Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet
huseyinrahmigurpinar cadiGarâ’ib Faturası serisinin ikinci kitabı Cadı, tıpkı serinin ilk örneği Gulyabani gibi, doğaüstü unsurlardan kaynaklandığı varsayılan birtakım korkutucu olayları açıklığa kavuşturur.
Romanın konusu kısaca şöyledir:
Genç bir dul olan Fikriye Hanım eşinin ölümünden sonra çocuğu ile birlikte dayısı Hasan Efendi’nin evine sığınır. Evine yerleşen bu misafirden hoşnut olmayan yenge Emine Hanım, Fikriye Hanım’ı başından uzaklaştırmak ister. Bu sebeple görücü gelen Naşit Nefi Bey’in evlenme teklifini kabul etmesi için ısrarcı davranır. Ancak, Naşit Nefi Bey’le ilgili ortalıkta dolaşan bir söylenti vardır. Konuşulanlara bakılırsa Naşit Nefi Bey’in vefat eden ilk eşi Binnaz Hanım, cenazesinin üzerinden kedi atlaması suretiyle cadı olmuştur ve kocasının yeni evlendiği eşlerini boğmak için geceleri mezarından çıkarak evini ziyarete gelmektedir. Kulaklarına gelen bu söylenti Fikriye Hanım ve yengesi Emine Hanım’ın işin aslını öğrenmek için Naşit Nefi Bey’in eski eşlerinden Şükriye Hanım ile görüşmeye gitmelerine neden olur.
Bu noktadan sonra roman, eski eş Şükriye Hanım’ın ağzından ve tıpkı Gulyabani’de olduğu gibi bugünden geçmişe dönerek anlatılır. Şükriye evlenme çağına geldiğinde birçok talibi çıkar, ancak annesi taliplerin hiç birini beğenmez. Bir süre sonra görücüler kapıyı çalmaz olur. Şükriye’nin evlenemeyeceğinden endişe edilmeye başlandığı sırada Naşit Nefi Bey genç kızla evlenmek istediğini haber eder. O günlerde, tıpkı Fikriye Hanım’a olduğu gibi, Şükriye’nin kulağına Naşit Nefi Bey’in ilk eşinin cadı olduğuna dair söylentiler ulaşır. Duyduklarından etkilenen ve kafası karışan Şükriye, müspet fikirli bir adam olan ve böyle inançları safsata olarak değerlendiren babasının etkisi ile evlenmeyi kabul eder.
Evlendikten bir süre sonra Şükriye’nin gelin gittiği yalıda birtakım esrarengiz olaylar baş göstermeye başlar. Binnaz Hanım’ın öksüz kalan çocuklarının elindeki şekerlemeler alınması yasak edilmesine rağmen azalmaz, kilitli bir sandığın içinde saklanan mücevherler esrarengiz bir şekilde kaybolur ve sandığın içinden “öksüzlerimin mirasından olan bu mücevherleri gerektiği için alıyorum. Bir süre sonra geri getireceğim. Ruhların gövdelenmesine inanmayanları bu ders uyarmaya yetmez mi?”146bir not çıkar. Hatta iş o derece ilerler ki Şükriye Hanım ve Naşit Nefi Bey cadının isteği doğrultusunda ayrı yataklarda yatmaya başlarlar. Yaşanan olaylar klasik gotik metinlerdeki dehşeti aratmayacak niteliktedir.
Naşit Nefi Bey ve ailesi bu duruma daha fazla katlanamayacaklarını anlayınca bir ispritizma derneği ile iletişime geçerek evlerinde bir ruh çağırma seansı düzenlerler. Şükriye Hanım’ın babası, kızının bütün yaşadıklarına ve ruh çağırma seansında ruhun geldiğini belli eden türlü işaretlere rağmen cadının varlığına inanmamayı sürdürür ve kızı ile anlaşarak bu olaylara sebep olan kişiyi yakalamaya karar verir. Ancak, teşebbüs kafalarda soru işaretleri bırakan bir boğuşma ile sonuçlanır. Kendilerinden geçen Şükriye ve babasının önceden doldurdukları tabancalar ateş almaz. Şükriye Hanım, yaşadığı bu esrarengiz olayın ardından Naşit Nefi Bey’den boşandığını söyleyerek sözlerini noktalar.
Duydukları Fikriye’nin, evlenmekten vazgeçmesine neden olur. Bu Naşit Nefi Bey’in duyacağı son olumsuz cevap değildir. Talihsiz adam kimle evlenmek istese aynı gerekçe ile reddedilir. Ömrünün sonuna doğru bitişik yalı komşusu Aram-ı Dil Hanım’ın büyük oğlu Kadir’den bir mektup alır. Bu mektup başlangıcından bugüne sırlar altında kalan cadı mevzusunu aydınlatmaktadır.
Aram-ı Dil Hanım ve Binnaz Hanım birbirini çok seven iki arkadaştır. Herhangi bir şekilde hayatını kaybetmesi durumunda eşinin başka biri ile yeni bir evlilik yapmasını önlemek isteyen Binnaz Hanım, Aram-ı Dil Hanım’la anlaşmış ve çok sevdiği arkadaşının değindiğimiz tuzakları düzenlemesini sağlamıştır. Aram-ı Dil Hanım’ın istediği gibi yalıya girip çıkabilmesi için kendi yalısından Naşit Nefi Bey’in yalısına menteşeli kapak konmuş bir geçit açılmış ayrıca iki yalının mahzenleri arasına tünel gibi bir yol yapılmıştır. Aram-ı Dil Hanım’ın insanlara Binnaz Hanım’a benzer şekilde görünmesini sağlayan ise heykeltıraş olan küçük oğlu Nadir’in yaptığı maskedir. Olay aydınlığa kavuştuktan sonra gazetelere ilan vererek kadınların gözünde itimat tazelemeye çalışan Naşit Nefi Bey’in çabaları boşa çıkar. Talihsiz adam hayatının sonuna dek eşinin kıskançlığının kurbanı olur ve yalnız kalır.
Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın, açıklanması imkânsız görünen olayları mantıklı gerekçelerle açıkladığı romanında Şükriye Hanım’ın gelin gittiği ve esrarengiz olayların yaşandığı Rumeli Hisarı ile Baltalimanı arasındaki yıkıkça yalı tipik bir gotik mekândır:
“Buradaki insanlara biraz alıştım. Fakat yalıya bir türlü ısınamadım. Büyük büyük loş sofalar, karanlık geçitler... Aşağıdaki geniş taşlık, ev altından daha çok bir ayazmayı andırır. Gamlı bir loşluk içindeki duvarlarından şıpır şıpır
rutubet damlar. Bir kenarda duran üstü örtülü sandal, iç sıkan görüntüsüyle burasını cami tabutluklarına benzetir... Oynak dalgalar üzerinde oynayan ışınlar, denize bakan pencereden güherçileli duvarlarda yansıdıkça kumaş kumaş titreşimler yaparak insanın etrafında görünmez varlıklar dolaşıyor gibi yüreklere bir ürküntü verir. Yalının arkasındaki dar sokağın öbür yanı dağdır. Duvar dikliğinde sarp kayaların üzerinde yetişmiş bodur ormanlık loş ve esrarlı gölgeleriyle yüreklere kuruntu doldurur. Yalının penceresinden başımı kaldırıp, insanın üzerine yıkılacak sanılan bu koruluğa bir göz atınca ormanın bütün yılanı, çiyanı, ifriti, perisi yukarıdan bana bakıyorlar sanırım.”147
“Yalnız geniş loş sofaları, karanlık koridorları; hele geniş bir ayazmaya benzeyen taşlığı; ortaçağın kanlı, perili kalelerini andıran arkada yalçın kaya üzerindeki o korku... Hep bu sıkıntılı (dekor), bu cadı faciasına ne kadar uygun bir sahne oluyordu. Bu çekilmez yürek üzüntüsünden kurtulmak için ev değiştirmeyi eşime söyledim.”148
Ancak, tıpkı Gulyabani de olduğu gibi, mekân unsuruna bağlı olarak ortaya çıkan ürperticilik romanın bütününü etkileyen genel bir unsur halini almamış, olayın üzerine giden Hüseyin Rahmi Gürpınar mekanın ürpertici fonksiyonunu bir tarafa bırakmıştır.
Dikkati çeken bir başka nokta ise romanın insanın kokuşmuşluğu, dünyanın birbirini aldatan insanların bir arada yaşadığı maskeli bir baloya benzerliği üzerine görüşleri olan klasik gotik metinlerle birleşmesidir. Naşit Nefi Bey’in Şükriye Hanım’la konuşurken sarf ettiği şu sözler:
“–Bugünkü uygarlığı öyle anlatıyor, öyle nitelendiriyorsunuz ki bana ortaçağa dönmüşüz sanısı geliyor.
-Bence iki çağ arsında pek de büyük bir ayrılık yok gibidir.
-Aman ne diyorsunuz!..
-Hanım, bu zaman prangaları, kelepçeleri, zincirleri, giyotinleri, darağaçları bir müzeye konduğu vakit, ortaçağ işkence araçlarıyla bunları ölçümleyecek başka bir çağın insanoğulları, aralarında pek büyük ayrılık bulamayacaktır, sanırım. Şimdiki en uygar şehirlerde kimsesiz yurtlarından, yoksul barınaklarından çok hapishanelere rastlanıyor...
-Efendi, bu korkunç şeylerin hepsi ne vakit dünyadan büsbütün kalkacak?..
-Genel olarak bütün insanların gerçek eğitime tam olarak erdikleri vakit...
-Bu neyle anlaşılır? Ve ne zaman olacak?
-Bu dereceye yücelebilmiş henüz yeryüzünde bir ülke, bir ulus yok ki onu örnek gösterebileyim... Söyleyeceğim varsayış, geleceğin insanlığı için belki bir hayal, belki hiç olmayacak bir dilektir. (...) Fakat bilmem ki ilerleyişin, yücelişin en sonu denilen ereğe varmakla insanoğlunun mayasındaki vahşilikle hayvanlığı gidermek kabil olabilecek midir?”149
ve Aram-ı Dil Hanım’ın oğlu Kadir’in yolladığı mektup insanlığın kokuşmuşluğu iddiasında olan gotik anlayışa yaklaşmaktadır:
“Bu cinayet olayında kullanılan örtü bulundu. Ruhlara edilen iftira anlaşıldı. Fakat bu bin türlü kötülükler, yüzsüzlükler dünyasında örtü altında işlenen cinayetlerin, her şeyi altüst eden yalan ve dolanların maskesi bulunabiliyor mu? Bunun en korkuncu, doğal yüzlük’lerle yaratılışını gizlemeyi başararak, kötülük edenlerdir. Efendi, emin olunuz, gördüğünüz her yüz, göstermek istediği nurlu bir vicdanın gerçek aynası değildir. İyilikseverlik izleriyle parıldar bulduğunuz yüzlerden çoğunu bir an o ikiyüzlülük peçelerinden sıyrılmış görseniz dehşetinizden Hakka sığınırsınız. Tatlı görünen ne kadar gülücükler vardır ki her biri gizli bir iğrençliğin, alçakça bir isteğin aldatıcı yaldızı demektir.”150
Bilindiği gibi, gotik metinlerin özelliklerinden biri de ironik bir üslupla kaleme alınmalarıdır. Cadı romanında bu üslubu yakalayan Hüseyin Rahmi
Gürpınar, en ürkütücü anlarda dahi mizahi üslubunu koruyarak cehaletin gülünçlüğünü, bu tarz inançlara sahip olmanın anlamsızlığını gözler önüne sermiş ve romandaki sosyal eleştiri dozunu arttırmıştır. Aşağıdaki bölüm bu durumu örneklemektedir:
Naşit Nefi Efendi, sevgili karısından gönderilmiş bu ahret mektubunun yine aramıza saçacağı dehşetleri düşünmekten doğan bir titremeyle elini cebine soktu. İç içe katlanmış, kenarı yaldızlı, en iyi cinsten beş tabaka İngiliz takrirliği çıkardı. Cadı madı ama karının etikete bu derece saygı göstermesi doğrusu şaşmamı gerektirdi. Bu en iyi cins kağıtları nereden bulmuş? Öbür dünyada kırtasiye malzemeleri mi var? İngiliz ticareti orada da mı geçerlikteymiş?
Eşim, elinde patlayacak bir bomba varmış ürkekliği ve hemen o özenle kağıtların katlarını açtı. Ben de omzundan sarkarak yüreğimi ve bütün benliğimi kemiren bir merakla gözlerimi diktim.”151
Romandaki esrarengizliğin tepe noktası, Şükriye’nin “ Şeytan’ı görse karnaval maskarası sayardı. Olmayacak şeylere inanıp da cin, peri gibi öte beriden korktukça o, bizi sertçe azarlar, zihinlerimizi bu gibi hurafelerden arındırmaya uğraşırdı.152sözleri ile tanımladığı babası ile cadı arasında geçen ve pozitif ilimlere olan inancını hiçbir şartta kaybetmeyen babanın dahi açıklayamadığı boğuşma
sahnesidir. Gürpınar, romanı bu noktada kesip okuru belirsizliklerin kuşattığı bir dehşet duygusu içerisinde bırakmak yerine, belli bir amaç için yazmayı ilke edindiğinden, romanına devam etmiş ve gotik yaratıcılığı zedelemiştir.
145 Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, C. III., İstanbul, 1998, İletişim Yayınları Moran, a.g.e., s.68
146 Hüseyin Rahmi Gürpınar, Cadı, İstanbul, Atlas Kitabevi, 1981, s.63.
147 a.e., s.34.
148 a.e., s.49.

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile