Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet
(Okuma süresi: 4 - 8 dakika)
Bunu okudun 0%
  • madrittemetafizikask1980 sonrası dönemde Farah Yurdözü’nün Madrit’te Metafizik Aşk, ve Yaşam Bir Korku Filmidir; Elif Karakaş’ın Lanetli Genler ve Ve Sonra Bir Gün ve Sadık Yemli’nin Muska adlı çalışmaları Türk edebiyatında gotik roman örnekleri olarak incelenmiştir. Bu romanların belirlenmesinde kategori başlıkları esas alınmıştır.

    Farah Yurdözü

    İstanbul Üniversitesi İspanyol Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu olan Farah Yurdözü, yayın hayatına çeşitli gazete ve dergilerde ilgi alanı olan spiritüalizm ve parapsikoloji konularında yazılar yayımlayarak başlamıştır. Madrit’te Metafizik Aşk, yazarın ilk romanıdır.

    Madrit’te Metafizik Aşk

    Romanın başkahramanı İspanyol Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Profesör Erdem Neptün’dür. Parapsikoloji, spiritüalizm, ruh çağırma seansları gibi gizemli konularla yakından ilgilenen Neptün, ‘öğretim üyesi kişiliği’ ve ‘bedeniyle değil ruhuyla varlığını sürdüren ikinci kişiliği’ arasında, önemli gotik temalardan biri olan ‘bölünmüş benler’i çağrıştıran bir kişilik çatışması yaşamaktadır. Neptün’e göre bu çatışmanın nedeni kişiliğinin fizik dünya ile metafizik dünya arasında gidip gelmesi ve iki boyut arasında sıkışıp kalmasıdır.(1)

    Bu açıklamadan da anlaşılacağı gibi, Madrit’te Metafizik Aşk romanında, Erdem Neptün’ün kişiliğinde mercek altına alınan bölünmüşlük, klasik gotik eserlerde iyi-kötü çatışmasına bağlı olarak ortaya çıkan bölünmüşlükle bir tutulamaz. Neptün’ün yaşadığı ikiliğin ardında reenkarnasyon inancı, yani kişinin geçmiş yaşamlarının şimdiki yaşamı üzerine yaptığı etki yatmaktadır. Bölünmüşlüğü ortadan kaldıracak yolun; insanın zihni faaliyetleri ile sonuçlandıracağı bir çatışmadan değil spiritüalizmden geçmesi, Madrit’te Metafizik Aşk romanının uyandırdığı gotik kaynaklı endişenin felsefi ve sosyolojik bir boyuta ulaşmamasına neden olur. Romanda Neptün’ün kişiliğinde yaşadığı bölünmüşlük şu sözlerle ifade edilmektedir:

    “Dışarıdan bakılınca, belki tek kişi gibi görünüyorum. Ama aslında ben, biz iki kişiyiz. Birbirine zıt; siyah ve beyaz, iyi ve kötü, aydınlık ve karanlık. Aydınlık Erdem kendini spiritüalizme verdi. Doğruyu bulmak için çıktı yola. Dünyadan elini eteğini çekti. Karanlık Erdem, o daha dünyevi bir adam. Belki sandığım kadar da karanlık değildir. Ama biraz duygusuz, maddeyi düşünen, sıradan... Dünya adamı. Öğretim üyesi, yani profesör. Katı. Her sabah içine girip çalıştığı kocaman, gri, taş bina kadar katı. Edebiyat fakültesinin merdivenlerine benzetiyorum onu. Gri, katı ve yorgun.

    (…)

    Bu bir çatışma Ömer Bey. Sanki evrensel güçlerin kobayı oldum ben. Nasıl ki evrende Aydınlık ve Karanlık güçler hep yan yana, hep karşı karşıyadır diyoruz; evet, sanki o güçlerin birer parçasını içimde taşıyorum.”(2)

    Endişeyi felsefi ve sosyolojik boyuta taşımayan bir diğer etken ise Neptün’ün yaşadığı bölünmüşlüğün sadece kendi şahsı ile sınırlı kalan bir etki alanı yaratması ve duyulan tedirginliği evrensel bir boyuta taşımamasıdır. Neptün, iki boyut arasında sıkışıp kalmaktan kaynaklanan bölünmüşlük duygusu yüzünden obsesif bir ruh hali içine girmiştir, birtakım saplantıları vardır. Neptün’ün saplantılarını tüm insanlığa yönelik bir tehdit unsuru olarak algılamak mümkün değildir. Oysa, tezimizin Birinci Bölüm’ünde incelediğimiz Dr.Jekyll ve Mr. Hyde romanında, Mr.Hyde tüm insanların içinde var olan kötülüğe işaret etmek suretiyle tedirginliği evrensel boyuta taşımaktadır. Aşağıda romandan yaptığımız alıntı Erdem Neptün’ün obsesif ruh halini yansıtmaktadır:

    “Dışarı çıkıp daire kapısını dikkatle kilitledi. İçeriden hırsız alarmı, zincir, iki de emniyet kilidi vardı kapısında. Tedbiri severdi. Nevrozun saldırıya geçtiği kriz dönemlerinde, kapı kontrollerinde aşırıya kaçardı. O zaman merdivenlerden inerken şüpheye düşer, geri dönüp kilitleri yeniden kontrol ederdi. En kötüsü seyahatlere çıkarken oluyordu. Taksi gelir, valizler indirilir, kapıcı bahşiş beklerken Erdem sırasıyla alarmı, zinciri ve kilitleri sağlama alır, sonra da taksiye binerdi. Ama daha zavallı şoför iki adım gitmeye fırsat bulamadan, “Acaba unuttuğu bir şey var mı?” kuşkusuyla adamı bekletip bir kez daha yukarı çıkardı.(3)

    Roman, Erdem Neptün’ün kişiliğini tanımamıza yardımcı olan birkaç izahın ardından ilerleyeceği esas yönü belirleyen bir olayla hareketlenir. Yukarıda değindiğimiz gibi gizemli konulara meraklı olan ve uluslararası yayınlarda bu konularla ilgili çalışmaları yayımlanan İstanbul’daki Spiritüel Araştırmalar Merkezi’nin etkin üyesi Profesör Erdem Neptün, Madrit Parapsikoloji Merkezi’nin davetlisi olarak Madrit’e gider. Uzun yıllardan beri üniversitede öğrencilerine edebiyatını anlattığı İspanya’nın bu güzel şehrine garip bir bağlılık duyan, bir yanı kendini defalarca ziyaret ettiği bu şehre ait hisseden Neptün’ün böyle hissetmesinin nedeni son gerçekleştirdiği ziyarette ortaya çıkar. Neptün, önceki yaşamında İspanya’da yaşamıştır ve aşık olduğu ruh eşi yeni bir bedenle bedenlenmiş olarak Madrit’te yaşamını sürdürmektedir. Yaşanan çeşitli gizemli olayların arından açığa çıkan bu gerçek ile Erdem Neptün yıllardır aradığı huzura kavuşur. Gördüğü ilk an etki alanının içine girdiği ve ruh eşi olduğunu sonradan anladığı genç ve güzel İspanyol dansçı Esperanza ile evlenir.

    Romanda pek çok kez ruhlarla iletişime geçilmesi ve ruhların yeniden bedenlenmesi gibi gotik konular üzerinde durulur. Ancak, bu bölümler çoğu kez bir

    öğretici edasıyla aktarıldığı için gotik bir amaca hizmet etmez ve korkutucu bir etki uyandırmaz. Kanımızca bu durum yazarın romanını kaleme alırken spiritüalist felsefeyi okura tanıtmak istemesi ile ilgilidir. Öyle ki, yazar bu uğurda romanın işleyişini zedelemiş, yer yer olayların akışını keserek ‘rasyonel’ açıklamalara girmiş, okuru anlattıklarının gerçek olduğuna inandırmaya çalışmıştır. Romanın genel yapısında benimsediği bu tutum, yazarı, herhangi bir açıklama gerektirecek doğaüstü bir durum yaşanmadığında bile spiritüalist felsefe ve özelde reenkarnasyon inancını anlatmak için uzun ve açıklayıcı bölümler kaleme almaya itmiştir. Aşağıda romandan yaptığımız alıntı yazarın, okuru spiritüalizmi anlatan bir broşür okuduğu hissi ile baş başa bırakan ve roman işleyişine olumsuz etki eden tutumunu göstermektedir.

    “Ama spiritüalizm uzun ve zor bir yolculuktur. Bu yolda amaç, medyum olmak değildir. Hele medyumluktan para kazanmak hiç değildir. Ruhsal tedaviler, yardımlar karşısında para alınmaz. Yoksa o güç, o enerji kaynağından alınan yardım bir daha verilmemek üzere kesilir. Medyum bir aracıdır. Kimi zaman kendinden kaynaklanan gücü kullandığı gibi, esas olarak evrensel, Tanrısal gücü insanlara yöneltir. Medyum, iki boyut arasında bağlantı kurabilen kişidir. Yani, fizik ve fizikötesi boyutlar arasında.

    Medyumluğun türleri vardır. Yazıcı medyum, duru görü, duru işiti medyumu, fizik medyum, şifacı medyum... Bütün bunları uygulamak içinse yaradılışla gelen kozmik yeteneğe Bilgi’nin de eşlik etmesi gerekir.(4)

    Bazı bölümlerde yazar, bu tutumunu bir tarafa bırakır. Bu bölümler Madrit’te Metafizik Aşk romanının kitapçı raflarında yerini bulduğu gotik kategoriye yaklaştığı bölümlerdir. Bir ruh çağırma seansı esnasında hipnozun etkisine giren bir dernek üyesinin ağzından ruh çıkması bu durumu örneklemektedir.

    “Bağlantı kuruluncaya kadar geçen birkaç dakikalık sürede benzer cümlelerin tekrarlanması gerekiyordu. Sonunda Nevbahar Hanım’ın yüz

    hatlarında kıpırdanmalar, değişimler fark edilmeye başladı. Soluk alıp verişleri sıklaştı. Yaklaştığı yeni enerjinin yoğunluğu insan bedenini yorar gibiydi.

    Ama artık ne sesi, ne de bedeni kendinin değildi. İç içe yaşadığımız, yine de beş duyumuzla farkına bile varmadan geçip gittiğimiz “o boyut”un aracısı olmuştu. İki boyut arasındaki iletişim köprüsüydü.

    Nevbahar Hanım yoktu. Yarım saat öncesine kadar onun olan ağzından bir erkek sesi de çıkabilirdi, küçük bir çocuğunki de. Boğazının derinlerinden, hırıltıyla karışık boğuk bir ses yükselmeye başladı.

    -”Geldim, dedi boğuk ses, burada, yanınızdayım, sevgiyle selamlıyorum.”

    (...)

    -”Biz de sizi selamlıyoruz efendim. Sizi tanıyabilir miyiz?”

    Medyum cevap vermeden önce derin bir nefes aldı. Bu bekleyiş, deneyimli de olsa her celse katılımcısını heyecanlandırırdı. Odanın havası giderek ağırlaşıyordu.

    Nevbahar Hanım’ın ağzı yeniden açıldı. Açıldı… Ama konuşmuyordu.

    Tek bir hece bile duyulmuyordu. Beklediler.

    Az sonra, medyumun dudakları arasından dumanımsı, beyaz, tül gibi hafif bir nesne uzamaya, çıkmaya başladı. Önce sigara dumanı şeffaflığında, yumuşak görünümdeyken giderek matlaşıyor, somut bir katılık kazanıyordu.

    (…)

    Tül perdelere benzeyen, dumanımsı madde çoğalıyor ve giderek fizik, katı görünüm alıyordu. Neydi bu, kesinlikle insan formuna giriyordu, evet, ruh bedenleniyordu.(5)

    Romanda ele alınan gotik temalardan biri de dünyanın kötülüğüdür. Ancak bu tema da gotik anlayışın uzağında, spiritüalist felsefeye yakın bir anlayışla yorumlanmıştır. Bilindiği gibi, klasik gotik metinlerde dünya bütünüyle korkunç bir yerdir. Frankenstein romanından hatırlayabileceğimiz gibi doğanın göbeğinde,  modern hayatın sorunlarından uzakta yaşamını sürdüren köy insanları bile beklenmedik kötü davranışlar içine girebilmektedir. Oysa, Madrit’te Metafizik Aşk romanında kötülüklere gebe olan dünya modern dünyadır. Bu dünyayı kötülüklere gebe bırakan ise spiritüel yönünün yıpratılmış olmasıdır. Aşağıda romandan yaptığımız alıntının gösterdiği gibi, Hindistan’a gidip bir manastıra kapanan insan için böylesi olumsuz bir etkiden söz edilemez.

    “Kimi zaman Hindistan’a gidip, bir manastıra kapanmayı düşünmüştü. Tüm gürültülerden uzak hayat ne kadar güzel olabilirdi.’Medeni’ adını verdiğimiz günlük şehir yaşantısı çekilmezdi.Oysa, kimsenin yerini bilmediği bir tapınakta, bir Aşram’da dilediği kadar meditasyon yapar, düşünür ve Nirvana’ya erişirdi belki. (6)

    Madrit’te Metafizik Aşk, türün özelliklerini yansıtan başarılı bir örnek olarak gösterilemez. Her ne kadar eserde doğaüstü unsurların kullanımından kaynaklanan korkutuculuğa yer verilmişse de en belirleyici gotik unsurlardan biri olan mekâna bağlı ürpertici atmosfer kullanımı eserde karşımıza çıkmaz. Bunun da ötesinde, yukarıdaki paragraflarda da ele aldığımız gibi korkuyu doğurabilecek bölümler reenkarnasyon inancını anlatmak ve hatta belki ispatlamak için kaleme alındığından gotik bir amaca hizmet etmemiştir. Psişik durumlara inanan yazarın bu bölümleri korkutmaktan çok, okuru anlattıklarının gerçek olduğuna ikna etmeyi hedefleyerek yazdığı fark edilir. Önsözünde “Türk romanı için müjdeler içeriyor.”(7)denen roman, bu cümlenin doğurduğu beklentiyi karşılamaz.

V. Özge YÜCESOY

1 Farah Yurdözü, Madrit’te Metafizik Aşk, Yayınevi Yayıncılık, İstanbul, 1995, s.9.

2  a.e., s.41.

3. a.e., s.34.

4  a.e., s.35-36.

5 a.e., s.55-56.

6  a.e., s.33.

7  a.e., s.5.

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile