Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

ahmet hamdi tanpinar(23.6.1901 - 24.1.1962) Doğ. ve Ölm.: İstanbul

Çeşitli ortaokul ve liselerde okuduktan sonra İstanbul Edebiyat Fakültesi'ni bitiren Ahmet Hamdi Tanpınar, liselerde. Güzel Sanatlar Akademisi'nde öğretmenlik yaptıktan sonra İstanbul Edebiyat Fakültesi'nde Yeni Türk Edebiyatı Profesörlüğü'ne getirildi. Maraş milletvekilliğine seçildikten (1942-46) sonra, tekrar eğitim görevine devam etti ve Edebiyat Fakültesi'ndeki profesörlüğüne döndü (1949).

Şiirlerini çeşitli dergilerde yayınlamış olan Tanpınar, çalışmalarını ayrı dönemlerde ayrı etkiler altında sürdürmüş, olgun yaşından sonra kişiliğini bulmuştur.

Roman, hikâye, anı ve inceleme türlerinde çok eser vermiş olan Tanpınar'ın başlıca hikâyeleri Abdullah Efendi’nin Rüyaları (1943) ve Yaz Yağmuru (1955) adlı kitaplarında toplanmıştır. Bu hikâyeler daha çok düş ve şiir dolu, iyi işlenmiş yazılardır. Huzur (1949), Saatleri Ayarlama Enstitüsü (1962) adlı romanları da güzel düzyazı örnekleridir.

YAZ GECESİ

“Hasta bu odada yatıyordu.. Sekiz sene bu odada yattı. Sekiz sene onun sesini buradan dinledik..” Ve duvarlara, bu çok eski ıstırabın tortusu hâlâ orada imiş gibi vehimle, korku ile baktı. “Niçin beni buraya çağırdılar, sanki?” Fakat asıl kızdığı şey, kendisinin bu daveti kabulüydü. “Bütün geceyi bu odada geçirmek...” Yüzüne kapadığı parmaklarının arasından iki kardeşin gülüşerek hazırladığı yatağı seyretti. Genci, asıl dost olduğu, durmadan konuşuyor, ablasının her koyduğu şeyi bir kere daha düzeltiyor, düzeltirken mahsustan bozuyordu. Leylâk rengi geceliğinin içinde güneşten yanmış vücu- diyle ne kadar cazip! Bir şey söylemek için:

  • — Kendinizi bu hale nasıl koydunuz ? diye sordu.

Genç kadın yatağa bir kere daha baktı. Sonra etrafını süzdü. Oturacak bir yer arıyordu. Nihayet, en rahatı burası olacak! der gibi bir omuz hareketi yaptı. Ve yatağın ucuna dizlerini altma alarak oturdu, sonra ablasını yanına doğru çekti. Misafir önündeki geniş cigara tablasının izmaritleri ve külleri üstünden:

  • — .. dedi.

Zeynep kısık kısık gülerek:

  • — Ayol, dedi. Daha şimdi yaptık yatağı. Yazık değil mi?
  • — Aldırma! Aldırma be abla.. Ellerini omuzuna attı ve kardeşini kucağına doğru çekti. Hem biraz kendi sıcaklığımızı da geçirmeliyiz... Bekâr adam yapayalnız bu odada bütün gece yatacak!

Geceler şimdi kısa... Nerede ise horozlar ötecek...

Küçük kardeşinin oyununa katıldığı için yüzü kızarmıştı. Gizlenmek ister gibi başını kardeşinin göğsüne yasladı. Dışarda evin eski, evvelki sahiplerinden kalma saati hırıltılı bir ses çıkardı. Bu çeyrek saatlerin sesiydi. Sonra zaman kendi kuru taktakını aldı. Sanki ömrümüz çok kuru bir şeydi de küçük bir satırla onu doğruyordu. Misafir silkindi. “Kuyu gibi bir şey... Bir kere takıldın mı derine, daha derinlere gideceksin... Bununla beraber dinliyeceğim... Şimdi o, biraz sonra ben üste çıkacağız. Böylece boğulana kadar...”

Bir rüzgâr esti. Karşılıklı pencerelerin perdeleri köpürdü. Arkadan doğru komşu çocukların akşam üstü yaktıkları otların kokusu geldi.

"îyi yanmış... Vücudu âdeta küçük bir akşam güneşi olmuş... Sahildeki kahvede bir yığın güvercin vardı. Erkek tavus, göğsünü gere gere yürüyordu. Onun da, koyu, parlak yeşil göğsü güneşe benziyordu. Karanlık olduğu halde... Küçük kızın gözleri sisli sabahlara benziyordu.”

Ne tuhaftı bu, her şey daima kendisi kalıyor ve daima bir başka şeye benziyordu. îçini çekerek tekrar düşündü: “Bu gece, bu odada nasıl yatacağım ” Birdenbire hastayı hatırladı. Hastayı ve başı ucundaki iki kadını. Zihninden hesapladı. Tam otuz beş sene oluyordu.

“Beni çocukluğumun en acayip tarafına misafir ettiklerini acaba biliyorlar mı?..”

Genç kadın onun içinden geçenlerden habersiz, biraz evvel sofrada başladığı hikâyeye devam ediyordu:

  • — Bereket versin ki dargınlar. Barışık olsalardı mahvolurduk. Günün bütünü birbirlerine bir çift kelime söylemezler. Yalnız tanıdıkları birisi ölürse konuşurlar. Kaynanam sabah gazetesini eline alır almaz, ölüm haberlerine bakar. Sonra kocasının odasına düşer.

İki eliyle saçlarını düzeltti ve karı kocanın arasındaki konuşmayı hemen hemen kendi sesleriyle taklid etti:

  • — Gördün mü, Ahmet bey ölmüş.. Bu sabah gazete yazıyor...
  • — Gazeteyi gören kim! Sabahleyin eline bir kere geçirdin mi bir daha bırakıyor musun!
  • — Bu sabah gazete yazıyor...
  • — Okumadım... Hangi Ahmet bey?
  • — Canım Şûrayı Devlet âzası Nuri beyin oğlu...
  • — A, o mu? Vah biçare.. Hani kızı geçen sene Sua- diye plajından çıkmıyan... öyle ise, gitmeli, muhakkak gitmeli... Kaçta kalkacak?
  • — Al, kendin oku..

Ve saatlerce ölene ait hâtıralar anlatılır. Dönüşte cenazede bulunanların dedikodusu yapılır! İçini çekerek tekrar saçlarını düzeltti.

  • — Olur şey değil...

Zehra kırk yaşına yaklaşmış kadınların tehlikeli ve olgun güzelliği içinde sarsıla sarsıla gülüyordu. Güldükçe yüzü kırışıyor, daha küçük bir şey oluyor. İnce, küçük, etlerine iyice gömülü dişleri bembeyaz parlıyordu.

  • — Evet, olur şey değil.. Tek münasebetleri budur. Kaynatam her cenaze dönüşünde saatlerce ayna önünden ayrılmaz. Aynada kendini seyrede ede tanıdıklarının yaşlan konuşulur.
  • — Desene hayatın eğlenceli... _
  • — Değil o kadar... Anlatırken tabiî, yalnız bir tarafı görüldüğü için... Ama içine girilince tahammülü güç oluyor. Her gün evde bir cenaze merasimi tertip ediyoruz. Her gün bir ölünün, bir hastanın arkasından geri doğru gidiyoruz... Hâtıradan hâtıraya kaynanam yeni baştan doğuyor, büyüyor, evleniyor, çocuklan oluyor...

Sağır bir gürültü hemen başlarının üstünden doğru etrafı sarstı.

“Son tren de gitti... Vakıa tramvayla da gidilir ama her şeyi söylemeden nasıl çıkmalı ?” Bir kelebek tam parmaklarının önünde durdu. Garip bir şekilde kaya balıklarına benziyordu. “Her şey birbirine benziyor..”

Bu odada otuz beş sene evvel iki başka kadın daha tanımıştı. Birbirleriyle böyle kardeş değildiler. Birbirlerini sevmiyorlardı. Daha ziyade düşmandılar. Fakat hastanın başı ucunda birleşiyorlardı. Evlâtlıkla hastanın ka- nsı. Birisi yusyuvarlak, ayaklan sargı içinde, ihtiyar ve biçare, öbürü genç, güzel ve galiba yarı deli...

Bir sessizlik oldu. Dışardaki saat sanki alabildiğine yürümeğe başladı. Bu kadar bölünen, ufak ufak aynlan bir şey hiç kimsenin olabilir miydi?

Genç kadın, bir eli ablasının saçlan arasında, düşünüyordu :

“Yirmi sene oldu. Tanışalı yirmi sene oldu. Genç kızlığımda nasıl dostsa şimdi de öyle... Hayırhah tarafsızlık gibi bir şey... Ne garip! Yine vaz geçemiyorum! Niçin buraya getirdim sanki...”

Onlar da yavaş yavaş misafirleri gibi yaşadıkları ânın altında, derinlerde düşünmeğe başlamışlardı. Ve bu çok derinlerdeki düşünceler toprak altındaki kökler gibi birbirlerine benziyor, bu benzerlikle birbirlerine karışıyorlardı.

Zehra, belki yüzüncü defa aynı suali sordu:

"Acaba sevişiyorlar mı? Hiç seviştiler mi? Evvelce onu sevdiğini sanıyordum. Zeynebin rahatı bozulacak, diye korkuyordum. Eskişehir’de bizi gelip ziyaret ettiği gün kendi rahatımdan korkmağa başladım...”

“Küçükken erkekleri tanımayı ne kadar isterdim. Hemen hepsini merak ediyordum. Epeyce de tanıdım. Fakat hep kocamın arasından... Bir koca, daima bir ölçüdür. Bu tarafı fazla, şu tarafı eksik... Sonra bu eksik ve fazla taraflar siliniyor. Tam onun gibi oluyor... Fakat ne düşünüyor? Ne diye bu kadar rahatsız... Acaba midesinde bir şey mi var.”

Zihninden lavaboya kendi eliyle astığı temiz havluları, musluğa koyduğu defne sabununu hatırladı. “Bir diş fırçası eksik...”

“Niçin çağırdılar beni ? Bilhassa buraya niçin çağırdılar?..” Burası hastanın odasıydı. Bütün mahalle bunu bilirdi. Sesler hep buradan geliyordu.

“Gece yarısı bütün mahalle bu seslerle uyanırdık.

Hepimiz yatağımızda uyanır, etrafımıza korku ile bakardık... O bağırırken köpekler bile susarlardı.”

“O zamanlar Göztepe böyle değildi. Köşkler birbirinden çok uzaktılar. Biz karşıki evde oturuyorduk... Niçin onlara karşıki evde oturduğumu, bu odada yatamıyaca- ğımı söylemedim... O zaman her şeyi söylemek lâzımdı.”

  • — Ceviz ağacını siz mi kestiniz?

Belki de bu suali yukarıya, toprağın üstüne herkesin dünyasına çıkmak için sormuştu. Bütün, gece böyle olmuştu. Hep bir suyun altından yukarı çıkar gibi konuşmuştu.

Genç kadın, hangi ceviz ağacı diye sordu. Sonra birdenbire hatırladı ve mübalâğalı bir hayretle ablasına baktı:

  • — Ben, demedim mi sana büyücüdür diye?.. Vallahi büyücüdür.

Sonra ona döndü:

  • — Nereden biliyorsunuz burada bir ceviz ağacı olduğunu ?..

Ne cevap vereceğini bilmiyordu, en iyisi susmak, bu münasebetsiz suali unutturmaktı.

  • — Biz gelmeden evvel kurumuş... Evin sahibi öldüğü sene...

“Bütün mahalleli onu yaşatan bu ceviz ağacıdır, o dikti. Kurayana kadar yaşıyacak, diyorlardı... Altında da. evlâtlığından olan çocuğu var! diyorlardı!”

Bu ahretlik karisiyle beraber sonuna kadar ona bakmıştı. Onu hastanın başında ince, uzun bacaklariyle, çekik gözleriyle, esmer, biraz kaba çizgili çehresiyle görüyordu. Tanıdığı zaman otuzunu geçkindi.

Zehra parça parça öğrendiği şeyleri hatırlıyordu:

  • — Hasta bu odada yatıyormuş... Biliyor musunuz,, saat, dışardaki küçük konsol hep onlardan kaldı...

“Bekâr erkek... İşte mânasını çözemediğim garip kelimelerden biri daha... Hayat kendisinde bitiyor. Birdenbire bir insan, devam edecek, etmesi lâzım gelen bir şey kendisinde bitiyor. Elli yaşındayım, dedi. Acaba şimdi ömrüne nasıl bakıyor? Çünkü onun ömrüne bakması, onu seyretmesi lâzım.”

Ve düşünceleri arasından misafirine gülümsedi.

  • — Uyuyacaksanız gidelim!..
  • — Hayır, uykum yok...

Tekrar sustular.

“Otuz beş sene evvelki hastayı bekliyoruz. Onun için lâmba böyle sapsarı yanıyor. Saat çok uzaklardan çalıyor...”

“Bizde hayat devam ediyor... Ablamın dört, benim üç çocuğum var...”

Zihninden Boğaz’daki asıl evine gitti. Çocukların odasına girdi. Küçüğün üstünü örttü.

Bir pervane lâmbaya çarptı. Sonra masanın üstüne düştü. Oracığa kanatlarını gerdi, ölmeğe razı gibi bekledi.

“Belki ben evli ve kadın olduğum için böyle düşünüyorum. Bekâr insan hayatın dışında kalıyor!”

Herkes kendi düşüncesinde, kendi hayatmda gizlenmiş, yaşıyorlardı. Bütün gece böyle olmuştu. Tekrar içini çekti.

“Otuz beş sene evvelki hastanın başında bekliyoruz. Onun için kendi ömrümüze dalıyoruz!”

“Kadının gözleri siyah, kömür gibiydi. Bir gün bizim evin taşlığında... O zamandan beri hastadan daha fazla korkmağa başladım... Kendimi de onun gibi ona ait bir şey sanıyordum...”

“Evin yanı başındaki küçük mescidde sabah ezanını okuyan müezzin, ceviz ağacının dibini kazdıklarını görmüştü. Mahalleli böyle diyordu. Eğer kadın haftalarca hasta yatmamış olsaydı, hiç kimse şüphe etmezdi. Sonra iyileşince Aksaray’da bir ev tutup götürmüşler... Neden sonra, adam hastalanınca eve gelmiş... Hanım da hiç bir- şey olmamış gibi kabul etmiş...”

Vücudu baştan aşağı, otuz beş sene evvel taşlıkta, kuyunun başında, ne olduğunu lâyıkiyle bilmeden tattığı hazzın ürpertileri içinde idi.

Yerinden kalktı, pencereye doğru gitti. Bir cigara yaktı. Sonra kadınlara ikram etti.

  • — İkinizle birden bu mahremiyette bulunmam ne fena... Teker teker olmalıydı bu iş... diye şakalaştı. Fakat şakasına kimse gülmedi. Bu da anlatıyordu ki, hakikaten hastanın başında idiler.
  • — Hastalığı ne imiş abla?
  • — Felç... Mahalleli "günahım ödüyor...” diyormuş.

“Evet, mahalleli öyle diyordu... ilk önce ne olduğunu hakikaten anlamamıştım. Fakat sakın kimseye söyleme, dediği için söylemedim. Kendime sakladım.” Ve garip bir zevkle kadının sözlerini hatırlıyordu. “Sakın kimseye söyleme... Ben seni fırsat düştükçe bulurum... Sen de canın istediği zaman eve uğra...”

Hakikaten dediği gibi yapmışlardı. Fırsat buldukça buluşmuşlardı.

Bir marşandiz treni dünyanın sonunu müjdeler gibi etrafı sarstı. Yukarıya doğru geçti. Adam trenin peşinde yaz gecesinin, o yürüdükçe üst üste, bir noktaya yığılıp sonra birdenbire devrilen manzarasına takıldı. Küçük istasyonları, pencereleri tel kapılı, saksılı, bahçeleri akşamdan sulanmış küçük memur evlerini, geceleyin geç vakte kadar bekleyen kahveleri özlüyordu. “Seyahat etmek için değil. Burada yatmamak için...”

“Hakikaten de öyle oldu. Altı ay hemen her gün buluşuyorduk...”

“Yan deli diyorlardı ona... Fakat ben bunun için korkmuyordum... Beni hasta korkutuyordu. Bir de ceviz ağacının altındaki çocuk... Bununla beraber her gün...”

Gözlerde karanlıkta çocuğun yerini aradı.

Zeynep yarı uzandığı yerden hep misafirine bakıyordu :

“Acaba kimseyi sevdi mi?. Çok kadm tanıdığını biliyorum. Fakat hakikaten sevdi mi?. Ona elimdeki çiçekleri vermiştim. Ayrılırken bana iade etti. Belki saklamak istersiniz? dedim. Beni mahrum etmek istemediğini söyledi.”

"Şüphesiz böyle daha iyi oldu. Ben hayatımdan memnunum...”'

Rahat bir nefes aldı ve tekrar Boğazdaki asıl evini, çocuklarını düşündü. Ertesi sabah erkenden gidecekti.

  • — Haydi kalk abla! dedi. Bu adamın uykusu var. Esneyip duruyor... Ve ellerile kendi ağzını kapattı.
  • — Adam çok güzeldi değil mi?
  • — Hangi adam?..
  • — .. Bu evin sahibi...

Kadın ablasına biraz evvelki yapmacık hayretle tekrar döndü:

  • — Demedim mi büyücü, vallahi büyücü... Nerden biliyorsunuz bunları?.

Niçin onlara düpedüz, her şeyi anlatmıyordu. Niçin, ben karşıki evde doğdum. Bu mahallede büyüdüm. Bu evdekileri tanırım. Geceleri hep o adamın seslerile korkarak uyandım. Sesini işitince beni yanına çağırıyor sanıyordum. O bağırır bağırmaz annem yanıma gelir, korkmayım diye benimle konuşurdu. Bu küçükkendi. Büyüyünce büsbütün başka oldu. Bu ev başka türlü hayatıma girdi...

"Evet, hepsini anlatsam rahat edeceğim. Fakat o zaman daha başka şeyler de anlatmak lâzım gelecek..” Hayatının sırrı meydana çıkacaktı. O korkunç boşluk... Ve ondan evvelki acayip tesadüf... Tekrar pencereden ya- ne baktı. Ceviz ağacının yerini bomboş görürse rahatlıya- cağını sanıyordu.

"O zaman son günden de bahsetmek lâzım gelecek...” Etrafına şaşkın şaşkın baktı.

"Ceviz ağacının dibinde çömelmişti. Kapıdan girer girmez onu gördüm... Elinde bir taş, taze cevizleri kırıp yiyordu. Yüzü güneşe doğru idi. Parmaklarile cevizleri ayıklıyor, sonra yiyordu. Beni görünce birdenbire sevin

  1. Gözlerinde o gün taşlıkta ilk defa gördüğüm parıltı peydahlandı. O günkü gibi sesi birdenbire kısıldı. Fakat ben onu dinlemiyordum. Ben elindeki cevizlere bakıyordum... Neden sonra anladı. Cevizleri elinden fırlattı. Ve kaçıp içeriye girdi. Bir daha mahallede görmedik. Ve ben bir daha, bir daha hiç bir kadınla...”

Yeniden ayağa kalktı. Alnını sildi. Sonra kadınlara yalvardı:

— Ne olur, biraz daha oturun! Hiç uykum yok...

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile