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile