Edebi Medeniyet 
Ebedi Medeniyet
(Okuma süresi: 16 - 32 dakika)
Bunu okudun 0%

emine isinsu tutsak

emine isinsu tutsak
1. SİYASİ KAVRAMLARIN İNCELENMESİ

a.1. SİYASAL KAVRAMLAR

1.1.1. İhtilal

‘ - Siz bu kadar eğleniyorsunuz ya, sonu gelecek bunların öyle diyorlar, öyle mi hanım?

Ceren birden gerildi, ‘’Acaba Orhan’la aramızdakileri mi sezdi, mümkün mü?’’ diye geçirdi kafasından, durakladı;

  • - Neden? Dedi.

Ceren’in sesinde hanidir duymadığı bir ilgi. Altın Hanım hoşlandı, yine de omuz silkti:

  • - Bilmem.

  • - Ağzının içinde bir şeyler var senin, söyle bakayım.

Altın Hanım fıkırdadı:

  • - Yok, vallahi ablacığım.

Genç kadın içinden söylendi: ‘’Sormasam ya, niçin ilgileniyorum, almış bunu böyle karşıma?! Sormayacağım.’’ Elinde olmadan ısrar etti:

  • - Var var bir şeyler, anlarım ben, söyle Altın Hanım.

Altın Hanım boyun büktü, derken bir cesaret, Ceren’in gözlerinin içine baktı:

  • - Diyorlar ki, vallahi ben demiyorum, yani ihtilal olacakmış, askerler yapacakmış.’’ (Işınsu, 1973: 13)

Parçada darbe olacağı söylentilerinin ağızdan ağıza dolandığını ve bunun evin çalışanı Altın Hanım’ın ev sahibi Ceren hanıma karşı darbe öncesi yaptıkları eğlencelerin son eğlence olabileceğini hatırlatması ile görüyoruz.

‘’Ceren sabırsızdı:

- Peki, ama ihtilalin yahut İsmet Paşa’nın ne hayrı dokunacak sana?” (Işınsu, 1973: 14)

Altın Hanım yukarıdaki parçayla da bağlantılı olarak 1960 Darbesi’nin ülkeye hayırlı olacağına inanan kesimi temsil ediyor. Toplum, dönem itibariyle darbeyi destekleyen İsmet Paşacılar ve bunun iktidar olarak karşısında duran Menderesçiler olmak üzere ikiye ayrılmış durumdadır.

‘’ - Orhan.

- Hıı?

- Nasılsın?

- İyiyim.

- Bir şey soracağım da...

- Ee sor.

- İhtilal olur mu dersin?

- İhtilal mı? Lafa bak, nerden aklına geldi? Olmaz, cesaret edemezler!

- Olacak mı, olacakmış da güya bütün Demokrat Partilileri süreceklermiş.’’ (Işın-su, 1973: 15)

Romanın geçtiği dönem 1960 darbesi öncesidir. Siyasi çalkantıların döndüğü bu dönem de roman karakterlerinin hayatına da ihtilal olabilir korkusu yerleşmiştir. İhtilal beklentisi, ihtilalden beter bir hale gelmiştir.

İhtilal, bir devletin siyasal, toplumsal ve ekonomik yapısını kökünden değiştirmek ereğiyle girişilen silahlı halk hareketidir. Bunu hükûmetlerin, ekonomik ve sosyal sorunları çözmekte başarısız oldukları iddiası durumunda silahlı kuvvetler tarafından yapılışına ise askeri darbe denir.

‘’İhtilal masonların ekmeğine yağ sürermiş, belki. Şu sokakta bağırıp çağıranların ekmeğine ne sürecek ya? Öğrencilere ne getirecek? Altın Hanım’a getirdiğini! Olur, mu böyle olur mu kardeş kardeşi vurur mu? Bunun için mi öğrendik Plevne’yi ha? Vay canına vatan müdafaası ha! Peki, ama kimi kimden? Canları cehenneme. Hepsinin. Çekilse ya Menderes, çekilse ya. Bu kadar güven olur mu? Hem kime güveniyor canım. Şu halka. Beyinsiz, beyinsiz değer mi? Haydi haydi bir kader var sürüklüyor kişiyi, hepsi bu. Tarık’ı da sürüklemedi mi? Beni de. N’apalım, n’apalım, olacak olur. Altın Hanım’ın hürriyeti, anneannemin meşrutiyeti, Adnan Bey’in demokrasisi, hepsi hepsi aynı oyunun parçaları. Tek oyun! Zavallı oyun! Geriliyormuş! Yalnız sen mi, hepimiz. Memleketin tümü geriliyor. Neydi o ne yazmışlardı: ‘’İhtilalden bin beter, İhtilal endişesi’’ Görüyor musun aslan şairlerimizi? Aman endişe içinde kalmayın getirin, getirin. Rahatlarsınız! Yağsın nesi varsa kâinatın.’’ (Işınsu, 1973: 58)

Ülkede yapılacak bir ihtilal asla hoş karşılanmamış, bunun ancak dış mihrapların işine geleceğinden, ihtilalin gerçekleşmesi için kullanılanların asla bir kazanç elde edemeyeceğinden kısacası kullanıldıklarından, öğrencilerin bu süreçte ziyan olacağından, bir milletin çocukları olarak kardeşin kardeşi vurmasından öte bir anlam ifade etmeyeceğinden bahsedilmiştir. Menderes’in halkına bu kadar güvenmesi ve göz göre göre ölüme sürüklenmesinin tek sebebinin, yeniden kendini boşa çıkartacak olanın halk olduğunun idrakinde olan karakter, sözleriyle bunun üzüntüsünü de beraberinde yaşamaktadır. Hürriyetin, demokrasinin ve meşrutiyetin bir oyunun bütün parçaları olarak görülmesinin asıl sebebinin ise hepsinin kan ve zor ile elde edilmiş kazanım olmalarından kaynaklanmaktadır.

‘ - Ne olmuş anne?

  • - Hükümet darbesi olmuş.

  • - Anlamadım?

  • - Ordu, askerler yani, idareyi ele almışlar.

  • - Hangi idareyi?

  • - Memleketin idaresini.

  • - Ordu başvekil mi olmuş

  • - Öyle gibi bir şey.

  • - Cumhurbaşkanı da ordu mu şimdi?

  • - Öyle gibi bir şey.

  • - Ya Türkiye Büyük Millet Meclisi? ... ‘ (Işınsu, 1973:198)

Ana karakter Ceren’in oğluyla gerçekleştirdiği bu diyalogda beklenen son gelmiş ve 1960 Darbesi gerçekleşmiştir. Romanın son sahnelerinden birinden alınan bu parçada darbenin üzüntüsüyle beraber, gerçekleşmiş olması neticesiyle ülkeye bir şekilde iyiliği de beraberinde getireceği tarzında konuşmalara yer verilmiştir.

  • 1.1.2. Hürriyet

‘’Altın Hanım izahında sabırlı:

  • - Çünkü Menderes giderse hürriyet gelecek, Paşa getirecek.

  • - Yaa, hürriyet gelince ne olacak?

Altın Hanım şöyle bir baktı onun yüzüne, sanki bilmez misin der gibilerinden, derken büyüksü büyüksü konuştu:

  • - Hürriyet gelince herkes istediğini, yani canının her bir çektiğini yapacak, kimse karışmayacak hiç kimse. Demokrat Partililer sürülünce. ‘’ (Işınsu, 1973: 14)

Karakter bu diyaloglardan da anlaşılacağı üzerine hürriyetin gelişini Menderes’in gidişine ve İsmet İnönü’nün gelişine bağlamıştır.

Hürriyet, teslimiyetin, kulluğun ve belirlenmenin olmadığı, bağımsızlık anlamında hiçbir baskının bulunmadığı bir düzen tesisi demektir. Ancak Cumhuriyet’in bir getirisi olarak görebileceğimiz hürriyetin, demokrasiyle taçlandırılıp, çoğulculuk anlayışına uygun olarak hâkim bir iktidar belirleyip daha sonradan da bu iktidarın hürriyeti daralttığını söylemek ne kadar doğrucadır tartışılmalıdır. Kaldı ki çok partili düzene geçilmesinin gereğinden bahseden kitle bu düzene gün gelip başkaldıranların en önünde durmuştur.

  • 1.1.3. Demokrasi

‘’ Kadın hemen susuverdi. Ceren kahkahalarla güldü. Çok değil on yıl önce, ‘’Paşa gitti, demokrasi geldi!’’ diye bayram yapıyordu halk. Bu beyinsiz deve, ‘’Demokrasi nedir?’’ diye sorsan, ‘’ Canının çektiğini yapmaktır,’’ diye cevap veriyordu. İtildiği düşte, herkes çıngıl çıngıl bir sevinci yaşıyordu. Az mı taşkınlık yapılmıştı demokrasi adına?’’ (Işınsu, 1973: 14)

Demokrasi kavramının tam olarak bilinmemesinden şikâyetçi olan Ceren, İnönü’nün gidişi ve Menderes’in gelişiyle demokrasiyi kutlayan halkın şimdi yine demokrasi için paşayı istemelerini yadırgamaktadır.

Demokrasi kişinin her istediğini yapması değil yönetimde eşitlik ve hukuki statüde özgürlükler verilmesi ve bu özgürlüğün kullanım şartının ise bir başkasının özgürlüğüne zarar vermemek üzere sınırlandırılmasıdır.

  • 1.1.4. Meşrutiyet

‘’ Ceren’in anneannesi de meşrutiyeti hatırlamıştı, o zaman çocukların, cümle alemin söylediği bir marşı:

‘'Hürriyet, adalet, müsavat amaann...”

İhtiyar kadın, ‘’ İşte böyle şenlikli olmuştu meşrutiyetin ilanı da’’ demişti, ‘’ hapishanelerden çıkan siyasi mahkûmları omuzlarında taşımışları gençler, hürriyet, hürriyet diye bağırmaları.’’ ‘’ (Işınsu, 1973: 14)

Meşrutiyetin geldiği yıllarda halkın bu durumu adeta bir şenlik havasında ve sevinçle karşılamasından bahsedilmiştir.

Meşrutiyet, bir hükümdarın başkanlığı altında parlamento yönetimine dayanan yönetim biçimidir. Osmanlı İmparatorluğu’nda ise 1876 yılında II. Abdül-hamid tarafından ilan edilen anayasal yönetime denir.

  • 1.1.5. Türkçülük-Turancılık Ülküsü

‘’ Ülkü karın doyurmaz yeğenim, gelmişsin kal burada. Bak vatandaşlık hakkı alırım sana, boş ver ülküyü mülküyü, kendini düşün önce, diye nasihat etmişti.’’ (Işınsu, 1973: 25)

Ülkü olarak bahsedilen şey Turan ülküsüdür. Bu nasihatler Turan ülküsü uğruna ölecek olan Kerkük Türkü Tarık’a söylenmiştir.

Turancılık bütün Ural- Altay kavimlerinin birliğini savunan siyasi görüştür.

‘’Tarık’ın içinden gelen, yüzüne, gözlerine vuran, sonra taşıp karşısındakini sa-rıveren bir sevinci vardı. Hiçbir sebep yokken, sırf hayatı hissettiği, yaşayan her şeyi sevdiği için sevinirdi. Büyük Türkiye ülküsüne iman ettiği için sevinirdi. Bu yüzden Ceren, onun yanında kendini, bir sürü balonun birden sarıverdiği küçük bir kız gibi hissederdi.’’ (Işınsu, 1973: 43)

Tarık’ın Turan ülküsüne olan aşkının hem yanındakilere yansıması hem de kendini diğer insanlardan farklı kılmasına sebep olduğu için bir davanın kişinin fizyolojik özelliklerini de değiştirebileceği vurgulanmıştır.

‘’- Kişi, ülkü için ölebiliyor, rahat gidiyor ölüme, dedi.’’ (Işınsu, 1973: 68)

İnsan nasıl ki açlıktan, havasızlık ve susuzluktan ölebiliyorsa inandığı değerler uğruna da can verebilir.

‘ - Yaşadım böyle şeyler, dedi, ama insan para için, ekmek için ölüme atmaz kendini, tehlikeye de. Çünkü ölümü ile ülküsünün devamına katkıda bulunacağına inanır, ardına bakmadan gider. Para ise- dudak büktü- insan öldükten sonra, isterse altına boğulsun, ne çıkar! Mesele bu. ‘’ (Işınsu, 1973: 68)

İnsan para uğruna ölmez çünkü geriye bırakacağı bir şey olmaz. İnsan ancak davası uğruna ölür, inandığı değerler uğruna ve sevdikleri için can verir. Gerçek bir amaç uğruna ölen kişi ebedi ölmüş olmaz. Adı, ruhu, bıraktığı o değer atası olduğu toplumda ilelebet yaşatılır. Şehitler ve vatanı uğruna canını veren tüm kimseler için de bu durum böyledir. Bölümde anlatılmak istenen, para uğruna can verenlerin öldükten sonra sahip olacağı paraların artık bir kıymeti kalmayacağı tam tersine bir dava uğruna ölenlerin ise ölümleriyle ülkülerini daima yaşatacaklarından bahsedilmiştir.

‘’ . Ne anlar onlar, be ne anlar! Anne’yi yaparken Turan’ı duyuyordum ben, Tarık yanı başımdaydı, onun soluğuydu beni yaşatan. Verebildim mi, Tarık’ın soluğunu, gücünü, ülküsünü... Yoo, ne gezer? Layık mı o tablo Turan ülküsü ’ne? Yoo! Onlar ne anlar, duyabildiler mi renklerimde Turan özlemini, çizgilerimde tutsak Türklerin ıstırabını, kavrulmuşluğunu görebildiler mi? Turan Anne’ye kavuşma çabasını, Tutsak Türklere hürriyet, diye haykırışımı, işittiler mi? Hayır, hayır! .’’ (Işınsu, 1973: 104)

Karakter Ceren bir ressamdır. Tarık’ın ölümünden sonra onun anlattığı Kerkük’ten, Turan özleminden hareketle bir eser meydana getirmiştir. Eserinin adını Anne koyarak Turan’ı annesine hasret bir çocuk olarak resmetmiştir.

  • 1.1.6. Dava

‘’Selma;

  • - Peki, sanki Tarık niçin döndü Irak’a? Diye sordu neden sonra.

Ceren irkildi, cevap verdi:

  • - Çünkü hemşerileri ile aynı kaderi paylaşmayı düşünüyordu. Yok, daha doğrusu- Ceren anlatabilmeyi çok istiyordu- bu kaderi değiştirme arzusundaydı. Liderdi o, idare edebilirdi. Daha önce başarabilirdi. Davaya tam adamıştı özünü, tam. ‘’ (Işınsu, 1973: 44)

Tarık’ın Irak’a dönüşü Turan ülküsüne gönül vermiş olmasından kaynaklanmaktadır. Kerkük’ün de tıpkı Anadolu gibi bir vatan toprağı olduğu bilinciyle beraber mücadeleyi sürdürmek ve Tarık’ın Kerkük Türklerinin geleceği için, davası için liderlik yapabileceğinden bahsedilmiştir.

‘’ - Sahi Tarık, sen hiç aşık olmadın mı?

  • - Olmadım herhalde Ceren, hakkım yoktu ki aşık olmaya. Kafamı, yüreğimi, bütün benliğimi davaya adamam lazım geldiği öğretildi bana. Tek aşk bildim, öğrendim. Başkasına hiç kaymadım, iyi yaptım. Zaten vaktim yoktu ki. Şimdi de. ‘’ (Işınsu, 1973: 96)

Karakter burada davasının büyüklüğünün farkındadır. Bu dava uğruna kendi kişisel mutluluklarından vazgeçmiştir.

Dava, bir amacı gerçekleştirmek için bir araya gelen insanların bu amaçları gerçekleştirmek uğruna gösterecekleri çaba, mücadele ve adanmışlıktır. Dava insanı olabilmek için her şeyden önce dava olarak edinilen şey hukukunda çok ciddi bir şekilde bilgi edinmek, öğrenmek, kavramak ve yeterli bilincin yerleşmesi gerekir. Çünkü dava bir manadır ve bu mananın şuuruna vakıf olmak şarttır.

  • 1.1.7. İktidar

‘’ Ceren de ağzını sıkı sıkı kapayıp öyle bağırdı:

‘’Hürriyet kilosu ona. Bitti kalmadı, haydi hürriyet kilosu dokuz buçuğa. Kalmadı, kalmadı hürriyet, kilosu sekize, sekize.’’

Ve millet sancı olmuş bağırmakta Ceren’in yaşantısında. Eski oyun! Eskimiş oyun: ’Başlar mısın, başlayayım mı, hürriyet perdeni taşlayayım mı?’’ Tekrar güldü genç kadın, kafasının içinde bir mısra:

‘’Karpuzu yar göbeğinden, hürriyet çıkar içinden.’’

Devir iktidarı çıkar hürriyeti, ama kaç defa Altın Hanım, bu kaçıncı, ha?

  • - Ne dedin abla?

  • - Hiç, aldırma sen. Belki olur ihtilal meraklanma, şimdi haydi yemeğe bak da yanmasın.’’ (Işınsu, 1973: 14-15)

Ceren’e göre artık iktidarların konumu hürriyeti sağlayamadığı için mecburen devrilen bir yerdedir. Fakat karakter aynı zamanda bu duruma da karşı olduğunu söyleyerek asıl hürriyetin iktidarı devirmekten mi geçtiğini sorgulamaktadır.

İktidar, yönetme gücünü elinde bulunduran kişi ya da kişilerdir. Halkın desteğiyle siyasi gücü eline alan ve halkı temsilen bu yönetme erkine mevcut kişilerin ancak ve yalnız yine halkın rızasıyla makamlarını terk etmeleri gerekmektir. Aksi durumda Platon’un öğretilerinde de görebileceğimiz gibi darbeyle yıkılan bir demokrasi yeniden kendi içinde bir diktatör doğuracaktır.

  • 1.1.8. Masonluk

‘’ - Evet Ceren, size reçete yazacağım, fakat bir dakika, eğer ihtilal olursa.

‘’ Tanrı’m, niçin herkesin ağzında bu söz? Sanki dişleri ile dilleri ile asılıp, çekiştirip getirmeye çalışıyorlar.’’ Sözünü kesiyor Ceren:

  • - Olur, mu ki?

  • - Olacak. Ve tabii yalnız masonların ekmeğine yağ sürülecek!

‘’ Ooo tabii yine Yahudi parmağı doktorcuğum, başka sebebin, başka saplantın yok.’’

  • - Canım efendim, Bayar için de Menderes içinde mason diyorlar.

- Orasını bilmem.-Doktor düşünceli.-‘’ (Işınsu, 1973: 56)

Bu bölümde ihtilalin olmasına en çok sevineceklerin Doktor karakterinin sürekli Türkiye’nin siyasi olaylarında bağlantısı olduğunu düşündüğü Masonlardan söz edilmiştir. Üst akıl denilen Yahudi parmağının 60 Darbesi’nin gerçekleşme sebeplerinden biri olabileceğine inanan doktorun tam aksine Ceren’in bunu bir saplantı olarak anlamlandırdığından bahsedilmiştir.

‘’- Şimdilik komünizm tehlikesi yok sayılır Türkiye’de, 51 tevkifatı onların belini büktü, ancak Siyonist hareket.’’ (Işınsu, 1973: 56)

Siyonizm, Filistin’de Yahudiler için yeniden vatan kurulmasına destek veren uluslararası Yahudi siyasi hareketidir. Söz konusu alan, Tevrat’ta bahsi geçen ve İsrail Diyarı adı verilen topraklardır. İsrail’in kurulmasından bu yana, Siyonist hareket de şekil değiştirerek öncelikle Modern İsrail devletinin desteklenmesi amacı ile varlığını sürdürmektedir.

a.2. SİYASİ PARTİLER

  • 1.2.1. Demokrat Parti

‘ - Adnan Bey’in yegâne hatası bu; orduyu ve aydını yani üniversitesi saf dışı bıraktı. Bilir misiniz, bir zamanlar kızlar subayla evlenmek için can atarlardı. Şimdi subaylar kız değil, kiralayacak ev bile bulamıyorlar. Demokrat Parti iktidarında ordu, her geçen gün itibarını kaybetmekte. Subay arkadaşlarım var, sizi şerefimle temin ederim, üniforma ile Kızılay’a çıkıp gezmeye utanır oldular.

Sanki hastasını unutmuş gibi acı acı gülüyor:

  • - Fena gidecek Adnan Bey, fena... Tepetaklak. Biz bile yardım edemeyeceğiz ona.

‘’Peki, siz kimsiniz cicim, siz? Yıllar yılı Demokrat Parti’nin kaymağı ile beslenip şimdi İnönü ağzı yapan siz? Aklınız neredeydi o yıllar, Demokrat olma forsundan faydalandığınız yıllar? Beyefendi sarsılınca mı görüverdiniz hatalarını? Mezar kazıyıcıları sizi! Ölü yıkayıcıları! Belki gider adam, tepetaklak, belki... Ve siz, mutlak o tepenin üstünde olursunuz. Yeni gelenlere karşılama töreni tertip ederken, düşeni fark etmezsiniz bile. Sen doktor, hatta Orhan, bütün öbürleri. Kaymak yiyenler! Şimdiden pas vermeye başladın karşı tarafa! Allah kahretsin!’’ (Işınsu, 1973: 54-55)

Dönemin başbakanı Adnan Menderes orduyu siyasetten saf dışı etmesiyle yargılanıyor. Ordu Menderes iktidarında eskiden sahip olduğu gücü kaybediyor ve bu durumun kendisini zor duruma sokacağından bahsediliyor. Bölümde geçen karşılıklı konuşmalarda ise Menderes’in iktidarının göze battığı ve hatalarının konuşulmaya başladığı dönemde İnönü, ağzı oynayanların neden daha öncesinde sessiz kaldıklarından ve hükümetin sallanmaya başladığı dönemde konuşmaya başladıklarından dem vuruluyor.

‘ - Adnan Bey, manik depresif bir tip, yani aşırı heyecan, ani sevinç ve üzüntü, çabuk etkilenen bir karakter. Hatırlar mısınız, 46 seçimlerinden sonra, Recep Peker, Meclis kürsüsünden ona, psikopat diye hücum etmişti. Demokrat Partililer, hep birden Meclis’i terk etmişlerdi, hadise olmuştu. Sonra İnönü araya girdi de. Demokrat Partili milletvekillerinin, Meclis’i terk etmeden önce, Peker’in sözü üzerine düşünmeleri gerekiyormuş!’’ (Işınsu, 1973: 55)

Dönemin başbakanı Menderes’in kişilik özellikleri heyecanlı, sevinç ve üzüntüden çabuk etkilenen bir tip olarak tahlil edilmiştir. Bu durum zamanında meclis kürsüsünde bir kavgaya ve Demokrat Parti’nin de protestosuna sebep olmuştur. Menderes’in naif bir insan olduğu siyasi arşivlerde de yer almaktadır ancak Recep Peker’in tabiriyle rencide edecek bir şekilde psikopat denmesi siyasetten kaba bir tutumdur.

‘’ Benim fikrimi sorarsan ikisi de olmaz! Zamanı değil çünkü. Türkiye kaynıyor be kardeşim, kaynıyor şimdi. Adamlar, kendi başlarının derdine düştüler. Üniversite hocalarının durumu, talebelerinin serkeşliği, orduda kıpırdanmalar var söylentileri, hep art arda geliyor. Demokrat Parti halka hitap ederek aldı iktidarı, o zaman okumuş takımı da ordu da basın da ne bileyim, çok partili hayatın hasreti içindeydik. Adam herkese hitap etti. Sivil iktidarı, ordu gücünün üstünde mütalaa etti. ‘’ (Işınsu, 1973: 62)

Demokrat Parti’nin iktidara nasıl geldiği anlatılıyor. Okumuşu, cahili, köylüsü, kentlisini nasıl kucakladığından bahsediliyor. Halk kendisine hitap edecek birinin özlemini çekerken, ordu, basın ve üst mertebeler de çok partili hayata geçmenin heyecanı içinde bu karmaşık dönemde Demokrat Partiyi kucaklıyor.

‘’ . Demokrat Parti’nin zihin muhtevası, aşağı yukarı, memlekette Tanzimatçıların, ıslahat adına açık açık serptikleri ve Halk Partisi’nin de büyük bir çaba sarf ederek yeşertmeye çalıştığı tohumun, yani öz benliğimizden utanan, kendimizi küçük gören, Batı kültürünü bir şey zannedip de kendi kültürünü, değerlerini hiçe sayan; senin ruhuna, gönlüne uymayan Batı kültürüne hayran, Batı şekilciliğini benimsemeye hevesli, tipik Türk aydını zihin muhtevasının aynıdır.’’ (Işınsu, 1973: 67)

Demokrat Parti’nin kemik kadrosunun Halk Partisi’nden pek farklı olmadığı, kimliğinden utanan, Batıyı yeşertmeye onun kültürünü benimsemeye hevesli zihin muhtevası tarafından oluşturulduğundan bahsediliyor.

  • 1.2.2. Halk Partisi

‘’ - Çok, çok haklısın Tarık, fakat yine de gönlüm Menderes’i tutuyor, seviyorum onu. Gerçekten seviyorum ve de en önemlisi, onun memleketi sevdiğine, memleket için bir şeyler yapmak istediğine inanıyorum... Fakat daha ötesini yapamaz, istediği kadar çırpsınsın, çünkü o da Halk Partisi içinden yetişti. Uzun yıllar müfettişlik yaptı, Halk Partisi adına illeri, ilçeleri denetledi. Yani diyeceğim, üç aşağı beş yukarı Demokrat Parti kafası, Halk Partisi kafasının aynıdır. O da Halk Partisi zihniyetinden geçti ve bu acayip zihniyet ile şartlandı.’’ (Işınsu, 1973: 66)

Demokrat Parti ve Halk Partisi’nin zihniyetinin bir noktada aynı olduğu kitapta en çok dikkati çeken tespitlerden biridir. Burada da bu konuya değiniliyor ve ne kadar farklı olmaya çalışırsa çalışsın Demokrat Parti’nin Halk Partisi’nden farklı bir siyaset güdemeyeceğinden bahsediliyor. Aynı zihniyete sahip olduklarından ve böyle de devam edileceğinden söz ediliyor.

‘’ Bu bizim insanlar değil onlar! Zavallılar, Halk Partisi zihniyeti ile beyinleri yıkanmış zavallılar. Ata’nın sırf bir politik söz olarak sarf ettiği öne sürülen, fakat aksini uyguladığı ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ sloganı ile uyuşmuş zavallılar.’’ (Işınsu, 1973: 67)

Halk Partisi üyeleri Atatürk’ün sulh ilkesinden kopmuş olmakla ve beyinlerini farklı şeylerle yıkamış olmalarından dolayı bölümde geçen konuşmalar sırasında kınanıyorlar.

  • 1.2.3. Vatan Cephesi

‘ - Olmaz efendim, olmaz, yürümez bu işler böyle. Bu Vatan Cephesi rezaleti! Halk Partisi güç birliğine mi çağırdı, sen Vatan Cephesi kur... Şey yarışına çıktılar! Olmaz, hayır!’’ (Işınsu, 1973: 54)

Bu bölümde Demokrat Parti’nin kurduğu Vatan Cephesi’ne karşı çıkılıyor. Partiler arası diyalogların adeta bir yarış biçimine dönüştüğünden bahsediliyor.

Vatan Cephesi, Demokrat Parti döneminde Başbakan Adnan Menderes tarafından kurulmuş bir siyasi oluşumdur. Bu cephe Demokrat Parti’nin il ve ilçe teşkilatları ve gençlik kollarını bir araya getirmiştir. Bu partiye gönül verenlerin isimleri radyodan halka açıklanmış bu hareket ise muhalefete karşı gövde gösterisi yapmak ve halkı kutuplaştırmak gibi nedenlerden dolayı 27 Mayıs 1960 Darbesi’nin en önemli gerekçelerinden olmuştur. Denilebilir ki yalnızca iktidardan memnun olanların bir araya gelmesiyle oluşturulmuş bir sivil toplum örgütlenmesidir.

a.3. İDEOLOJİLER

  • 1.3.1. Komunizm

‘’Eskiden böyle bir şeyi reddediyordun ya doktor, Parti bu açmaza düşmeden önce. Şimdi mi bilemiyorsun?’’ Ceren bir şeyler hatırlatıyor:

  • - Bana kalırsa komünistler.

Doktor sözünü kesiyor:

  • - Şimdilik komünizm tehlikesi yok sayılır Türkiye’de, 51 tevkifatı onların belini büktü, ancak Siyonist hareket.

‘’Ama Tarık’ı komünistler astılar, Barzani’nin komünist itleri!’’’’ (Işınsu, 1973: 56)

60 yılında geçen bir olaydan bahseden kitapta konuşmalar arasında bir olaydan dolayı suçlananların komünistler olamayacağı zira onların 1951 tevkifatı ile bastırıldıklarından söz ediliyor.

51 Tevkifatı, Ekim 1951’de başlayıp, 1952 yılı içinde de devam eden bir dizi tutuklamalar ve sorgulamalar ile TKP’nin merkez komitesi dâhil 187 kişinin tutuklanarak, Ankara Asker Ceza Mahkemesi’nde yargılanmaları sonrasında Türk solu üzerinde sürdürülen bir harekettir.

Komünizm, üretim araçlarının ortak mülkiyeti üzerine kurulu sınıfsız, parasız ve devletsiz bir toplumsal düzen ve bu düzenin kurulmasını amaçlayan toplumsal, siyasi ve ekonomik bir ideoloji ve harekettir.

‘ - Hayır, dış politika değil, doğrudan doğruya başımızdakilerin şahsiyetsizliği meselesi. Savaş yılları tabii, memlekette sefalet almış yürümüş... Bunu fırsat bilenler, açıkça faaliyete geçtiler, evet evet açıktan açığa komünizm propagandası yapılıyordu. Dergileri, gazeteleri vardı, Milli Eğitim Bakanlığı komünistlerin yuvalandığı yer olmuştu. Yücel’in, Türkçü başvekilin ve bilhassa İnönü’nün gerçekleri görmemesine imkân var mıydı? .’’ (Işınsu, 1973: 64)

Yazılanlar bir dönemin saklanamaz gerçekleridir. Hatta bu anlatılanlar ilerleyen dönemlerde sağ sol çatışmalarının ana kemiğini de oluşturacaktır. Açık açık basın ve medyada komünizm destekçiliği yapılmıştır.

‘’ - Dünyada var, bizde de var belki bir iki. Onların perde arkasında da siyasi, hatta ideolojik sebepler rol oynuyor. Feci bir şey amma öyle. Sen sanır mısın ki Picas-so komünist parti üyesi olmasaydı, bir ideolojik desteği olmasaydı değişikliğini böyle kabul ettiriverirdi? Hele komünizm gibi seksen sekiz koluyla propaganda yapabilen, yaptıran bir destek. Komünizm, Siyonizm, daha bilmem ne.’’ (Işınsu, 1973: 85)

Türkiye’nin ve hatta dünyanın birçok yerinde var olan ‘’arkasında dayısı var’’ gerçeği Picasso’nun hayatı üzerinden anlatılmıştır. Onu bu derece üne kavuşturan sanatsal başarısının yanı sıra arkasındaki komünist parti desteğidir. Burada şöyle bir çelişki ile karşı karşıya kalıyoruz. Peki, ideolojik bir destek olmadan da Picasso bu kadar çok kişiye nüfuz edebilir miydi? İşte siyasi güçlerin sırrı bu noktada saklı.

1.3.2. Anarşi

‘’ - Canım, dedi Ceren, bütün sorumluluğu Adnan Bey’e yüklüyorsunuz. İnönü’nün rolü çok daha önemli. Bence, İnönü artık bir daha seçimle iktidarı alamayacağını anladı, kesinlikle anladı, ordu mücadelesi istiyor. Ve bütün işler bir plan dâhilinde yürütülüyor. Feyzioğlu’nun öğrencileri kışkırtması, hatta onlara sol fikirler aşılamaya çalışması, yüksek vatan aşkından mı sanıyorsunuz? Paşa’nın kuklası olarak vazifesini iyi yapıyor ve memlekete anarşi tohumları serpiyor, bu da planın bir parçası olsa gerek. (Işınsu, 1973: 105)

İsmet İnönü, Demokrat Parti ve Menderes’in halkı kucaklayan siyasetinin yanında bir daha tek başına iktidar olamayacağını endişesiyle siyaseti bir sokak kavgası haline dönüştüren itici güçlerden olmuştur. Feyzioğlu’nun desteklediği öğrenci ayaklanmaları ise sol fikri yapıyı oluşturmuştur.

Anarşizm, toplumsal otoritenin, tahakkümün, erkin ve hiyerarşinin tüm biçimlerinin bertaraf etmeyi savunan çeşitli politik felsefeleri ve toplumsal hareketleri tanımlayan sosyal bir terimdir. Anarşizm, her koşulda her türlü otoriteyi reddetmektir.

1.3.3. Milliyetçilik

‘’. Bu yüzden diyorum ki, bizden, hele dışarıdan hiç kimseyi idealize etmeyin; kendi yüreğinizi dinleyin, milletinizin karakteri ile asırlardan beri yoğrulmuş, incelmiş, kendine has bir hava kazanmış olan sanatı temel belleyin, binanızı onun üstüne kurmaya çalışın. Zaten bizim derneğimizin gayesi de budur.

  • - Ben de onu soracaktım, dedi, niçin bu kadar milliyetçilik?

  • - İşte bu yüzden, gaye maddesi yüzünden, sanatta tabanı işaret ediyoruz, tavanı değil. Bu taban, temel, pek tabii, kendi öz değerlerimiz.’’ (Işınsu,1973: 106)

Kendi benliğimizden kopmadan tabiri caize Batılılaşmadan yahut Araplaşmadan yalnızca kendi kültürümüze uygun sanat gayesi gütmeliyiz. Sanatımız üst kesimi değil, halkı kucaklayan tabanı feyz alan cinsten olmalıdır.

Milliyetçilik, ulusçuluk ya da nasyonalizm, kendilerini birleştiren dil, tarih veya kültür bağlarından bir üst yapı oluşturabilmiş sosyal birikimlerin adı olan millet veya ulus olarak tanımlanan bir topluluğun yaşama ve ilerleme ülküsünün toplumların ve insanlığın gelişmesini sağladığına inandığı görüştür.

‘ - Anladığım kadar, şimdiye kadar milliyetçilik Türkiye’de bir edebiyat, yazılı veya sözlü edebiyat, sohbet, konferans, konusu olarak kalmış. Büyük milliyetçiler yaşamış, ölmüş; laftan, fikirden harekete geçen olmamış. Gazi Paşa zamanında başlayan birtakım hareketler de sonradan köreltilmiş ve mesele gerçekten uyutulmuş. Var fakat uyuyan! Düşünen tembel kafalar tembel yahut o tanıştığım Türk Ocağı’nın büyükleri gibi fazla temkinli. Hareketten çok söze itibar ediyorlar.’’ (Işınsu, 1973: 126)

Milliyetçiliği tam anlamıyla benimseyememek çoğu şeyin kâğıtlarda kalmasına, kültürümüzün, sanatımızın, edebiyatımızın benliğinden koparak hızla bir Batılılaşma ve modernleşme telaşı içine düşmesine sebep olmuştur. Kitapta anlatılan ise bu durumun bizleri uyuyan, düşünmeyen, tembel ve söze itibar eden kimseler haline getirdiği gerçeğidir.

  • 1.3.4. Irak İhtilali ve Barzani

‘’ Biliyorsunuz, Irak’taki ihtilal, kralı devirdi, öldürdü geçti, ama komünist hareketin su yüzüne çıkmasına sebep oldu. Kasım siyasi suçluları affedip Barzani’nin Rusya’dan Irak’a dönmesine sebep oldu. Küba’da, Castro rejimi şiddetle renk değiştiriyor, diyorlar, hep ihtilal sonrası...

  • - Küba için daha kesin bir şey söylenemez. Irak içinse, doğru. Hem üzücü tabii. Türklere karşı da biliyorum.

- Yaa.’’ (Işınsu, 1973: 56)

‘’ - Tehlikeyi gereken yerlere mutlaka iletmeliyiz, diyordu. Tabakçalı’nın yerine, koyu Türk düşmanı komünist Davud El Cenabi’nin getirilmesi son derece manalıdır. Barzani’nin Irak’ta nasıl krallar gibi yaşadığını bilmiyorsunuz. Bağdat’tan Süleymaniye’ye gitmek için, Kerkük’te ilk defa Türkler aleyhine bu kadar aleni gösteriler yapıldı. İki gün sonra Süleymaniye’den Bağdat’a dönerken bu kez Kerkük’te konakladı; Orduevi’nde misafir ettiler. İşte o zaman, komünist Barzanicilerin taşkınlığı son haddini buldu, gece gündüz sokaklarda çılgınlar gibi bağırdılar, ‘Türkler defolun gidin, Kerkük Kürdistan olacaktı.’ diye. ‘’ Turancılara ölüm!’’ diye. Üff üf ne çamurdu babam, ne bela! Bizim garnizon kumandanı hadise çıkmasın diye çalıştı, Türk gençlerini yatıştırdı, Tanrı rahmet eylesin, ne iyi adamdı. Türk’ün Türk’ten gayri dostu yoktur, hiç aklınızdan çıkarmayasınız. Çok tekrarlardı. Neden vefat etti biliyor musunuz, kalp krizinden! Bu hadiseden sonra; Davud El Cenabi iş başına getirilince ne hazırlığına başlandığı apaçık ortada, dayanamadı. Cenazesinde bizimkiler coştu birden, Ata Hay-rullah Ağabey teskin etti onları, yoksa...” (Işınsu, 1973: 60)

‘ - Ceren, başımızda yalnız Arap idarecileri mi var? Barzani’nin arkasında yalnız onlar mı var sanıyorsunuz? Rusya’sından Amerika’sına kadar bir sürü dev! Mesele petrol! Biliyor musunuz, Türk gençlerinin köpürüp taşması kime karşı olacak? Bir avuç genç onlar; İngiltere’ye mi, Rusya’ya mı, yoksa Amerika’ya mı? Ha kime karşı çıksınlar! Davud El Cenabi, zaten Türklerin elinden silahlarını da toplamaya başladı. Neden? Açıkça hazırlanıyorlar, toptan bir katliam bile olabilir. Eğer Türkiye devleti sahip çıkmazsa bize, bırakın o devleri, sadece Irak hükümetine karşı çıkıp bizimle ilgilendiğini, bize arka olduğunu göstermezse bu felaket yakındır. Sahipsiz belliyorlar bizi orada, anlıyor musun?’’ (Işınsu, 1973: 61)

Irak İhtilali’nin arka planındaki isim yalnızca Barzani değildi. Barzani’nin arkasında Rusya ve Amerika gibi büyük güçler bulunmaktaydı. Oradaki gençlere sahip çıkan bir devlet olmadığı içinde, Türkiye’de buna dâhildir, tek başlarına mücadele etmeleri zordu. Petrol için bölgeye üşüşenler Türkmenlerin elindeki silahları da alarak Cenabi ve Kürt komünistler tarafından tamamen savunmasızlaştırılmışlardı. Sonuç ise Büyük İran İhtilali’ydi.

DEĞERLENDİRME

Yazarın dilinin sade oluşu, siyasi ve tarihi olayları hikayeleştirerek anlatması sayesinde böylesi yoğun olay örgüsüne sahip roman, bütünlüğünü bozulmadan okuyucuya siyasi bir duruş kazandırmayı hedefliyor. Işınsu, 1960 Darbesi’nin arka planından başlayarak önemli siyasal kavramları bolca kullanarak, dönemin hakim partilerinin (Demokrat Parti ve Halk Partisi) güçlü ve zayıf yönlerinin korkusuzca eleştiriyor. Aynı dönemde Irak’ta Kerkük Türklerine yaşatılan zulme, Barzani ve İhtilal olaylarına kadar geniş bir yelpazeyi harmanlayarak, bir ailenin çöküşüyle beraber olayları yedirip zihinlerde yer edinmesini sağlıyor. Tutsak salt bir siyasi kitap olma özelliği taşımıyor. İki çocuğa sahip bir annenin eşi tarafından aldatılışını, bunu ortaya çıkarmaya ve ispatlamaya çalışmasını, eşinin kuzeni olan Irak Türkü Tarık’ın Irak’ta komünistler tarafından öldürülmesini ve onun etrafında şekillenen olayları da anlatıyor. Bu bakımdan sıkıcı tarih kitabı olmaktan uzak daha çok bir roman havası yaratıyor.

  • 2. TARİHİ KAVRAMLARIN İNCELENMESİ

    • 2.1. Kerkük ve Tutsak Türkleri

‘’ Bu hikâyelerde sevinç yoktu! Balonların hepsi uçup giderdi. Bir Kerkük kalırdı, çıplak, sarı, acı! Ve kocaman bir umut. Ceren’in eskiden de bildiği bir Kerkük vardı. Vardı, Irak’taydı, o kadar. Orhan orada doğmuştur, sonra ailesi gelip buraya yerleşmiştir. Burası vatandır. Ya Kerkük? Hiç düşünmemişti, gerçek.

Kerkük’ün Anadolu’dan da eski bir vatan olduğunu bilmezdi. Bu vatanda elli yıldan beri bir yaranın, günden güne derinleşip kokuşarak büyüdüğünü yine hiç öğrenememişti. ‘’Tutsak Türk’’ ah böyle birini, Tarık’ı görünceye kadar tanımamıştı.’’ (Işınsu, 1973: 44)

‘’Velhasıl Anadolu’yu, Turan’a tercih ettiler, unuttular Kerkük’ü’’ (Işınsu, 1973: 80)

‘’ - Kimi, kime şikayet edeceksin? Belki de vuranlar polisti. Gitseydik, vah vah diyeceklerdi. Günlerce ifade diye anamızı ağlatacaklardı, sonunda ya bulamadık diye geçiştirecekler ya da en kuvvetli ihtimal, gözlerine batan bir Türk’ü katil diye yakalayacaklar. Ben özüm bıraktım Necmi’yi mezarın içine, hâlbuki o, beni bırakabilirdi. Neden bilmem, Kerkük davasına hep beni faydalı, kendinden çok beni faydalı görürdü... Bu yüzden... İşte. (Işınsu, 1973:122)

‘ - Dedi ki, dış Türkler meselesi, doğrudan doğruya Türkiye’nin kendi öz meselesidir. Dış Türklerin meselelerinin çözümü doğrudan doğruya Ankara’ya bağlıdır. Evet, böyle söyledi.’’ (Işınsu, 1973: 125)

‘’ - Olacak tabii, Kerkük belediye reisliğine, Moskova’da yetiştirilmiş bir Kızıl Bar-zanici getirilirse olacak tabi! Şimdi yavaş yavaş sarılıyoruz Ceren, önemli mevkileri alınıyor, silahları alınıyor. Bizim şehirlere hep komünist Arap ya da Barzanici göçmenler getirilip yerleştiriliyor. Sonra. Sonra da tabii, bizi topyekûn temizleme faaliyetine girişecekler. Apaçık meydanda. Katliam olacak, hissediyorum, anlatamıyorum.’’ (Işın-su, 1973: 132)

‘’ - Bilir misin Irak Türkleri, Musul’dan Bağdat’a uzanan dar bir şerit üzerinde otururlar? Köyleri, kentleri hep bu dar şerit üzerindedir. Telafer, Yunus peygamber, Er-bil, Kuştepe, Altınköprü, Kerkük ve daha birçoğu. Yazın sarı sıcağı yakar insanları, kışın kuru soğuğu dondurur. İşte bu yanan, donan insanlar, bizim insanlar, Turan’ın insanlarıdır. Anadolu dilini, dinini, töresini, kültürünü paylaşır onlarla. Onlar, Anadolu’nun kahkahasına ortaktır, gözyaşlarına da. Anadolu çoğu kez, onların gözyaşlarını unutmak değil, Irak Türklerinin tümünü birden unutur. Kahkahalarını yine hiç duymaz. Çünkü onların kahkahaları yoktur. Hiç tutsak yörede tutsak kişinin gülmesi olur mu? Orhan sana anlatmış mıydı, bu esir yöre, Anadolu’dan da eski bir Türk yurdudur? Bazı geceler, çok karanlıkta, daracık sokaklardan geçerken bir ses duyarsanız; kalbinizin gümbürtüsü zannedersiniz. Hâlbuki o, Orta Asya akıncılarının nal sesleridir. Şimdi bu sokaklarda, yalnız sedaları kalmıştır. Kalbinizde duyarsınız, çünkü o sedalara, bu sokaklar dar, meydanlar dar gelir.’’ (Işınsu, 1973: 191)

‘’ Hayır! Onlar ki kalplerimizde atmaktadırlar, sessiz ve kimsesiz değildirler. Bir yerde bir kubbe, Kerkük’te yeşil çinili bir minare görürsünüz; Selçuklu damgasını vurmuştur. Osmanlı, imparatorluğun tüm haşmetini köprülere, yollara, camilere değil yalnız, kişinin ruhuna sindirmiştir. İşte bu ruh Türk kültürü ile yaşamakta. Yaşayacak da. ‘’ (Işınsu, 1973: 191)

Roman Türklük müdafaasında Irak Türklerinin acılarını, orada çektikleri sıkıntıları, yöreyi terk etmeyişlerini, direnişlerini, törelerini, kültürlerini yaşatma hasretlerini anlatıyor. Selçuklu’dan ve Osmanlı’dan taşıdıkları izler ile ne kadar Türk oldukları, Barzani ve komünist yapılanmalar uğruna nice can verdikleri, Anadolu davası üzerine bin asırlık Turan ülküsünün ikinci plana atıldığı ve bin asırdır Anadolu’dan daha çok Türk olan Türk yurdunda kimsesiz kalmalarından bahsediliyor. Yazarın dilinin inceliği ve döneme hâkimiyetinin fazlasıyla belli olduğu Kerkük’ü okurken dudaklardan iki kelime çıkıveriyor: ‘‘Canım Kerkük...’’

  • 2.2. 14 Temmuz Olayı

‘’-Temmuz olayı.

  • - 14 Temmuz!

  • - Biliyorum, Türklere karşı çok şiddetli bir tepki, akıl almayacak bir şey. Orhan’ın yeğeni de değil mi? Vahşice! Çok kötü, çok.

Doktor başını sallıyor; Tarık’ı hatırlıyor besbelli, sesi yavaşlıyor.

  • - İyi çocuktu, nazik, efendi, aklı başında! Yalnız biraz sinirli görünmüştü bana. Hatta Orhan’a ‘’ Bir bana gönder.’’ Demiştim, fikrisabitleri vardı, tek meselesi de Irak Türklerinin istiklaliydi... Sanki Anadolu’nun dertleri tükenmiş de... Bana gelseydi...

Ceren’in yakası, boynunu sıkmaya başlamıştı, düğmesini açtı, ayağa kalktı:

- Ben gidiyorum.’’ (Işınsu, 1973: 56-57)

‘’Elleri yine cebinde, gözleri yine yerde. ‘Bir, iki, üç. on dört! Dar bu taşlar, Tarık çok ıstırap çekti mi, mesele bu! Temmuzmuş, 14 Temmuz! İnsan nasıl unutabilir bu tarihi. Kerkük’te toprak evler, taş köprü hatırlar bu tarihi. Hatırlar mutlak.

Üzücü bir olaymış! Yaa Şaban Bey, hakkın var. Üzücü! Vahşice! Akıl almayacak derecede!

Onlar, Kasım’ın ihtilalinin birinci yıl dönümünü kutlamaya hazırlanıyorlarmış, milli kıyafetlerini giymişler, çoluk çocuk sokağa dökülmüşler. Ne sıcak bir günmüş! Merasimin bitmesine yakın! ‘Hassa Çayı, yazın kurur,’ derdi, 14 Temmuz’da ıslanmıştı mutlak, kıpkırmızı bizim kanımızla. Oh, hayır, lütfen. Düşünmeyeyim artık.’ ‘’ (Işın-su, 1973: 59)

Romandaki karakterlerden Tarık, Kerkük’te 14 Temmuz olaylarında katledilmiştir. Birçok kişi Tarafından oldukça sevilen Tarık, hepsinin zihninde vahşi bir ölümün anısıyla kalmıştır.

14 Temmuz 1959 Kerkük Türkmen Katliamı, Irak hükümet kuvvetleri ile Barzani’ye bağlı Komünist Kürt gruplarının ortaklaşa gerçekleştirdikleri katliamdır. Komünist, Kürt Militanları otuzdan fazla Irak Türklerini öldürerek aydın insanları kurşuna dizerek sürgüne atmışlardır, dipçikle dövülerek şehit edilmişlerdir. Bir bölümü diri diri toprağa gömülürken diğer bölümü direğe elektriğe asılarak sıcak güneşinin altında bırakılmışlardır. Bu ve bunun gibi nice katliamların mimarı Kızıl diktatöre karşı Irak Türkmenleri direnmiş ve sonunda da canlarını feda etmişlerdir.

  • 2.3. Osmanlı

‘’ Altı yüz yıl, dünya hâkimiyetini elinde tutmuş olan Osmanlı idaresinden örnek almak gerekirdi değil mi? Osmanlı’da bir saray, medrese, ordu iş birliği vardı değil mi? Bu ne kadar önemlidir, elbette Osmanlı’nın aklı.’’ (Işınsu, 1973: 54)

‘’ Yahu daha elli yıl önce, elli yıl önce, koskoca Osmanlı İmparatorluğu idik. Senin ve benim imparatorluğumuz, bizim. Şuuruna varabiliyor musun bunun? Babam ve amcam genç yaşta ölmeselerdi şimdi o imparatorluğun aziz birer mensubu olarak.

  • - Fakat biri Anadolu’da, biri Irak’ta. Biri hür, biri tutsak!

Çok acı be Tarık.’’ (Işınsu, 1973: 61)

‘’ O gece için fazla bile konuşmuştum, artık sustum. Aldı Orhan; Orta Asya’dan bu yana, çeşitli isimlerle hâkimiyetler kurmuş fakat tek olan, bizim olan ruhu izah etmeye çalıştı. Göktürk, Selçuklu, Osmanlı. Türkiye Cumhuriyeti ve irili ufaklı birçok hâkimiyet. Teker, teker anlattı, tümünde aynı karakter, aynı töre, aynı kültür. Değişenler yalnız teferruat.’’ (Işınsu, 1973: 107)

Bir Osmanlı şehri olan Kerkük’te şu an hala Osmanlı’dan izler bulunmaktadır. Orta Asya’dan bu yana Türklerle harmanlanan Kerkük, Osmanlı ile kültür zeminini ve tarihi dokusunu oluşturmuştur. Fakat daha sonra dağılan imparatorluk ile bir kısmı özgür Anadolu’da, diğer kısmı ise tutsak Irak’ta kalmıştır.

  • 2.4. Hatay İlhakı

‘ - Yurtta sulh, cihanda sulh, dedi Ceren, acı birer tebessüm vardı yüzünde.

- Evet, öyle diye diye, Hatay’ı ilhak etmişti Gazi Paşa. İzmir’e girerken de ordusuna, yalnız ilk hedefi göstermişti... Ondan sonraki hedefler? Bir Hatay’dı mutlak, aldı. Sonra? Gazi Paşa da Osmanlı İmparatorluğu’nun aziz bir mensubu ve bizzat padişah tarafından görevlendirilen bir kumandandı. Ne yazık, gittikten sonra arkadaşları, ‘izindeyiz.’ yutturmacasına arkasın saklanıp şairleriniz gök gözlerini, sırma saçlarını övüp davranışlarını, kararlarını değil, sanırım yalnız birtakım politik sözlerini örnek diye aldılar.’’ (Işınsu, 1973: 62)

Lozan’da çizilen sınırlarımıza göre, Suriye ile Türkiye arasında çizilen sınırda Hatay, sınırlarımızın dışında kalmıştır. Bu sorun politik sahada halledilmiş ve 1938’de kurulan Hatay Cumhuriyeti 1939’da tekrardan Türkiye’ye katılmıştır. Bu bölümde eleştirilen nokta Atatürk’ün Hatay için gösterdiği çabaların onun izinden ilerleyenler tarafından Kerkük için gösterilmemiş olunmasıdır.

  • 2.5. 44 Olayları

‘’- .Mesela ordunuzda bazı subaylar var, bir albay var ki ismi bizim oralara kadar geldi. Turancı diye hapse girmiş 44 olaylarında. İşte böyle subaylar var. Belki ordu müdahale ederse bilmen lazım.

  • - Bildiğim şudur ki benim adım Turancıya çıktı, bu ad hepsi için tehlike işaretidir. Başvekille görüşelim diyorsun.

  • - İmkânsızsa, hiç olmazsa bir telgraf çekelim.

Orhan gülmeye başlıyor:

  • - Bütün 44 olaylarına sebep, başlangıç; zamanın başvekiline yazılan bir açık mektup olmuştu, biliyor musun?

  • - Saraçoğlu’ydu başvekil, değil mi?

- Evet, ya! En çok da tutulduğum nedir biliyor musun? Gerçi ben o zamanlar ortaokul talebesiydim fakat babam yüzünden, olaylar son derece dikkatle takip edildi evde, iyi hatırlıyorum. Almanya zaferden zafere koşarken Saraçoğlu Türkiye başvekili olarak, Meclis kürsüsünden ‘Biz Türk’üz, Türkçü’yüz.’ Diye haykırıyordu, ‘Türkçülük bizim için bir kan meselesi olduğu kadar bir kültür meselesidir,’ diyordu. Babamı görmeliydin, bütün umutlarını bu adama bağlamıştı, sanki Saraçoğlu Kerkük’ü kurtaracak! -Tekrar güldü.- Saf bu babam, saf! ‘’ (Işınsu, 1973: 64)

Türk siyasi tarihinde Irkçılık- Turancılık Davası olarak adlandırılan 44 Olayları, 7 Eylül 1944’te başlamış 29 Mart 1945’e kadar devam etmiştir. Zeki Velidi Togan, Hüseyin Nihal Atsız, Alparslan Türkeş gibi isimler çeşitli cezalara çarptırılmışlardır. Şükrü Saraçoğlu’nun da mecliste yaptığı konuşma ile tepkiler büyümüş olay mahkeme salonlarına kadar taşınmıştır. Mahkeme tarihi olan 3 Mayıs o güne ithafen Türkçülük Günü olarak kutlanmıştır.

  • 2.6. Musul Meselesi

O yıl 1924’tü, aylardan Mayıs. Yalnız Suphi Bey mi, Musul Türklerinin tümü umutla, güvenle bakıyordu yarınlara. Lozan’da bir türlü çözülemeyip ertelenen mesele elbet bugünlerde Türkiye’de sonuçlanacaktı. İngiliz heyeti İstanbul’a gelmiş, Haliç Konferansı başlamıştı.

Ve 5 Haziran 1926 günü Türkiye, Irak, İngiltere arasında, ‘’Musul Antlaşması’’ imzalanır. Türk toprakları ayrılır.’’ (Işınsu, 1973: 77)

  • I. Dünya Savaşı’ndan önce Osmanlı hâkimiyetindeki Musul ve çevresi petrol varlığı sebebiyle İngiltere, Fransa ve Almanya arasında rekabet konusu olmuştur. Bölümde adı geçen Musul Antlaşması ile Musul Türk topraklarından ayrılmıştır.

  • 2.7. Rusların Boğazları İstemeleri

‘ - İstanbul’da da Boğaz diyor, Orhan, Tanrı bize bahşetti ama elimizde kalacağına dair bir senet vermedi. İyisi mi elimizdeyken keyfini çıkaralım. Haldun’a söyleyeyim de bir gün motorunu versin bize, ha Tarık iyi olur değil mi?

  • - Ruslar Boğazları istemişlerdi bir ara hani, nasıl öfkelenmiştik biliyor musun? Ne hoyratlar yayıldı ortalığa, dur bakalım hatırlayayım:

Boğazdan

Neler geçmez boğazdan

Sular geçse hakkı var

Ayı geçmez Boğaz’dan

  • - Şu hale bak Ceren, bizimkilerden biri çıkıp da bu mesele için bir şiircik olsun yazdı mı?

  • - Pek hatırlamıyorum, diyor Ceren, galiba Arif Nihat Asya yazmıştır.

Boğazlar

Kasap koyun boğazlar

Tanrı yer dağıtanda

Türk’e düştü Boğazlar.

Avazlar

Göğe çıktı avazlar

Arz çıksa mihverinden

Türk’ten çıkmaz Boğazlar.

Boğaza

Kahrım geldi boğaza

Moskof gözün oyaram

Yan bakarsan Boğaz’a

(Işınsu, 1973: 119-120)

Tarihi olaylara bolca yer verilen kitabın bu bölümünde çok kısa da olsa Rusların boğazı istemesinden bahsedilmiştir. Ve Arif Nihat Asya’dan bir alıntı yapılmıştır.

Türk Boğazları Krizi, Soğuk Savaş sırasında Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında kısa süreli bölgesel bir krizdir. Sonuç ise Sovyetlerin taleplerinin geri çekmesiyle neticelenmiştir.

DEĞERLENDİRME

Yazar bölge coğrafyasına ve tarihine son derece hakim olması romanı Kerkük’ün tutsak Türkleri ve 14 Temmuz Irak’taki Türkmen katliamı üzerinde yoğunlaşmıştır.

Oradaki insanların Irak hükümeti ve Komünist Kürtler tarafınca katledilişine, yıllarca bölgeyi savunma adına kaçmayışlarına, tarihi bağımızın Osmanlıdan kaldığına fakat bizlerin bunu koruyamadığına devamında Türk siyasi hayatının unutulmaz davalarından olan 44 olaylarına değinilmiştir. Kerkük davasıyla bağlantılı olarak Hatay’ın topraklarımıza nasıl geri katıldığı, Musul’un ise nasıl verilmek zorunda kalındığına dair örneklerle beraber Ruslarla yaşanılan Boğaz Sorununa kadar çok fazla önemli tarihi noktalara atıfta bulunulmuştur.

  • 3. HUKUKİ KAVRAMLARIN İNCELENMESİ

    • 3.1. Nikah Cüzdanı

‘’Beş falan olmalıydı gittiklerinde. Merdivenin başında onları uğurlayana kadar hep öyleydim işte, yani her zamanki gibi: Tatlı, sakin, saf, hatta bir hayli saf ev sahibi! Ben... Ben müteahhit Orhan Erbilli’nin karısı, Ceren Erbilli. İsme bak! Kayınpederimin babası Erbilli imiş, neyse. İşte bu soyadı, toplum içinde ak parıltılar düşürüyor, evli oluşumu belgeliyor çünkü! Namusumu, şerefimi, kadınlık haysiyetimi -daha ne ilave edilebilir? - işte tümünü birden koruyor! Neymiş efendim Orhan Erbilli’nin karısıymışım, evli bir kadınmışım. Mücdeba Bey’den tasdikli nikâh cüzdanım var! Dokunulmazlığım var! (Işınsu, 1973: 10)

Romanın ana karakteri bu bölümde evliliğin, erkeğin soyadını almanın ve beraberinde bir nikâh cüzdanına sahip olmanın toplum nezdinde adeta bir şeref belgesi olarak görülmesi ve bir dokunulmazlık vesikası olarak anlamlandırılması konusunda serzenişlerde bulunuyor. Evliliğin getirdiği yeni bir soyadı ve bunun tasdiki bir nikâh cüzdanının kadının namus ve şeref kavramlarını sorgulatacak bir nesne olmasına karşı çıkıyor.

Nikah cüzdanı iki insanın evlilik töreniyle evlendiğini resmen kayıt altına alan belgedir. Hem evliliğe izin verildiğini hem evliliğin kurulduğunu gösteren resmi bir belge olma niteliği taşır. Asla halkın popüler yasalarında olduğu gibi bir namus belgesi özelliği barındırmamalı ayrıca erkeğin kadın üzerindeki hâkimiyet tecelli vesikası da olmamalıdır.

  • 3.2. Vatandaşlık Hakkı

‘’ Ülkü karın doyurmaz yeğenim, gelmişsin kal burada. Bak vatandaşlık hakkı alırım sana, boş ver ülküyü mülküyü, kendini düşün önce, diye nasihat etmişti.’’ (Işınsu, 1973: 25)

Romanda Turan ülküsü için ölecek olan Tarık’a, Kerkük’ten dönmesi Türkiye’ye tamamen yerleşmesi için baskı kuruluyor. Eğer Tarık dönmek isterse ailesi vatandaşlık hakkını da alabileceğini söylüyor.

Vatandaşlık, genellikle bir ülke olan politik kurumların bir parçası olmak demektir. Vatandaşlık hakkı ise o ülkenin bir parçası olmaya hak kazanmaktır.

  • 3.3. Açık Delil

‘’ Bu ağırlık ezmezse beni intihar etmem. Fakat gerçekten de ölebilirim bu gece. Açık delil! Tamam! Açık delil doktorda. Hele bir mahkemeye müracaat edeyim, söyleyecek.’’ (Işınsu, 1973: 181)

Ana karakterin amacı eşinin kendisini aldattığına dair şüphelerinin bir delil yardımıyla kesinleşmesidir. Ayrıca kitapta mahkemeye sunacağı net bir bilginin olmasını istemesi arayışından da bahsediliyor.

Açık delil, kesin ve ispatlayıcı olma mahiyetini taşır.

  • 3.4. Boşanma Davası

‘ - Bakın, kararımı çoktan verdim. Boşanacağım Orhan’dan. Mahkemeye de ben vereceğim. Aşırı anlaşmazlık mı diyeyim? Hayır, o zaman cümle âlem de yarın çocuklarım da beni suçlayabilirler. Bırakın Orhan’ı, el âlemi; çocuklarım önemli olan. Yarın ikimiz hakkında karar verecekleri zaman, birtakım gerçekleri öğrenmiş olmaları lazım.’’ (Işınsu, 1973: 173)

Bölümde bir annenin çıkmazı seslendirilmiş. Kendisi aldattığına emin olduğu eşinden boşanmak isteyen bu kadın elinde açık bir delilin olmasını bekliyor. Sebebi ise çocukları... Toplumumuzda anlaşamama durumundan dolayı boşanan ailelere iyi bakılmaması, çiftlerin çocukları heba ettiklerinin düşünülmesi yüzünden karakter her gün bile bile bu zulme dayanıp, çocuklarına açık bir geçmiş sunabilmek için sabrediyor. Bunun neticesinde ise bir gün eşine boşanma davası açmayı ümit ediyor.

Boşanma davası, eşlerden birinin, evlilik birliğini sona erdirecek kararı elde etmek için ilgili mahkemeye açtığı davadır.

DEĞERLENDİRME

Genel olarak Tutsak’ta hukuki kavramlara çok az yer verilmiş olup yazarın önceliği siyasi ve tarihi olaylardır. Kitabın başında nikâh cüzdanının kadının üzerinde bir hâkimiyet aracı, bir namus vesikası olarak kullanılmasının kadına hissettirdiklerinden bahsedilmiştir. Romanın sonlarına doğru karakterin evliliği ile ilgili sıkıntıları ve buna bir son vermek istemesiyle daha fazla hukuki terimlerle karşılaşılmıştır. Karakterin boşanma davası açarak evliliğini bitirebilmesinin tek yolu eşinin kendisini aldattığına dair açık delil bulmasından geçmektedir. Ayrıca Tarık karakterinin Türkiye’ye yerleşip burada vatandaşlık hakkı alabilmesi ve ana karakterin evlilik-aldatma-boşanma üçgeninde olması kitapta hukuki kavramlarının daha fazla kullanıldığı yerlerdir.

 

kaynak : 

(Ed. Hakan Sarı, Yusuf Koşar), EMİNE IŞINSU ARMAĞANI, 1. Baskı, İstanbul, Ihlamur Yayınları, s. 269-285.

Comments powered by CComment

Günümüzde geçmişte hiçbir zaman olmadığı kadar fazla insan tarih yazmanın, aynı şekilde hiçbir zaman olmadığı kadar insan da geçmişe dair bilgi edinmenin peşindedir. Bu...
Türk dünyası edebiyatlarının önemli bir parçasını teşkil eden Özbek edebiyatı, Özbekistan’ın bağımsızlığa kavuşmasıyla birlikte, kendine özgü metotlar geliştirerek dünya...
Türk illeri dünyanın en eski illerinden olarak, dört bin yıla yakın keçmişl a rind a Asya, Afrika ve Avrupa qitelerine yayılmışlar ve oralarda büyük millet ve devletler...
Tarih bazen anlatılmalı, bazen gerçeklerin içine gitmemiz gerekiyor yoksa geleceğin ne olacağını kestiremiyoruz. Biz sadece Orta Asya’yı demiyoruz, Türkiye dâhil Osmanlı’nın...
Ömer Seyfettin, “11 Mart 1884 günü -Rûmî takvimle 28 Şubat 1299- Balıkesir’in Gönen ilçesinde doğdu.”[2]Ömer Seyfettin’in ilerleyen yaşlarında Gönen özlemini ve çocukluk...
Bireyi kendilik hissiyle yakınlaştıran/ uzaklaştıran olgular dizgesi, toplumsal sorumluluklar ve ihtiyaçların bir-biriyle olan uyumu/çatışmasıyla doğru orantılıdır. Bireyi...
1865 yılında Fatih’in Sarıgüzel Mahallesi’nde doğdu. Babası Menteşeoğulları’ndan Bahaeddin Efendi, annesi zengin bir ailenin yanında evlatlık olarak yetişen Nevber Hanım’dır....
Yoksa başlığa gene “Oğuz Uykusu” mu demeliydim… Son yıllarda bâzı muhâfazakâr çevrelerde gittikçe genişleyen bir Mevlânâ aleyhtarlığı gözlüyorum. Esâsen bu üzüntü verici durumu...
Odlar Yurdu, Azerbaycan Bakü'de doğdu. Liseden beri edebi ve sanatsal etkinliklerle ilgilendi. Türk ve Irak Türkmen edebiyatının gazete, dergi, şiir koleksiyonları, dergileri ve...
XIX. yüzyılın ikinci yarısında Türk edebiyatı ve siyasî hayatında büyük tesirler meydana getiren vatan ve hürriyet şairi, dava ve mücadele adamı, edip, yazar, gazeteci ve...
Şevval 1290’da (Aralık 1873) İstanbul Fatih’te Sarıgüzel’de doğdu. Babası, küçük yaşta tahsil için Arnavutluk’un İpek kazası Şuşisa köyünden İstanbul’a gelmiş, “temiz” mânasına...
(1873 - 1936) 1 Mehmed Âkif Ersoy, şair, fikir adamı, veteriner, eğitimci, vaiz, hafız, milletvekili, İstiklal Marşı‘nın şairi, millî şair, vatan şairi. 1873‘te İstanbul‘da Fatih...
28 Ağustos 1977 yılında doğdu. Çocukluğunu doğanın kucağında konargöçer bir aile de geçiren Arsalan Mirzayı 1983’te Şiraz’a yakın olan Kevar şehrinde eğitme başladı. Eğitimini...
Nigar Rafibeyli (Azerice: Nigar Rəfibəyli, d. 23 Haziran 1913, Gence - ö. 10 Temmuz 1981, Bakü), Türk yazar ve şair. Roman ve kısa öykü yazarı olan Anar Rızayev'in annesi ve ünlü...
Orta Asya Türkleri'nin dinî-tasavvufî hayatında geniş tesirler icra eden ve "pîr-i Türkistan" diye anılan mutasavvıf-şair, Yeseviyye tarikatının kurucusu. Ahmed Yesevi’nin tarihî...