Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet
(Okuma süresi: 5 - 9 dakika)
Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 
Bunu okudun 0%

dehsetgecesi5 Şubat 1917’de İstanbul’da doğan Kerime Nadir (Azrak) 1935 yılında Saint Joseph Lisesi’ni bitirmiştir. Yazı hayatına dönemin edebiyat dergilerinde şiir ve öykü çalışmalarını yayımlayarak başlayan Nadir, sayıları kırka yaklaşan ve çoğunluğu senaryolaştırılarak filme çekilen dramatik aşk romanları yazmış ve bu özelliğiyle bir dönem Türk okurunun çok sevdiği ve eserlerini ilgiyle takip ettiği popüler bir yazar olmuştur. Öyle ki, kaleme aldığı romanlar tefrika edildiği gazetelerin tirajlarını arttırmıştır. HıçkırıkSamanyoluSeven Ne Yapmaz en bilinen eserlerindendir. Toplumsal meselelere değinmeyip sadece aşk romanları yazan ve bu yönüyle eleştirilen Nadir’i geniş kitlelere okuma alışkanlığı kazandırdığı ve okurun edebiyatla tanışmasında bir ilk basamak görevi gördüğü için dikkate değer bulanlar da olmuştur.

 Dehşet Gecesi


Kerime Nadir, Dracula romanından esinlenerek kaleme aldığı Dehşet Gecesi’nde bilinen çizgisinin dışına çıkarak gotik türde bir eser oluşturur. Roman, gazeteci Mümtaz Evren’in Iraklı ünlü petrol kralı El-Hüdai tarafından Cilo dağında yaptırılan turistik otelin açılış töreninde bulunmak üzere trenle Hakkâri’ye gitmekte olduğunu belirtmesi ile başlar. Gotik romanların çoğunda olduğu gibi havanın bozduğu ve bunun gelişecek dehşetli olayların habercisi olduğu fırtınalı bir gecede Mümtaz Evren, güzeller güzeli bir bayanın kompartımanında olduğunu fark ederek irkilir. Güzel bayan tekrar karşılaşacaklarını söyleyerek geldiği gibi esrarengiz bir şekilde kompartımandan ayrılır.

Bu noktadan sonra Dehşet Gecesi, Mümtaz’ın okumaya başladığı Kızıl Puhu romanı ile bir koldan ilerler. Roman, Cengiz isimli meçhul yazarı tarafından bir tanıtım yazısı yazılması ricasıyla Mümtaz’ın çalıştığı gazeteye gönderilmiştir. Kızıl Puhu akşam karanlığında bastıran şiddetli tipide tek başına yürüyerek Kürt Halo’nun işlettiği Haydutlar Hanına gitmeye çalışan genç yolcunun hikâyesini anlatmak suretiyle tipik bir gotik giriş yapar.

Zor şartlarda yola devam eden bu genç Kızıl Puhu romanının yazarı ve kahramanı Cengiz’dir. Selmin adlı fakir bir kızla nişanlı olan Cengiz, bu yolculuğa kendini Selmin’in büyük halası olarak tanıtan Prenses Ruzihayal adlı bir bayan tarafından gönderilmiş mektup yüzünden çıkmıştır.

Selmin ve Cengiz’in daha önce ismini dahi duymadıkları Prenses Ruzihayal, gönderdiği mektupta evlenmek üzere olduğunu haber aldığı yeğenine düğün hediyesi olarak servetinin dörtte birini vermek istediğini bildirmektedir. Prenses Ruzihayal’in kim olduğunu öğrenmek isteyen nişanlıların yaptıkları araştırma sonucunda ortaya çıkan bilgi gotik hayal gücünü uyaracak niteliktedir:

“Prenses Ruzihayal – Bağdat’ta 1720’de doğmuş, 1738’de Prens Affan Ferhad ile evlenmiştir. 1743’de, kocası aleviler tarafından katledildikten sonra, Cilo dağındaki malikânesine çekilmiştir. Ölüm tarihi meçhuldür.”(1)

Bu bilgi karşısında akılları karışmakla beraber, para faktörünü göz ardı edemeyen nişanlılar, Cengiz’in Prenses’i ziyaret etmesine karar verirler. Yolculuğun ilk durağı Prenses’in yardımcılarını göndererek Cengiz’i aldıracağını söylediği ve buluşma noktası olarak belirlediği Kürt Halo’nun hanıdır. Handa bir gece geçiren Cengiz, Prenses’in gönderdiği arabayla Kızıl Puhu malikânesine ulaşır.

Bilindiği gibi gotik edebiyatta hikâyenin yarattığı dehşet duygusunun ardında gotik mekânların ürpertici atmosferi vardır. Kerime Nadir, romanını gotik edebiyatın bu özelliğine bağlı kalarak kurgulamıştır. Cengiz’in Kızıl Puhu malikânesi ile karşılaştığı an eserde şu cümlelerle verilmiştir:

Bir aralık kar dindi; ay bulutlar arasından göründü. Bu suretle etrafı daha iyi seçmek imkanı doğdu.

Aman Allahım!.. Öyle korkunç uçurumlar arasında yol alıyorduk ki, gözlerim karardı. Dehşetten tüylerim diken diken oldu. Böyle bir manzarayı hayatta tasavvur bile etmemiştim.

Derken tam zirvede, ilk söylentileri doğrular şekilde, sivri kuleleri bulutları delen ve üzerinden gökyüzüne doğru kızıl bir ışık hüzmesi yükselen muazzam bir yapının kapkara hayali göründü.

Derinliği seçilmeyen müthiş iki yar arasındaki dar ve uzun bir köprüden geçtik.

(...)




Birçok yüksek kemerli koridorlardan geçtik. Ayak seslerimiz bu koridorların derinliklerinde binbir boğuk yankı ile uğulduyordu. Birtakım merdivenlerden çıktık. Mumların titrek ışığı, bazı sahanlıklardaki eski devir şövalyelerini, cengaverlerini temsil eden büyük heykelleri aydınlatıyordu. Havada yapışkan bir rutubet vardı. Aynı zamanda genzimi, uzun zaman kapalı kalmış eşyanın toz ve küf kokusu tıkıyordu. Burada çok garip bir hayat olduğu muhakkaktı.” (2)

Bu gotik mekânda esrarengiz günler geçirmeye başlayan Cengiz, uyuyamadığı bir gece malikânede dolaşırken türün ilk örneği Otranto Şatosu’nu anımsatan bir olay başına gelir. Prenses’in, ruhu ve bedeniyle Cengiz’de hayat bulduğuna inandığı iki yüz sene önce vefat etmiş sevgilisi Prens Mahi’nin duvarda asılı portresi dile gelir. Prens, Cengiz’e Prenses’in iki yüz seneden beri insan kanı emen bir hortlak olduğunu, onu koruyabilecek tek şeyin üzerinde taşıdığı En’am-ı Şerif olduğunu söyler. Ayrıca, hortlağın elinden kurtulabilmesi ve tılsımını bozabilmesi için yapması gerekenleri öğütler. Cengiz yaşadığı bu olayın ardından kendini yatağında bulunca gördüklerinin rüya olduğuna hükmeder. Ancak, rüyasında konuşan resmin bir hakikatin sırrını verip vermediğini merak eden Cengiz, Prens Mahi’nin verdiği öğütleri uygulamaya ve hortlakların hareketsiz bir şekilde yatarak güneşin batmasını bekledikleri lahitlerin yer aldığı en derin mahzeni bulmaya karar verir.

Mahzen kalın sütunlarla desteklenmiş yüksek tavanı, rutubetli havası, loş ve kasvetli atmosferi ile tipik bir gotik mekândır. Cengiz burada kendisine öğütlendiği gibi hortlakların kalbine hançer saplayıp onları yok eder. Bu esnada kendinden geçen Cengiz, gözlerini açtığında Kızıl Puhu malikânesinin yok olduğunu görür. “Bütün bu başıma gelenler, hale kanaat etmeyip milyonlar peşine düşmenin cezası idi. İnsan hayatta hiçbir vakit büyük hayallere kapılmamalıdır. “(3)diyerek Kızıl Puhu romanını sonlandırır.


Mümtaz okuduklarının hasta bir zihnin saçma düşünceleri olduğunu düşünmeye çalışsa da kompartımanına gelen kadının kitabın kapağındaki resme tıpatıp benzemesi zihninin karışmasına neden olur. Mümtaz, düşünceleri ile boğuşurken tren durdurulur. Kendini bu dağların kralı meşhur Yedibela Hamza olarak tanıtan haydutların reisi, Cilo dağındaki otelin açılışına giden yolcuları esir alır. Mümtaz, haydutların elinden Ruzihayal’e benzettiği Kezban adlı bayan sayesinde kurtulur. İnsanın tüylerini diken diken edecek derecede korkunç bir yolculuk yapan Mümtaz, jandarmanın yanına geldiğinde bir an önce İstanbul’a dönmesi için gereğinin yapılmasını rica eder. Ancak, jandarmalar bunun mümkün olmadığını, Iraklı petrol şeyhi El-Hüdai’nin emriyle her yerde aranan Mümtaz’ın derhal otelin açılışına gitmesi gerektiğini söylerler. Bütün itirazlarına rağmen jandarmaları ikna edemeyen Mümtaz otele vardığında Yedibela Hamza’nın yanında ve trende yaptığı yolculuk esnasında karşısına çıkan bayanla bir kez daha karşılaşır.

Otele varıncaya dek hortlağın cinsel çelimine karşı kendini kontrol etmeyi başaran Mümtaz, burada kendine hâkim olamaz ve onunla birlikte olur. Kızıl Puhu romanının kahramanı Cengiz’in aksine hortlağa karşı koymayı başaramayan Mümtaz gözlerini açtığında kendini kendi yatağında bulur. Başucunda bekleyen arkadaşı Münir Yalçın, Mümtaz’a tren kazasında başından yaralandığını ve Kızıl Puhu kitabının yazarı Cengiz ve eşi Selmin’in kendisini ziyaret etmek istediğini söyler. Mümtaz, kulaklarına inanamaz ve çok sinirlenir çünkü yaşadıklarının rüya değil gerçek olduğuna tüm kalbiyle inanmaktadır.

Okura Kerime Nadir romanı okuduğunu hatırlatacak bir üslupla noktalan romanda Mümtaz, sarf ettiği şu sözlerin de gösterdiği gibi aşkı ve cinselliği öne çıkarmaktadır: “Bir hortlak da olsa, tekrar vuslata erebilmek için yeni baştan o dehşet gecesini göze almaya hazırım... Bana yaşattığı emsalsiz aşk ruhumu bir zemzem gibi yıkıyor. Mutlu olmak için yeniden o rüyaya dalmak istiyorum(4)


1980 öncesi yazılmış gotik romanlar içinde türün özelliklerini bünyesinde en çok barındıran roman olan Dehşet Gecesi’nde Kerime Nadir, kendi yazarlık serüveninden beklenmeyecek bir tutumun içine girmiş ve 1950-1960 Türkiye’sinin korku ve endişelerini eserinde gotik sembollerle yansıtmış gibidir.

Bilindiği gibi 1950, Türk siyasi ve sosyal hayatında bir dönüm noktasıdır. Bu dönemde köylülükten orta sınıflaşmaya geçiş yaşanır. “Söz milletindir” diyen bir parti liderinin önderliğinde, Osmanlı ve Cumhuriyet geleneğinde egemen güç olan bürokratik elitlerin yerine, halk sınıfı yönetimde söz sahibi olur. Büyük çapta bir kalkınma hareketi olması hedeflenen bu dönemde Türk toplumu yabancı sermeye olgusu ile tanışır.

1958 yılında kaleme alınan Dehşet Gecesi’nde, bu hızlı değişim sürecindeki tüm korku ve endişelerin romandaki karakterler ve olaylar ile sembolleştirildiği düşünülebilir. Bu bağlamda mekân olarak Hakkâri’nin seçilmesi tesadüfî değildir. Burjuva toplumu yeterince tanımadığı Anadolu hayatından ürkmektedir. Yukarıda romanı incelerken gördüğümüz gibi Hakkari’deki otel Iraklı petrol şeyhi tarafından yaptırılmıştır. Bu, 1951 tarihinde kabul edilen ancak yabancı yatırımcıların ilgisini çekmemesi üzerine 1954 yılında yapılan değişikliklerle yabancı sermaye sahiplerine,

yerli sermaye sahiplerine tanınan hak ve imtiyazlardan yararlanma fırsatı veren 6224 sayılı “Yabancı Sermaye Yatırım Teşvik Kanunu”(5)ve Batman’da ilk petrol yataklarının bulunmasının ardından çıkarılan 7 Mart 1954 tarih ve 6326 sayılı “Petrol Kanunu”nun (6)ardından, toplumun tedirgin olma halidir. Burjuva toplumu için tam olarak tanımadığı bu topraklarda söz sahibi olmaya başlayan yabancı yatırımcılar tehdit unsuru oluşturmaktadır.


Bu öyle büyük bir güçtür ki Türkiye’nin Osmanlı’nın bölünme sürecinden başlayan dinî ve etnik kökenli ayrılıklarından kaynaklanan sorunları bile bu gücün karşısında önem arz etmez. Kürt Yedibela Hamza ve arkadaşlarının hiçbir şeyin farkına varamadan Iraklı petrol şeyhinin su sandıkları petrol havuzunda can vermeleri bu durumu sembolize eder.

Amaçları ‘otelin içine girdikten’ sonra kralı ve beraberindekileri ‘yok etmek’ olan Yedibela Hamza ve arkadaşları ‘yüzlerine maskeler takarak’ akrobat kılığına girerler. Ancak, oyunlarını sergilemek için içine girdikleri havuz aslında su ile değil petrolle doludur. Olanları seyreden El-Hüdai kahkahalar atarak ‘petrollerinin zaferini’ kutlar. Tüm yaşanılanlar esnasında burjuva toplumunun bir ferdi olan Mümtaz sadece pasif konumda bir seyircidir. İki tarafın yaptıklarının da farkında olan Mümtaz hiçbir şekilde olaya müdahale etme gücünü kendinde bulamaz.(7)

Mümtaz’ı almak için gönderilen Cadillac marka otomobil ve Hakkâri’nin Cilo dağlarında asfaltlanmış yollar bir kez daha zihnimizde Menderes döneminin çağrışım yapmasına neden olur. Bilindiği gibi, bu tarihlerde Amerika ‘Marshall yardımları’ adı altında hazırladığı bir programla, II. Dünya Savaşı’nın sonunda yıkıma uğrayan Avrupa ülkelerine borç verir. Programı Türkiye özelinde ele aldığımızda 1950’lerde yapılan yardımlarla karayolu çalışmalarına ağırlık verildiğini görürüz. Karayollarının genişlemesinin doğal bir sonucu olan araç ihtiyacı, ülkemize satılan Amerikan otomobilleri ile karşılanmıştır. Dolayısıyla, otomobilin markası bu büyük gücün kimin iradesinde olduğunun ve asıl tehdidin nereden kaynaklandığının yani pastadaki esas payın kime ait olduğunun ipucunu verir. Tüm roman boyunca karşılaştığı tehlikeleri alt etmeyi başaran kahramanımız bu büyük gücün karşısında etkisiz kalır ve “çekiciliğine dayanamayarak” “teslim olur”. Ancak, Kerime Nadir’in romanı burada kesmeyişi ve Mümtaz’ı hasta yatağında kendinden geçmiş bir halde tasvir edişi hala ümitli olduğunu göstermektedir. Her ne kadar Mümtaz, “Mutlu  olmak için yeniden o rüyaya dalmak istiyorum.” dese de...(8)

V. Özge YÜCESOY

1  164

2  a.e., s.69-70.

3  a.e., s.113.

4 a.e., s.166.

Aysel Çelikel, Günseli (Öztekin) Gelgel, Yabancılar Hukuku, İstanbul. Beta Basım Yayım, 2005, s.149.

a.e., s.171.

Nadir, a.g.e., s.160.

a.e., s.166.

More articles from this author

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

15 Temmuz 1943'te Gümüşhane'ye bağlı Kelkit ilçesinin Dayısı köyünde doğdu. Ailesinin Kırıkkale'ye göçmesi üzerine ilkokulu orada tamamladı. Ortaokulu Merzifon ve Mersin askeri...
Yavuz Bülent Bâkiler 23 Nisan 1936 , Sivas ’ta doğdu. Şair, yazar , gazeteci, yönetici, avukat. Aslen Azerbaycan göçmeni ailenin çocuğu olan Yavuz Bülent Bâkiler ilk ve orta...
Bu Vatan Toprağın Kara Bağrında Sıra Dağlar Gibi Duranlarındır ORHAN ŞAÎK GÖKYAY Türk edebiyatının en usta şairlerinden biri olan ve edebiyatımızda daha çok "Bu Vatan Kimin?"...
(d. 16 Nisan 1916, İstanbul - ö. 13 Aralık 1979, İstanbul), Türk şair, öğretmen, çevirmen. Modern Türk şiirinin önde gelen şairlerindendir. Herhangi bir edebi akıma katılmamış;...
1955 yılında Yalvaç (ISPARTA) ’ ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini memleketinde yaptı. Yüksek öğrenimini de Kırşehir ve İstanbul’da tamamladı. Çeşitli gazete ve dergilerde (Bizim...
Ahmet Yılmaz Soyyer’in Şiir Dünyası Yılmaz Soyer, ya da şiir dışındaki çalışmalarıyla A. Yılmaz Soyyer, 1960 yılında Konya’nın Ereğli ilçesinde doğdu. Annesi ve babası o henüz...
1932 yılında Hasankale’nin Alvar köyünde doğan Reyhanî’nin asıl adı Yaşar Yılmaz'dır. İran'dan göçen babası önce Kars’a, daha sonra Erzurum'a yerleşir. Okuma yazmayı okula...
Şiiri, kristal bir menşurdan geçip binbir renge dönüşen sesli ışıklara benzeten Goethe: "Hayatın da, ölümün de sırrına erip, rûha gömülen bir hazine ve batmayan bir güneşle kucak...
Nigar Rafibeyli (Azerice: Nigar Rəfibəyli, d. 23 Haziran 1913, Gence - ö. 10 Temmuz 1981, Bakü), Türk yazar ve şair. Roman ve kısa öykü yazarı olan Anar Rızayev'in annesi ve ünlü...
Necmettin Halil Onan (1902, Çatalca, Kocaeli - 17 Ağustos 1968, İstanbul), Türk şair, öğretmen, akademisyen, edebiyat tarihçisi. Türk edebiyatının artık klasikleşmiş eseri olan...
Abdullah SATOĞLU Öyle bir insan tasavvur ediniz ki, hayatında şöhretten, şehvetten, kinden, alayıştan, mevkiden ve paradan hoşlanmamış; hiçbirşeye sadakada sarılmamış, istediği...
1976 yılında Tarsus’ta doğdu. 2002 yılında Niğde Üniversitesi’nden mezûn oldu. Töre, Kurgan Edebiyat, Siyah-Beyaz Kültür, İnziva, Herfene, Yeni Düşünce, Başarı Edebiyat,...
Adını Türk edebiyatına “Destan Şairi” olarak yazdırmış bir büyük ismi: Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nu, 21 Ağustos 1992 günü kaybetmiştik. Çok yetenekli bir şair, çok kıymetli...
Ömer Lütfi METE Şair, yazar, gazeteci ve senarist. 1950 yılında Rize’nin İyidere ilçesi -eski ismi Aspet diyede bilinen- Fıçıtaşı mahallesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini...
1936 yılında Balıkesir, Gönen İlçesi Paşaçiftlik Köyü’nde doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokulu Bandırma’da bitirdi 1955 de Hv. Asb. Tek. Okulu’na girdi. 1957 de Türk Hava...